15 Kasım 2009 Pazar

Liboş Marx, Fetoşçu Engels, Bölücü Lenin

Marx serbest ticaret hakkında şöyle demiş:
"...genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcı olmasına karşın, günümüzün himayeci sistemi de tutucudur.
Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım."
Söze gerek var mı ey yurtsever yoldaşlar? "Korumacı ekonomiye karşı, serbest ticaretin daha ilerici olduğunu iddia eden, ille de birinin yanında yer almak gerekiyorsa serbest ticaretten yana yer alan" bir adam var karşımızda. Marx liboşun önde gidenidir.

Ayrıca Sorosçudur. (yani 'Sorosun dedesi'ci) "Ulusal egemenliği" pekiştirmeye çalışan devletçi Bismarck hükümetine karşı, demokrat liboşların yanında yer almıştır. Almanyanın Taraf'ı sayılabilecek, Prusya monarşisinin, demokrasi ile değiştirmesi gerektiğini savunan Rheinische Zeitung isimli liboş gazetesinde yazılar yazmıştır, hatta daha sonra bu gazetenin editörü olmuştur. İşte ey yurtseverler, Roni Marquiles isimli liboş da Taraf'da yazarak Marx'ın izinden gidiyor.

Marx, aşağıdaki sözleriyle liboş olduğunu kanıtlamıştır:
"İşçi sınıfının vatanı yoktur, eğer bir vatan söz konusuysa bu ayrımsız tüm dünyadır."
"Yurtseverlik, mülkiyet duygusunun idealize edilmiş biçimidir."
Yurtsever sosyalist yoldaşlarımız Gotha programında şunları yazmışlar:
"İşçi sınıfı, bütün uygar ülkelerin işçilerinin ortak çabasının zorunlu sonucunun, halkların uluslararası kardeşliği olacağının bilincinde olarak, kurtuluşu için, ilkönce, bugünkü ulusal devlet çerçevesi içinde çalışır."
Fakat Marx bu maddenin eleştirisinde şöyle bir cümle kuruyor:
"Gerçekte, programın enternasyonalizmi, Serbest Ticaret Partisi'ninkinden çok daha gerilerdedir. Bu parti de, hareketinin sonal sonucunun "halkların uluslararası kardeşliği" olduğunu iddia ediyor. Ama bu parti hiç değilse, her halkın kendi ülkesinde ticaret yapmasıyla yetinmeyerek, değişime uluslararası bir nitelik kazandırmak için bir şeyler yapıyor."
Görüyorsunuz ya ey yoldaşlar, Marx, liboşların, biz yurtseverlerden daha enternasyonalist olduğunu söylüyor.

Marx, aynı programın eleştirisinde devlet eğitiminine şöyle saldırıyordu:
"Devlet tarafından sağlanan temel eğitim", kesin olarak kabul edilmeyecek bir şeydir. ... Tersine, burada yapılacak şey, okuldan, hükümetin ve kilisenin her türlü etkisini uzak tutmaktır. Hem aslında, Prusya-Almanya İmparatorluğunda, halk tarafından çok sıkı bir eğitime tâbi tutulması gereken, devlettir."
Durun daha bitmedi. Marx'ın arkadaşı Engels hem liboş hem de fetocudur. Yoldaşımız Dühring, sosyalist toplumda dinin yerinin olmadığını yazdığında Engels şunu yazmıştı:
"...bay Dühring, dinin kendisine vaat edilmiş bulunan doğal ölümle ölmesini bekleyemez. Daha köktenci bir biçimde davranır. O, Bismarck'tan daha bismarkçıdır; yalnızca katolikliğe karşı değil, ama genel olarak tüm dine karşı ağırlaştırılmış mayıs yasaları çıkarır, gelecekteki jandarmalarını dini izlemeye gönderir ve böylece onun şehitlik mertebesine yükselmesine yardım eder ve ömrünü uzatır. Nereye bakarsak bakalım, her yerde o özgün Prusya sosyalizmi..."
Blanqui'ci komünarlar (gerçi bunlar bizden değil, yurtsever değil) programlarında şöyle yazmışlardı:
"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır."
Engels, Blankicilerin programını aktarırken parantez içinde bir şeyler yazarak onlarla alay ediyor ve şunu yazıyordu:
"İnsanları müftünün emri ile tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck'ın "dine karşı kültürel savaşını" da geçmektir."
İşte yurtseverler görüyorsunuz liboş Marx'ın fetocu arkadaşı Engels...

