24 Aralık 2007 Pazartesi

Özel Mülkiyet ve Emek Sömürüsü

Basit olacak ama, özel mülkiyetin emek sömürüsüne yol açtığını çok kullanılan ıssız bir ada hikayesi ile açıklamaya çalışalım.

Diyelim ki ıssız bir adaya düştünüz. Yaşamınızı devam ettirebilmek için "üretim faaliyeti"nde bulunmanız gerekir. Yani "emek" ile hammaddeleri ürüne dönüştürmelisiniz. Ağaçlardan, taşlardan kendinize bir ev yaptınız, bazı hayvanların etinden, sütünden yününden yaralanmak için hayvan barınağı inşa ettiniz, adanın uzak kısımlarından topladığınız tohumlarla uğraşıp dininip bir tarla bile yaptınız. Sonuçta emeğiniz ile çeşitli ürünler ürettiniz.

Bir süre sonra birisi çıkageldi, dedi ki:
"Ben bu adanın mülkiyetine sahibim, işte bu yüzden bana ürettiğin ürünlerinin bir kısmını vermelisin." Siz itiraz ettiniz:
"Ama bunları ben kendi emeğim ile ürettim." 'Adanın sahibinin' cevabı hazır:
"Ama benim adamdaki ağaçlarla, toprakla, taşlarla ve hayvanlarla, işte bu yüzden ürettiklerinin bir kısmını bana vereceksin." Şimdi bu emek sömürüsü değil mi? Sizin emeğinizin ürünlerinin bir kısmını, bir başkası adanın sahibi benim diye alıp gidiyor. "Allah'ın adasını, taşını, hayvanını (kısaca üretim araçlarını) sen mi yarattın, nereden senin oluyormuş" diye sormak aklımıza gelebilir. Ancak sınıflı toplumlarda sınıfların varlığı ve üretim ve mülkiyet ilişkileri sorgulanamaz bir hal alır. Marx'ın dediği gibi sınıflı toplumlarda egemen olan fikirler egemen sınıfların fikirleridir.

İşte yukarıdaki 'ada örneği'ndeki durum feodal üretim tarzında her gün yaşanan bir şeydi. Temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetine sahip olan aristokrat sınıf (toprak ağaları), serf denilen topraksız köylülerin emekleri ile ürettiklerinin bir kısmına el koyuyordu.

Avrupa'da feodalizm yaşanırken Asya'da başka bir üretim tarzı egemendi. Marx'ın asyatik üretim tarzı denen bu sistemde toprağın özel mülkiyeti yerine devlet mülkiyeti vardı. Ancak devletin de sahipleri vardı. Despotik devlet, tıpkı aristokratlar gibi köylülerin ürettikleri ürünlerin bir kısmına el koyuyordu. Ancak devlet diye bir tüketim öznesi olmadığından, devletin sahipleri yani devletlû sınıf üretime katkı yapmadan üretimden pay alıyordu. Anadolu'daki türkmen aşiretlerinin dediği gibi:
"Ekende yok, biçende yok; yiyende ortak Osmanlı"

Köleci toplumdaki emek sömürüsü de özel mülkiyete dayanıyordu. Ancak burada mülk olan yani bir 'eşya' olarak kabul edilen şey, insandı. Efendiler, kölelerinin sahibiydi. Doğal olarak kölelerin ürettikleri tüm ürünler bizzat kölenin sahibi olan efendinindi. Tabiki kölenin yaşamını devam ettirmesi için gereken kısım, efendinin belirlediği kadarı ile köleye geri dönüyordu.

Kapitalizmde yine özel mülkiyete dayalı bir emek sömürüsü yaşanıyor. Burada bahsedilen 'özel mülkiyet' liberallerin sürekli çarpıttıkları gibi kişisel kullanım için örneğin kişisel ayakkabı, ev, araba vs. değil üretim araçları için bahsedilen özel mülkiyettir. Yani fabrikaların, makinaların, büroların, toprağın, taşın, demirin, madenlerin özel mülkiyeti. Kapitalizmde çalışan sınıf işçi sınıfı veya proletaryadır. İşçi sınıfının emeği ile ürettikleri kendisinin değil, kullandığı üretim aracına sahip olan kapitalistindir. (sermayedarın, patronun) Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi ürettikleri ayakkabılar üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip değildir. Artık o ayakkabılar patronun malıdır. Patron ayakkabıları satar, çeşitli hammadde giderlerinden (deri, iplik ve işçinin ücreti ile diğer giderler) kalan para patronun kârıdır.