Durun yine bitmedi. Marx'ın öğrencisi Lenin de Sorosun çıkarlarına hizmet eden bir sorosçuydu.
"Ulusların kendi kaderini tayin hakkı" diye bir ilke ortaya attı ki, bu tamamen devletlerin parçalanıp Soros'un küresel çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesini içeriyordu.

Yurtsever Kautsky yoldaşımıza, tam da liboşların dediği gibi:
Devlet halk içindir, halk devlet için değil ilkesini hatırlatıyordu. Lenin'e göre Soros'un kandırdığı halklar, devletin birliği pahasına kendi kaderlerini tayin edip isterlerse ayrılabilmeleri gerektiğini söylüyordu. Hatta Soros'un dedesinin kışkırttığı Finlandiya ve Polonya, devrimden sonra Rusya'dan ayrılmıştı.

Lenin de devlete karşı özgürlüğü öne süren bir liboştur. Lenin'in liboşluğunu kanıtlayan bir iki sözü:
"Devlet varsa özgürlük yoktur.Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır. "

"Silahsızlanma, sosyalizmin amacıdır."

"Vatandaşlar arasında, dini inanışlardan kaynaklanan ayrımcılığa tahammül edilemez. Vatandaşın dininin resmi belgelerdeki yalın ifadesi bile kaldırılmalıdır. "

"Ulusal sorunda işçi demokrasisinin programı da şudur: hangi ulus ve hangi dil için olursa olsun her türlü ayrıcalığın kesin olarak ortadan kaldırılması; ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmesi sorununun, yani bunların tamamen özgür ve demokratik yoldan ayrılmaları ve bağımsız devlet kurmaları sorununun çözüme bağlanması; uluslardan birine herhangi bir ayrıcalık tanıyacak olan ulusların hak eşitliğini bozacak olan ya da bir ulusal azınlığın haklarını baltalayacak olan her türlü davranışı yasaya aykırı ve geçersiz sayan ve devletin her yurttaşına, anayasaya aykırı olan bu tür tasarrufların geçersiz sayılmasını talep etme hakkını tanıyan ve aynı zamanda böyle hareketlere girişecek olanları cezalara uğratan genel pir yasanın kabulü..."
Yurtsever yoldaşlar, farklı sosyalizm çeşitleri vardır. Gün yurtsever sosyalizm günüdür, sorosçu, liboş solcularla yurtseverlerin ayrılma günüdür.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Ufuk Uras Meclis Show

Kendisine bağıran mantıksız faşist sürüsüne cevap veriyor.

Sınıflara Göre Siyasi Yelpaze

(resmi büyütmek için üzerine tıklayınız)

Türkiye'de Partiler ve Sınıflar yazısı taban alındığında, partilerin politikaları göz önüne alıntığında böyle bir tablo ortaya çıkıyor. 3 boyutlu çizim için fazla uğraşmadım paintte görselliği pek tatmin etmeyecek bir çizim yaptım ama önemli olan içeriği :)

Türkiye'de Partiler ve Sınıflar

Bir Asya ülkesi olan, asyatik üretim tarzının hakim olduğu Osmanlı'da, siyaset ve sınıf ilişkileri asla Batı'daki gibi olmadı. Batı'da toprağın özel mülkiyetine dayalı feodal üretim varken, Osmanlı'da toprağın devlet mülkiyetine dayalı asyatik-despotik üretim biçimi ve buna bağlı siyasal otorite mevcuttu.