İşçi emeğinin ürettiğinin tam karşılığını almaz. Yani işçi örneğin 10 ayakkabı üretecek kadar emek harcamışsa 10 ayakkabı parası almaz. Çünkü o zaman derinin, fabrikanın ve diğer üretim araçlarının sahibi olan patrona bir şey kalmaz. Halbuki patron kâr elde etmek için üretim yaptırıyor. İşçi iyi veya kötü bir ücret alır, ancak emek ile üretime katkı yaptığı için değil de özel mülkün sahibi olduğu için üretimden pay alan bir patronu varsa, o işçinin emeği sömürülüyor demektir. Tıpkı ıssız adadaki hayali üreticinin emeğinin sömürülmesi gibi...

13 Aralık 2007 Perşembe

DTP Kürtleri Temsil Etmiyormuş

Zaman gazetesinin haberine göre Güneydoğu'da yapılan bir ankette DTP'nin kürtleri temsil etmediği ortaya çıkmış. Anketin tüm olumsuzluklarını bir kenara bırakalım ve bu sonuçların genel eğilime yakın olduğunu kabul ederek inceleyelim.

Haberin ilk cümlesi şöyle:

"Güneydoğu'da yapılan anket çalışması DTP'nin Kürtleri temsil etmediğini ortaya koydu. Araştırmaya katılanların yüzde 45'i 'DTP bizi temsil etmiyor' derken, yüzde 52'si 'parti PKK'yı terör örgütü ilan etmeli' görüşünde."


Bu traji-komedi karşısında aklıma Baykal'ın halkın %53'ü (100-47) AKP karşıtı sözü geldi.

Rakamlara bakalım:

Soru:
DTP'nin kürtleri temsil ettiğini düşünüyor musunuz?

evet: %38.6
yeterli değil: %10.2
hayır: %35.1
fikrim yok: %16


2002 seçimlerinde AKP'nin tek başına iktidar olması için %34 oy yetiyor da DTP'nin kürtlerin bir temsilcisi olması için %38 "evet"ve %10 "kısmen evet" cevabı yetmiyor. El-insaf! Üstelik bu ankete cevap verenlerin hepsi kürt değil. Aynı ankette evde hangi dili konuşuyorsunuz diye bir soru var ve %13 Arapça diyenlerin oranı.

Yine ankette bir çarpıklık daha var. Operasyon'da Barzani hedef alınmalı mı diye bir soru var ve cevapların yüzdeleri aşağıdaki gibi:

evet: 65.8
hayır: 17.2
fikrim yok: 17


Burada belli ki "operasyon yapılmalı" diyenlere ayrıca Barzani de hedef alınmalı mı diye sorulmuş. Ancak sorunun nasıl sorulduğu haberde belirtilmemiş. Kürtlerin Barzanî'nin hedef alınmasını desteklemelerine inanmak pek mümkün değil. Bir milliyetçi türk için Barzani aslında olmayan kürtlerin aslında olmayan sözde Kürdistan sözde federe sözde bölgesinin sözde başkanı olabilir, ama aklı başında bir demokrat türk veya bir kürt için komşu Irak devletinin anayasal meşru kürt bölgesel yönetiminin başkanıdır.

PKK terörünü önlemek için Kuzey Irak'a yapılacak bir askeri operasyona bölge halkı "evet" dedi. "Türkiye Kuzey Irak'a bir operasyon düzenlemeli midir?" sorusuna verilen cevaplar içinde ilk sırayı yüzde 51.5 ile "evet, düzenlemelidir" seçeneği aldı.

Demek ki bölge halkının yaklaşık yarısının evet, diğer yarısının da hayır demesi evet anlamına geliyormuş. %48.5'in ne dediği önemsenmeksizin %1.5'lik bir fark "bölge halkının" ne dediğini ortaya koymaya yetiyormuş. Sırf bu %1.5'lik farka dayanarak iddialı başlıklar atabilir ve başımızı kuma sokup gerçekleri görmemeye devam edebilirmişiz.

_____________________
Bkz: Oyunu öğrenmeden hilesini öğrenmek / Haydar Eren


11 Aralık 2007 Salı

Kürt Sorununa Çözüm Ortadoğu Federasyonu Mu?

Kürt sorunu, Bask; Çeçenistan; İrlanda ve hatta Filistin sorunundan bile karmaşık bir sorundur. Öncelikle kürt sorununun yalnızca Türkiye'yi ilgilendirmediğini ve giderek bir Ortadoğu sorunu olmaya başladığını belirtelim. Özellikle Irak'da Saddam'ın devrilişi ile beraber Kürdistan federe bölgesinin daha fazla otonomi kazanabilecek koşulların oluşması ile kürt sorunu Ortadoğu sorununa dönüşmeye başlamıştır.

Kürt sorunu yalnızca son 30 yılın sorunu değildir. Asıl olarak Osmanı'nın parçalanması ile ortaya çıkan ulusal bir sorundur. Osmanlı'da aslî unsurun bir parçası sayılan kürd halkı Osmanlı'nın parçalanması ile dört ayrı devletin vatandaşları oldular. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın mirasçısı olarak aslî unsuru belirlemek için önceleri müslim / gayr-i müslim yöntemini kendine seçti. Buna göre yeni kurulan Cumhuriyet türk, kürd, laz, çerkez, arab ve diğer müslüman unsurların devleti idi. Çünkü "millî mücadele"nin yeni bir devlet ve rejim oluşturmak için değil, 'Devlet-i Âliye-yi Osmaniye'yi kurtarmak amacı ile yapıldığı söylendi. Ancak yeni devlet Osmanlı'nın devamı değil bir ulus devlet modeli üzerine kuruldu. Aslî unsur türk ulusu seçildi. Azınlıklar ise yine Osmanlı'daki mantığa göre belirlendi. Gayr-i müslim olan ermeniler, yahudiler, rumlar azınlık olarak kabul edildiler. Azınlık hakları hukuksal olarak tanındı. Kendi dilini kullanabilme, kendi kültürünü geliştirebilme ve diğer kültürel haklar. Gayr-i müslim olmayan bu yüzden de azınlık statüsünde olmayan kürtlerin, lazların, arabların ve çerkezlerin payına türküm deyip mutlu olmak düştü. Böylece Türkiye'de türklerden sonra ikinci büyük grup olan kürd halkının varlığı, ulusal kimliği, dili yok sayılmış oldu. Kürtler türk kimliği altında asimile edilmeye çalışıldı ancak başarılı olunamadı. Kürt sorununun Türkiye payına düşen kısmı kısaca budur.

Ancak sorun yalnızca azınlık hakları yani kültürel haklarla sınırlı değildir. Sorun özünde bir ulusal sorundur. "Arab devleti var, türk devleti var, farisî devleti var, yunan, ingiliz, fransız devletleri var; Kürd devleti neden olmasın?" İşte meselenin özünü bu soru oluşturuyor. Fakat barut fıçısını andıran Ortadoğu'da bağımsız ve birleşik bir Kürt devleti Türkiye, İran, Irak ve Suriye'yi içine alan bir ateşin kıvılcımı olur. Çünkü sözü edilen devletlerin egemen sınıfları "kendi ülkelerini" yalnızca kendi uluslarının tapulu malı olarak görüyorlar ve "bir çakıl taşını dahi" başkalarına (örn: kürtlere) vermemeye and içmişler. Bağımsız Birlerşik Kürdistan'ın yaratacağı sorunların yanında bunun gerekliliği de tartışma konusu. Kürt halkı, tarihsel, kültürel ve duygusal bağları olan türklerden ve araplardan ayrılmayı mutlak bir koşul olarak istemiyorlar. Kürt halkı üzerinde yaşadıkları ülkelerin eşit ve özgür ortakları olarak diğer kardeş gördükleri halklarla beraber yaşamaya razılar. Arab, fars ve türk halkı da tüm kışkırtmalara rağmen kürtlerle beraber yaşama yönünde irade gösterebilirler. İran ve Irak devletleri kürt halkının varlığını tanıyorlar. Hatta Irak'ta kürtler otonomi kazanmışlardır. Irak'ın ikinci resmi dili kürtçedir. İran'da da Kürdistan eyaleti mevcuttur. Suriye'de ve kürtlerin en kalabalık olarak yaşadığı Türkiye'de kürtlerin ulusal kimliği ve dili inkar ediliyor; kürt yok türk var ve kürtçe yok deniliyor. Ancak Türkiye'deki durum da mecburen değişiyor, değişmek zorunda.

Fakat Türkiye'de de Irak'taki gibi bir federasyon oluşsa yine de kürt sorunu var olmaya devam edecek. Çünkü bazı kürtler yine şu soruyu soracaklar: "Biz neden ayrı devlet kurmuyoruz?" Şu cevap verilecek: "Çünkü siz bizimle kardeşsiniz ve beraber yaşamalıyız." Bu sefer şöyle sorulacak: "Peki biz kürtler Irak'daki, İran'daki ve Suriye'deki kürtlere düşman mıyız, biz neden ayrı devletlerde yaşıyoruz?"