Batı'da feodalizm yerini kapitalizme terk etti. Kapitalist üretim tarzı tüm dünyada egemen olmaya aday olduğundan tüm dünyayı etkilediği gibi Osmanlı'yı da çözülmeye ve kapitalizme entegre olmaya zorladı.

Bir burjuva sınıfına, feodal toprak sahiplerine, gelişmiş bir işçi sınıfa sahip olmayan Osmanlı'nın kapitalizme dönüşümü Batı'daki gibi burjuva demokratik halk devrimleriyle gerçekleşmedi. Eski üretim tarzının, eski üretim ilişkilerinin yetersizliğini anlayan devlet bürokrasisi, devleti kurtarmaya girişti. İttihat-Terakki partisi böyle doğdu.

1. dünya savaşından sonra, ordu içindeki paşalar (askeri bürokratlar) iktidarın tek sahibi oldu. Kendilerine ayak bağı olabilecek ve artık yalnızca sembolik olan saltanatı kaldırdılar.
Kapitalizmi yukarıdan aşağıya, tepeden inme yöntemlerle kurma görevini karşılarında buldular. Kapitalizme uygun modernleşme süreci, devlet eliyle halka dayatılan bir süreç oldu. Devlet, ileride özel mülkiyete verilmek üzere, özel mülkiyeti geliştirmek amacıyla, bir burjuva sınıfı yaratmak amacıyla, kapitalist işletmeler kurdu. Burjuvazi, batıda feodal gerici sınıfla savaşarak,diğer halk kesimleri ile ittifak kurarak, demokrasi mücadelesi ile iktidara gelirken, bizdeki burjuvazi, devletin besleyip büyüttüğü, devlete bağlı bir sınıf olarak ortaya çıktı.

Bu süreçte, Türkiye halkının "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle" olduğu iddia edildi. Askeri ve sivil bürokrasinin ideolojisi (kemalizm) yalnızca egemen ideoloji olmadı, aynı zamanda resmi ideoloji de oldu. Resmi ideoloji, türkçü, elitist, milliyetçi, modernleşmeci, devlet laikçisi bir yapıda olduğundan kendi kurguladığı seküler, türk, sünni vatandaş modeline uymayan halk kesimlerini dışladı.

Uzun bir tek parti döneminden sonra, kurulan ilk siyasi parti olan Demokrat Parti, elbette sınıf mücadelesi açısından bir şeyler ifade ediyordu. Ama üretim ilişkilerine bağlı olan devlet modeli, sınıf mücadelesini Avrupa'daki gibi siyasetin ana ekseninde olmasına müsade etmiyordu. Asyatik miras da buna engeldi. Siyaset, dini ve ulusal kökene, unsura, yaşam tarzına takılı kaldı. CHP, kentli, iyi eğitimli, 'modern', seküler hayat tarzını belirlemiş kitlelerin elitist partisi, DP ise nispeten köylü ve dindarların partisi olarak görüldü.

Bu tarihsel miras günümüzde de hala devam ediyor. Siyasetin ana ekseni unsuriyet (milli ve dinsel köken). Tartışmalar hep bu eksende sürüyor.

Kendini dindar olarak tanımlayanlar AKP'yi; alevi, laik ve türk olarak tanımlayanlar CHP'yi; kürt kimliğini öne çıkaranlar DTP'yi; türk kimliğini müslüman kimliğinin önüne koyanlar ise MHP'yi destekliyor. Geriye kalan diğer partiler de bu şablonu pek aşamıyor.
Türkiye'de sol da bu şartlar altında geliştiğinden sünnilerden çok alevilerin benimsediği bir görüş oldu. Sol, sınıfsal temelden çok unsuriyet temelini hedef aldı diyemesek de, gerek 'sağcı'ların propagandalarıyla, gerekse kendinden menkul 'solcu' CHP'nin iticiliğiyle, sosyalizm kendini dindar olarak tanımladığı için ne kadar ezilse de ne kadar sömürülse de bir türlü işçi sınıfının bir kesimine uğrayamadı.