Tüm bu sorunların en iyi çözümü belki de İran, Irak, Suriye ve Türkiye'yi içine alan bir Ortadoğu Federasyon'u olabilir. Resmi dilleri arapça, türkçe, farsça ve kürtçe olan, diğer tüm dillerin de serbest olduğu Türk, Kürt, Arap ve Fars birliği... İngiltere, Galler, İskoçya ve K. İrlanda'daki Britanya birliği gibi. Üstelik böyle bir federasyon diğer arap ülkelerinde yaşayan halkları da içine alabilir. Mısır, Suudî Arabistan, Lübnan, Ürdün ve diğerleri.

Kürt sorununa Ortadoğu federasyonu çözümü ütopik gelebilir. Ancak "kültürel haklar" çözümünden çok daha kalıcı ve gerçekçi bir çözüm metodudur. Çünkü dört farklı ülkede yaşayan kürtler Irak'daki kürt bölgesinin daha
da bağımsızlaşması ile hiç olmadığı kadar bir ulusal bilinç kazanmışlardır. Kültürel haklar ve ekonomik gelişme gibi çözümler bu ulusal bilinci besleyecektir ve yeni sorunlar doğuracaktır. Kültürel haklar ve hatta ayrı ayrı kürt federasyonları ancak kısa ve orta vadede bir çözüm olabilirler gibi geliyor bana.



Bu federasyon nasıl gerçekleştirilebilir?

Ortadoğunun parçalanmış ulus devlet yapısı -yani mevcut durum- bu ülkelerdeki despotik, anti-demokratik rejimlerin varlığı açısından en uygun koşullardır. Bu parçalanmış yapıyı en çok savunacak olan da mevcut egemen klikleridir. Suriye'nin tek partici, Baasçı kesimi, İran'ın teokratik kesimi, Türkiye'nin malum, Suudîlerin monarşiden yana demokratik cumhuriyet karşıtı egemenleri... Bu durumda zaten parçalanmış yapının "dış güçlerin" bir dayatması değil, içteki siyasal-ekonomik egemenlerin çıkarlarını yansıtan bir durum olduğu görülüyor. Sadece Arap yarımadasında -Mısır'ı da sayarsak- 12 tane arap ülkesi var. Arap halkarı ancak ileri bir demokratik devrimle yerel siyasal hegemon güçleri altedip arap ulusunu ve birleşik arap devletini oluşturabilir. Ortadoğu federasyonu da mevcut egemen çıkar gruplarının karşıtı bir devrimle kurulabilir. Bu devrimin siyasal temelinin demokrasi olacağı açıktır. Ancak demokrasiyi savunabilmek için sosyo-ekonomik temel olarak kapitalizm koşulları yetersiz gelecektir. Çünkü Ortadoğudaki kapitalizm Avrupa'dakinden çok geridir. Demokrasi böyle bir sosyo-ekonomik koşullar altında işleyemez haldedir. Bunun için Ortadoğu federasyonu işçi sınıfının öncerliğinde tüm emekçi sınıfların sosyalist devrimi ile kurulabilir. Ortadoğu işçi Sovyetleri Federasyonu da Dünya İşçi Sovyetleri Federasyonunun bir aşaması olarak kabul edilebilir. Yoksa "emperyalist batı"ya karşı "sosyalist doğu" tarzı yerelci veya 3. dünyacı bir mantığın tutarlılığı yoktur.


Sosyalist ortadoğu federasyonu

7 Aralık 2007 Cuma

Rusya'da Terör Sorunu

Sözde Çeçenistan için mücadele ettiklerini söyleyen bölücü ‘sözde çeçen’ teröristler Güney Rusya’da Rus askerlerini ölürmeye devam ediyorlar. Bu terör sorunu aslında 1917 bolşevik devrimi ile başlamıştı. Milliyet mefhumunu reddeden komünistler Rus devletine isyan ettiler ve komünist bir devlet kurdular. Dış güçlerin maşası olan vatan haini, bolşeviklerin lideri Lenin Rusya’nın bölünmesini kararlaştırdı. Bunun için ulusların kendi kaderini tayin hakkı diye bir şey ortaya attı. Bölücü vatan haini Lenin, Rus Çarlığını “halkların hapishanesi” olarak nitelendirdi ve rus milliyetçiliğinin diğer “sözde halkları” inanılmaz şekilde ezdiğini iddia etti. O güne kadar Rusya Çarlığı bayrağı altında yaşayan, Rusya’ya vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları için Rus milletinden olan; Polonyalılar, Finler, Kazaklar, Kırgızlar, Çeçenler, İnguşlar bağımsız devlet kurma hakkına sahip oldu. Finlandiya ve Polonya Rusya devletinden ayrıldı, diğer sözde halklar SSCB içinde federal bir yapıya kavuştular ve Rusya bölünmüş oldu. Tek bir resmi dil olan Rusça reddedildi ve her federal devlet kendi dillerini sözde devletlerinin anadili kabul etti. Çeçenler de önce 1921’de kurulan Özerk Sovyet Dağ cumhuriyeti’nin üyesiydiler, sonra 1922’de kendi özerk Sovyet devletlerini kurdular.