Fakat artık siyaset bu kör düğümü aşıyor. Çünkü Türkiye değişiyor. Devlet eliyle yeterince gelişen burjuvazi artık ipleri kendi eline almak istiyor, bürokrasiyi normal kapitalist devletlerdeki gibi yalnızca kendi memuru kılmak istiyor. Dünya ve bölge şartları, Türkiye burjuvazisine bölgesel güç veya alt-emperyalist güç olma görevini de yüklüyor. Artık içine kapalı, resmi ideolojiye sahip, dünyadan korkan, "türkün dostu yalnızca türktür" anlayışında bir Türkiye mümkün değil.

Değişimci burjuvazinin adresi AKP, muhafazakar burjuvazinin (büyük çoğunluğu bürokraside yani orduda, yüksek yargıda vs. konumlanmış kendini devletin esas sahibi sanan kesimin) adresi ise CHP oldu.

Unsuriyet siyasitinin haricinde, sosyo-ekonomik temelde baktığımızda Türkiye'deki sınıfları ve katmanları incelersek şu tabloyla karşılaşırız:

1- Burjuvazi

a) Liberal-reformcu burjuvazi: Bu kesim AKP'yi destekliyor. AKP gibi "dinci kökenleri olan" bir partiden başka bu kesimi tatmin edebilecek bir parti yok.

b) Muhafazakar burjuvazi ve bürokrasi: Dönüşen Türkiye'de çıkarları en fazla zedelenen grup bu kesim. Esasen savaş burjuvazi içinde cereyan ediyor. Tüm rejim, laiklik, bölünme tartışmalarında kendi sosyo-ekonomik ve siyasal çıkarlarının tehlikede olduğunu hisseden bu kesim değişime müthiş bir direnç gösteriyor. Bu kesimin sadece ideolojik değil organik partisi de CHP'dir. CHP devletin partisidir.

2- Orta sınıflar

a) Küçük-burjuvazi: Kentli bir sınıf. Kendi özel mülkü olan, küçük bir dükkanı, atölyesi olan, çırak vb. 3-5 işçiden başka işçi çalıştırmayan bu sınıf kapitalist ilerlemeden rahatısız. Çünkü kapitalizm gelişip sermaye büyüdüğünde, büyük burjuvazi ile rekabette daha da zorlanacak. Modellersek; büyük marketler açıldığında bakkallar iflas edecek. Bu yüzden bu kesim genellikle değişimden ürker, kapitalist gelişmeye karşıdır. Bu kesimin sosyo-ekonomik korkuları, bilinç altından bilinç düzeyine çıkarken ya laiklik elden gidecek ya bölüneceğiz parçalanacağız ya da din elden gidecek şeklinde kendini gösteriyor. Bu kesime hitap eden partilerin başında MHP geliyor.

b) Köylüler: Köylülerin de 3 farklı katmanı var bunların ikisi büyük toprak sahipleri, topraksız köylüler, ama genel olarak Türkiye'de köylüler kendi toprağını kendi işleyen, kendi hayvanlarını kendi yetiştiren bir sınıftır. Küçük-burjuvazi ile benzer korkulara sahiptir. Ancak her ne hikmetse MHP ve CHP'den çok AKP'yi desteklerler. Yalnız son açılım tartışmaları bu kesimi AKP'den MHP'ye döndürebilir.

3- İşçi Sınıfı

a) Mavi yakalılar ("kol emekçileri"): Türkiye'de halk yoğun bir resmi ideoloji bombardımanına maruz kalmıştır. Irkçılık ve milliyetçilik her türk vatandaşının zihnine kazınmıştır. Fakat buna rağmen bu "açılımcı, vatanı satan, özelleştirmeci, AB'ci, ABD'ci, bölücü AKP" nasıl bu kadar destek bulabiliyor, MHP neden onun ancak 3'te biri kadar oy alıyor? Denilecek ki AKP dincidir, halkı kandırıyor, tamam dinci halk bu yüzden CHP'yi desteklemesin, diğer dinci ama vatansever partileri (BBP, SP ve bir ölçüde MHP'yi) desteklemiyor da neden AKP'de ısrar ediyor? İşte bunun cevabı bana göre sınıfsal içgüdüdür.
AKP kapitalizmi geliştiriyor, küçük-burjuvazi kederlenebilir ama işçi sınıfı için özünde değişen bir şey yok, işçi sınıfının ürkeceği bir şey yok. Hatta maddi konumunun, sermayenin büyümesi ile iyileşme ihtimali bile var. Yani işçi sınıfında korku değil ümit hakim. Ümidin olduğu yerde ümitsizlik galip gelemez. AKP ümit vaadediyor. Bu yüzden işçi sınıfı ümitsizlik ve korku pompalayan partileri değil AKP'yi tercih ediyor. Bu ümit devam ettiği sürece, işsizlik fırlamadığı sürece, enflasyon tavan yapmadığı sürece işçi sınıfı umut etmeye devam edecek, zira umut fakirin ekmeğidir. Ama eğer umutsuzluk egemen olmaya başlarsa işte o zaman Hitler dönemindeki gibi bir faşist yükseliş kaçınılmaz olur. Çünkü işçi sınıfını devrimci ve gerçekçi umuda sevkedecek bir sosyalist parti de yok.

b) Beyaz yakalılar ("kafa emekçileri"): Öğretmen, avukat, mühendis, doktor gibi bir mesleğe sahip olup kapitalist bir işletmede "kafa emeğini" patronuna kiralayıp karşılığında bir ücret alarak geçinen sınıftır. Sol, nereden çıktığını bilemediğim ve bir anlam veremediğim şekilde bu kesimi küçük-burjuvazi içine dahil etmekte pek heveslidir. Liberaller de bu kesimi 'kentli orta sınıflar' şeklinde takdim eder.
Bu kesim de genellikle işçi sınıfının diğer kesimi gibi bir siyasal duruşa sahiptir.
Fakat bu kesimin bir bölümü kendini bürokratlara benzetir. "İyi eğitim almış olmanın" verdiği çoşkuyla kendilerini diğer 'cahil halk'tan üstün gören elitist duruşları nedeniyle CHP'nin tabanı olurlar.

c) Memurlar: Normal kapitalist ülkelerde memurlar, işçi sınıfının doğal bir parçasıdır. Türkiye'de şekilsel olarak bakıldığında işçi sınıfından sayılabilirler. Ancak ülkenin anormal yapısı nedeniyle işçi sınıfından büyük farkları vardır. Siyaseten çoğu zaman küçük-burjuvazi ve bürokrasiye yakınlaşır. Sayıları olması gerekenden bir hayli fazladır. Aldıkları ücret, ürettikleri değerden kaynaklanmaz. Bu yüzden "devlet bize ekmek veriyor" bilincini geliştirirler.

13 Kasım 2009 Cuma

Güzellik / Yakışıklılık Göreceli midir?

Evet... Şimdi bu soruya bilimsel bir yanıt arayacağız. Bunun için bize bir anket lazım. Hazır yapılmışını buldum.

Anket için resim

Bu resimdekilerdekilerden hangisi en yakışıklı diye sorulmuş.
Cevapları vermeden önce olası sonuçların ne anlama geleceğini yorumlayalım. Ama önce istatistikle ilgili bir iki tanım vermek gerekiyor:

1- Gauss eğrisi: Doğada istatistiksel (rassal veya olasılıksal) olarak dağılan bir çok parametrenin modellenmesini sağlayan bir eğridir. Çan eğrisi diye de bilinir. Bir sınıftaki öğrencilerin aldığı notlar, bir grup insanın boyu, kilosu, elektromanyetik gürültü genliği vs. hep bu Gauss eğrisine uyar. Aşağıda farklı parametrelere göre çizilmiş Gauss eğrileri var.

Gauss eğrisinin iki parametresi var. Biri ortalama değer, diğeri standart sapma. Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz.