Rus devletinin bu içler acısı hali Lenin’den sonra biraz iyileşti. Sözde federal devletlerin yetkileri azaldı, eski yöneticilerin çoğu sürgüne gönderildi. 2. Dünya savaşında Rus vatanını işgal etmek isteyen dış güçlerle işbirliği yapan sözde Çeçenler sözde topraklarından sürüldü ve sözde Çeçen özerk cumhuriyeti feshedildi.

Rusya’da komünizm yıkılınca Rusya yine bir alt üst oluş içinde bölünmeye doğru ilerledi. Çeçenler sözde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rus devleti bu bölücü teröristlere karşı kutsal ve kahramanca bir savaş başlattı. Çeçen teröristler sözde Çeçenistan devletini kurmak için bir çok Rus askerini ve sivilleri öldürdüler. Ama Rus devletini asla bölemeyecekler. Katil Basayev ve Dudayev gibi diğer elebaşları hakkettikleri cezayı çekeceklerdir.

Bazı vatan hainleri bu soruna Çeçen veya Çeçenistan sorunu diyor ama bu bölücülük ve terör sorunudur. Rusya toprakları içinde yaşayan herkes Rustur. Rusya’nın ekmeğini yiyip bu vatana ihanet eden teröristlerin hakkı ölmektir. Vatanı bölmek isteyen bu teröristler Beslan’da vampir gibi çocuk kanı içmişlerdi. Dış güçlerin maşası liberaller ve vatan haini sosyalistler yüce Rus devletine bu katil, insanlıktan çıkmış teröristlerle masaya oturmasını söylüyorlar. Bazı kafası karışmış asker anneleri oğullarının artık ölmemesi için başka çözüm yolları, demokratik ve barışçı çözüm yolları aranması gerektiğini söylüyorlar. Herkes şunu iyi bilsin ki devlet teröristlerle masaya oturmaz, gerekirse binlerce asker ve milyonlarca terörist bu kutsal yolda ölür. Putin eli kanlı katillerle masaya oturmaz!!!



Ne mutlu Rus’um diyene
Kahraman Rus askerleri ölmez, Rusya bölünmez

Ayrıca bu Çeçenlerin ne eksikleri var allah aşkına! Federe devletleri var, dillerini konuşuyorlar; hatta Çeçence resmi dil statüsünde. Daha ne istiyorlar?

Sözde Çeçen ordusu adı altındaki terör örgütüne vatanını seven Çeçenler de prim vermiyorlar. Ruslar ve Çeçenler kardeştirler. Stalingrad'da Alman Nazilere karşı beraber savaşmışlardır. Hepsi de Rus'turlar. Son Rusya seçimlerinde Çeçenlerin verdikleri oylar aslında bir Çeçen sorununun olmadığını gösteriyor. Çeçen bölgesinde (Çeçenistan değil!!!) Putin %99,3 lük bir oy oranıyla birinci olmuştur.
Kaynak

( Kapanan sonuncukoy.com forumunda yazdığım bir yazının biraz değiştirilmiş halidir)

4 Aralık 2007 Salı

Başörtüsü Sorunu

Başörtüsü sorunu Türkiye'nin bir çok sorunu gibi demokrasi sorunu içerisindedir. Siyasal eşitlik anlamına gelen demokrasilerde ülkenin siyasal sahipleri olmaz. Hiç kimse diğerinden siyasi ve hukuksal olarak üstün değildir demokrasilerde. Demokrasi burjuva devrimlerinin getirdiği bir kavramdır. Feodalizm ekonomik sömürüyü siyasi baskı sayesinde sürdürüyordu. Halk ve seçkinler/elitler veya aristokrasi sınıflaşması aynı zamanda siyasi sınıflaşmaydı da. Burjuvazi feodal aristokratlarla savaşırken demokrasiyi savundu. Yani siyasal olarak halk ve aristokrasi sınıflaşmasının kalkmasını ve siyasal eşitliği. Kapitalist sömürü ayrıca siyasal bir eşitsizlik gerektirmeksizin sadece ekonomik temellerde yürütülebileceği için burjuvazi temsili demokrasiyi benimseyebildi.

Avrupa'da burjuva demokratik devrimler feodalizme ve aristokrasiye karşı gerçekleşti. Ancak Osmanlı toplumu Avrupaî bir feodalizm değil Asyatik despotik bir yapıdaydı. Burjuvazi-aristokrasi çatışması ve burjuva devrimi kapitalizmi karşılamadı Osmanlı'da. Ancak kapitalizmle karşılaşan Osmanlı mutlaka çözülmesi ve eski üretim tarzını değiştirmesi gerekiyordu. Kapitalizm Osmanlı'yı değişime zorluyordu. Bu değişime önderlik eden yine Osmanlı egemen sınıfı olan bürokrasi (devletlû sınıf) oldu. "Devleti kurtarma" sözü Osmanlı'yı kapitalizme uyarlama anlamına gelir. Osmanlı meşrutiyete içte bir halk mücadelesi ile değil daha çok "dış dayatma" ile devleti kurtarma rolüne girişmiş kesim tarafınan geçirilmiştir. Osmanlı'nın siyasal, ekonomik, sosyolojik ve kültürel varisi olan Türkiye Cumhuriyeti işte böyle bir ortamda ortaya çıkmıştır. Halk devrimi değil, tepeden inme bir "modernleştirici, kurtarıcı" bir devrimle... Böyle bir devrim batı tipi demokrasi yerine Osmanlıvarî devletin sahiplerinin olduğu bir siyasi ve ekonomik rejim doğurmuştur. Türkiye kapitalistleşmiştir ancak özel mülkiyet ve burjuvazi önderliğinde değil; devlet mülkiyeti ve bürokrasi önderliğinde.

Türkiye'de devletin sahiplerinin bazı korkuları vardır. Bunların birincisi "bölünme tehlikesi" ise, ikincisi de "şeriat tehlikesi"dir. Başörtüsü yasağı, kendilerini devletin sahipleri gören zihniyet tarafından demokrasinin rağmına yürütülmektedir.

Emekçi sınıf demokrasiyi savunmak durumundadır. Çünkü derin bir ekonomik sömürünün üstü yapay bölünmelerle gizlenmektedir. Başörtüsünün veya başka bir şeyin yasaklanması işçi sınıfının durumunu düzeltmez. Şeriat korkusu olan halk kesimi (genellikle alevîler) elbette bu korkularında haklıdırlar. Karşımızda kendisi gibi sunnî-müslüman ve türk olmayanlara düşman (edilmiş) bir kesim var. Ancak başörtüsü yasağını onaylamak hiçbir ilerleme sağlamaz. Her kesimdeki hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük işçilerin kardeşliği şiarıyla giderilebilir. Tersi de geçerlidir. Başörtüsünün serbest olmasını isteyen ancak zorunlu din dersleri ve benzeri uygulamalarla alevîlere zulmedilmesini onaylayan sunnî muhafazakar kesim, kendilerini ezilen konumdan ezen konuma koymak istemektedir. Halbuki ülkenin siyasal sahipleri aynı zamanda ekonomik sahipleridir. Kendini müslüman ve türk ülkesinde yaşıyorum diye ülkenin sahibi zannedenler derin bir yanılgı içindedirler. Çünkü aslında o emeğinden başka bir şeye sahip olmayan, günde en az sekiz saat çalışıp sonra patrona kazandırdıklarının onda birini bile kazanamayan bir emekçidir. Kapitalist sömürüden kurtulmak isteyen emekçiler başkalarının ezilmelerine destek vermemeliler. Çünkü başkasını ezen özgür olamaz.

(%52 isminde bir anarşist grubun Zulme Karşı Hepimiz Başörtülüyüz eylemi)



Bkz: TC Laik Bir Devlet Mi?

Bkz:
Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

3 Aralık 2007 Pazartesi

Türkiye'de Konuşulan Diller

Türkiye halkları çeşitli din, kültür ve dilleri ile gerçekten bir mozaik oluştururlar. Türkiye'de birbirine yakın veya birbirinden uzak bir çok dil konuşulur.