Ortalama değer: Adından da anlaşıldığı gibi değişkenlerin aritmetik ortalamasıdır.
Standart sapma: Her bir örneğin ortalamadan farkının kareleri toplamı varyanstır. Varyansın karekökü de standart sapmayı verir.

Şimdi anketin Gauss dağılımının varyansının yorumlanması üzerine şunları söyleyebiliriz:

1- Eğer güzellik/yakışıklılık tamamen göreceli ise (varyans x örnek sayısı) 0 olmalı. Yani dağılım her bir örnek için: %11.1 değerinde ve eşit olmalı. Her bir örnek için aynı sayıda en yakışıklı oyu gelmiş ise buradan açıkça anlaşılır ki yakışıklılık %100 görecelidir.

2- Eğer yakışıklılık tamamen nesnel ise (varyans x örnek sayısı) 1 olmalı. Yani tüm oyları tek bir örnek almalı, diğer örnekler 0 oy almalı. Bu durumda güzellik %100 nesneldir diyebiliriz.

3- (varyans x örnek sayısı) bize güzelliğin ne kadar nesnel, ne kadar göreceli olduğu bilgisini verir.

Şimdi anket sonuçlarına bakıp varyansı hesaplayalım.
1: %50
2: %0
3: %0
4: %0
5: %0
6: %18.8
7: %0
8: %31.3
9: %0

Varyans 0.034, (varyans x 9) %30 çıktı.
Demek ki güzellik %30 göreceli, %70 nesnel, mutlak. Bu anket örneğinden çıkan sonuç bu.

12 Kasım 2009 Perşembe

Doğanın bir mucizesi: Atatürkçülük

Herkesin hayran olacağı, herkesin sevebileceği, herkesin saygı duyacağı bazı evrensel şeyler vardır. Siyasi ve felsefi görüşü ne olursa olsun herkes baharı sever, çiçekleri böcekleri sever, göğün maviliğine hayrandır. Bu mucizelerden biri de Atatürk'tür.

Atatürkçü olmak için, Atatürkçü değerleri savunmak için belirli siyasi görüşleri benimsemek gerekmez.

CHP'li Atatürkçüdür.
MHP'li Atatürkçüdür. MHP'liye göre Atatürk izinden gidilmesi gereken en büyük milliyetçidir.
Irkçı, 'Nihal Atsız'cı Atatürkçüdür. Atatürk türk ırkına yol gösteren bir bozkurttur.
Erbakan'a göre Atatürk bugün yaşasaydı milli görüşçü olurdu.
Alevi Atatürkçüdür.
Sünni Atatürkçüdür.
Dindar Atatürkçüdür; Dinsiz Atatürkçüdür
Patron Atatürkçüdür, esnaf Atatürkçüdür, işçi Atatürkçüdür, memur Atatürkçüdür.
D.B (Deniz Baykal = Devlet Bahçeli, ikisini uzun uzun yazmaya gerek yok D.B dendiğinde ikisini kastetmiş oluruz), Tayyip Erdoğan (kısaca R.T.E.), Erbakan, Haydar Kelle (pardon Baş), Doğu Perinçek Atatürkçüdür, Harun Yahya, Fetullah Gülen... Hepsi Atatürkçü.

Buraya kadar normal mi? Durun devam ediyor:

Bazı 'kürtçü'ler de Atatürkçüdür. Hatırlayın.. Dtp'li vekil Hasip Kaplan askere nasıl seslenmişti:

"Bölgede biz laikliğin teminatıyız. Biz olmasak Akp gelir, laiklik tehlikeye girer." (Yine de fazla yüklenmemek lazım. Şunu da demiş.)

Bazı marksistler, komünistler Atatürkçüdür. Hayır nasyonal sosyalist İp çetesinden bahsetmiyorum. Türkiye Komünist Partisi'nden Kemal Okuyan şunları demiş:

"Türkiye solu, ... , burjuva devriminin bugün için bile çok değerli olan kazanımlarını karşısına almaya çalışıyor. Biz bunu yapmayız."

"Mustafa Kemal’e sosyalizm elbisesi giydirmek isteyenlere ise elbette saygı duyarız."