Hint-Avrupa Dil Ailesindeki Diller:

Kürtçe: Türkiye'de türkçeden sonra en çok konuşulan dildir. Kürtçe hint-avrupa dil ailesinin İrani kolunda yer alır. Irak anayasasına göre Irak'ın 2. resmi dilidir. Üç büyük lehçesi vardır:
  • Kurmanci:En yaygın kullanılan lehçedir. Türkiye'deki kürt kardeşlerimiz bu lehçeyi kullanırlar. İran'da, Suriye'de, Irak ve Ermenistan'da da kullanılır. Latin alfabesi ile yazılır.
  • Sorani: Kuzey Irak'ta konuşulur. Arab alfabesi ile yazılır.
  • Kelhuri: İran'ın batısında konuşulur. Genellikle şii kürtler tarafından kullanılır.
Latin-Kürt alfabesi:

* A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z
* a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z

Burada;
Ê-ê: E ile i arası ince bir e sesini verir.
Q-q: Kalın k sesini verir. Arab alfesinde 'kaf' ق harfi ile gösterilir.
W-w: Dudaklar öne uzatılarak söylenir. İngilizcedeki w harfine benzer. Arab alfabesinde 'vav' و harfi ile gösterilir.
X-x: Hırıltılı, boğazdan gelen h sesini verir. Arab alfabesinde 'hı' خ harfi ile gösterilir.
I-i: ı sesini verir
Î-î: i sesini verir
U-u: ü sesini verir
Û-û: u sesini verir
wx: bu iki harf yanyana geldiklerinde ayrı iki harf olarak değil tek bir harf olarak okunur.

Türkiye'de en milliyetçiler bile türk kürt kardeştir derler. Ancak şimdiye kadar yapılanlar kardeşlik çerçevesinden hayli uzakta kalıyor. Kürt kardeşlerimizin dili olan kürtçeyi konuşmak, kürtçe ile müzik yapmak, dinlemek, kitap yazmak, Tv açmak yasaktı. Bunların bir kısmı artık serbestleşse de hala alınacak çok yol var siyasi olarak. Toplumsal olarak da...

Kürtçe örnek için bir rock şarkısı videosu:
Jana dile min - Rojhan Beken

Zazaca: Hint-Avrupa dil ailesinin İrani diller kolunda yer alır. Kürtçe ile yakın akraba bil dildir. Bazı dilbilimcilere göre Zazaca kürtçenin lehçeleri arasında yer alır. Türkiye'de Tunceli (Dersim), Bitlis, Erzincan, Muş, Diyarbakır, Elazığ ve Malatya'da konuşulur. Zazaca yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Zazaca Müzik Örneği

Aşağıda Kürtçenin lehçeleri olan Kurmançi ve Sorani ile aynı dil ailesinde yer alan Farsça ve Zazanın karşılaştırması verilmiştir.
Dillerin Karşılaştırması
Kürtçe-Farsça-Zazaca karşılaştırma

Boşnakça: Slav dilleri arasında yer alır, Sırpça ve Hurvatça ile yakın akraba bir dildir. Bosna-Herkes'te resmi dildir.
Türkçe wikipedia'da Boşnakça sayfası'nda boşnak alfabesi ve çeşitli boşnakça örnekler verilmiştir.

Bir Boşnak Halk Müziği

Arnavutça: Hint-Avrupa dil ailesinde izole bir dildir. Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde konuşulur.
(Bkz: Arnavut.com)

Arnavutça bir müzik

Rumca:
Rumca veya Yunanca; Yunanistan ve Kıbrıs'ta resmi dildir. Türkiye'de rum azınlık tarafından kullanılır.

Bir Yunan Halk Müziği

Ermenice: Ermenice, Anadolunun yerli dillerinden birisidir. Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Türkiye'de konuşulur.

Kardeş Türküler'den Ermenice bir türkü

Kafkas Dil Ailesindeki Diller

Lazca:
Kafkas dil ailesinde, Güney Kafkas Grubundadır. Gürcüce ve Megrelce ile yakın akrabadır.
Lazuri.com'da laz dili hakkında geniş bilgi ve sözlük imkanı vardır.

Lazca örnek müzik:
Kazım Koyuncu - Ela Ela
Kazım Koyuncu Gyuli Çkimi

Çerkezce: Çerkezce veya Adige Kafkasya'da, Arabistan'da, Balkanlar'da ve Türkiye'de konuşulur.

Grup Yorum'dan Çerkez dansı ve müziği

Sami Dil Ailesindeki Diller

Arapça:
Arapça tüm Kuzey Afrika ülkelerinde ve Arab yarımadasında konuşulan bir dildir. Türkiye'nin güneyinde ve İran'ın batısında da konuşulduğu yerler vardır. Tek bir arapça yazı dili olmasına karşın bir çok konuşma lehçeleri oluşmuştur.