Hadi bu da bir yere kadar normal diyelim.
Peki anarko-kemalistlere ne demeli? Bana Atatürk doğanın bir mucizesidir fikrini verenler anarko-kemalistler oldu.

Anarko-Kemalizm
devletçilik ilkesi ise tek başına ele alınmamalı. nasıl ki bir renk skalasını hızla çevirdiğimizde ortaya beyaz çıkıyorsa. altı oku birleştirmeye çalıştığımızda da ortaya kaos çıkar, anarşi çıkar.

anarko-kemalizmin simgesi de diğer anarşist gruplar gibi çember içinde büyük a harfidir. ama buradaki a harfi anarşiyi değil atatürk'ü, çemberin üstündeki 16 yıldız ise tarihteki 16 büyük türk devletini sembolize eder.

Bu ülkeye anarşizm gelecekse onu da biz getiririz.
İlk bakışta mükemmel bir ironik yaklaşım gibi duruyor. Ama bunlar maalesef ciddi.

Her türlü görüşü, ideolojiyi, felsefeyi, dini kendine hayran bırakan bu Atatürkçülük, kesinlikle doğanın bir mucizesi olsa gerek...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Diktatör Olma İsteği

Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyorsanız kurallarına da uyacaksınız!
Ya sev ya terk et!
Devlete karşı gelmek çok günah.

Bu ve benzeri sözler kendilerine bir omurilik yeteceği halde tesadüfen bir beyne sahip olan homo sapiens türünden yaratıkların ağzından çıkıyor.

Bu türün 2 alt türü var:

1- Saf kemalist, laikçi
2- Türk islamcı, milliyetçi, bulanık kemalist, bulanık islamcı

Devlet otoritesini kutsadıklarına göre, devlet bir şekilde o çok korkulan şeriat devletine dönüşse ve devletin başına da ben geçsem ve bunlara birazdan anlatacaklarımı yapsam, devletin ekmeğini yiyip suyunu içiyoruz karşı gelmeyelim mi diyeceklerdi acaba...

Ben diktatör olsam, 1. grup için şunları yapardım:.

- Sokakta türban takma zorunluluğu
- Sabah namazına kalkma zorunluluğu
- Alkollü içki yasağı
- Oruç tutma zorunluluğu
- ve hatta tuvalette islami kurallara göre sıçma zorunluluğu
- Ülkemizin ve (islami) cumhuriyetimizin temeli olan 'şeriat'a muhalif işler yasak

O zaman anlarlardı, belki, türbanlı kızlara dayatılan eğitim yasağını savunmanın ne olduğunu... o zaman anlarlardı eşi türbanlı birinin de türbanlı olamayan kadar cumhurbaşkanı olabilme hakkını, o zaman anlarlardı ruhban okulunun açılmasının çok da kötü bir şey olmadığını ve hatta diyanet'in gerekliliğini sorgulayabilirlerdi belki...

2. grupla beraber şunları dayatırdım:

- Türkçe konuşmayacaksın, yazmayacaksın. Sadece arapça kullanacaksın! Bölücülük yapmayacaksın, adam olacaksın, yoksa seni adam etmesini bilirim ben.
- Türküm demeyeceksin müslümanlık neyine yetmiyor. Devlete karşı gelme çarpılırsın, fena çarparım!
- Türkçe tv açmak yassaahh... Bu ülkede yaşıyorsan kurallarına uyacaksın, ille de türkçe tv izlemek istiyorsan Azerbaycan'a git lan! Tv kanalları arapça olacak!
- İt bile ekmek yediği kaba pislemez. Ekmeğini yediğin çanağa pislemeyeceksin. Senin ekmeğini devlet veriyor ve devletin başı olarak ben veriyorum. İtaat edeceksin!

Neyse daha fazlasını yazmaya gerek yok... Otoritenin dayatmalarını, sırf devlet otoritesi dayatıyor diye haklı görmek için insanın kör olması gerekiyor, ya da beyni fena halde uyuşturulmuş olmalı.