Kardeş Türkü'lerden Arapça bir türkü

İbranice: Türkiye'de musevi azınlık tarafından kültürel ve dini dil olarak kullanılmaktadır.
Bir Yahudi müziği

Süryanice: OrtaDoğu'da konuşulan ve giderek yok olan bir dildir.
Süryanice bir müzik

1 Aralık 2007 Cumartesi

Kürt Sorununda Şahinler, Güvercinler ve Devekuşları

Kürt Sorunu ve Şahinler

Kürt sorununa "şahince" bakanlar, yani kürt halkını düşman belleyenler daha başta "kürt sorunu" tanımlamasını bile kabul etmiyorlar. Kürtlerin hak taleplerini nankörlük olarak niteliyorlar. Kürtçe müzik duyduklarında, kürtçe konuşan birilerini gördüklerinde "babalarının çiftliği olan vatanlarının" tehlikeye düştüğü vehmine kapılıyorlar. Tabi "bu ülke" şahinlerin tapulu malı ve herkes onların ulusal kimliğini kabul etmeli. Türküm demeyen kimseler vatan haini.

Kürt Sorunu ve Güvercinler

Şahin savaşın, düşmanlığın ve çatışmanın sembolü olduğu gibi güvercin de barışın ve kardeşliğin sembolüdür. "Güvercinler", kürt sorununun şiddetle çözülemeyeceğini, demokrasi ve diyalogla çözülmesi gerektiğini, kürt sorununda kürt halkına da söz verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Güvercinler halkarın kardeşliğini ve halkar arasındaki düşmanlıkların son bulması gerektiğini savunuyorlar. Kürt sorununun bir savaş doğurduğunu, bu savaşın tarafları olduğu gerçeğini ve barışın ancak tarafların diyaloğuyla çözülebileceğini söylüyorlar. Yani "silah başına değil masa başına" diyorlar.

Kürt Sorunu ve Devekuşları

Devekuşu avcıyı görmüş uçamıyor, başını kuma sokmuş avcıyı görmemek için. Sanıyor ki avcıyı görmezse avcı da onu görmeyecek.
Kürt sorunu konusunda bir kürt sorununun varlığını kabul eden, milliyetçiliğe karşı olduğunu söyleyen ancak sorun hakkında çarpık görüşleri olan bir kitle var. Bunların temel iddiaları şudur:

1. yanılgı: Pkk, tamamen dış güçlerin çıkardığı ve kürt halkından destek bulmayan bir terör örgütüdür.

Kendi isteklerimiz ile gerçekler çelişebilir. Ancak gerçekler başımızı kuma soktuğumuzda ortadan kalkmaz. Bir ingiliz atasözünde dendiği gibi: "gerçekler inatçıdır."

Pkk, ABD destekli olarak kurulmadığı çok açık. Çünkü pkk'nın ortaya çıktığı konjonktür soğuk savaş koşullarıydı. İki kutuplu bir dünya vardı. Bu iki kutbun kendisine göre ideolojileri vardı. SSCB liderliğindeki bürokratik diktatörlük rejimi kendisine ideoloji olarak marksizmi, komünizmi ve sosyalizmi seçmişti. ABD ise; liberal kapitalizmi, demokrasiyi, çoğu zaman da milliyetçiliği ve dini seçmişti. Hatta sağ/sol ayrımı bile ABD/SSCB yandaşlığına dönüşmüş durumda olabiliyordu. Bir örgütün hangi kutbun desteğini aldığı, deklare ettiği ideolojisinden anlaşılabilir. Buna göre ABD'nin Afgan mücahitleri, milliyetçi kontgerilla/gladio yapılanmalarını desteklediği; SSCB'nin ise Stalinist "marksist" ideolojideki örgütleri destekledikleri belli. Bir örgüt ideolojisini belirlerken aynı zamanda hangi kutupdan destek beklediğini ve aldığını da göstermiş oluyordu. Örneğin Filistin'deki El-Fetih örgütü sol bir ideoloji ile ortaya çıktı ve SSCB'den destek aldığı ortadaydı. Pkk de kurulurken marksist bir ideolojiyi deklare etti. Desteğini ABD'den değil, SSCB'den aldı. Pkk'nın ismi "Partiya Karkera Kurdistan" yani "Kürdistan İşçi Partisi"dir, sosyalist referanslıdır. Silahları Amerikan silahı değil meşhur Rus silahı AK-47 nam-ı diğer kalaşnikof'tu. Bunun için pkk'nın çıkış sebeplerini incelemeden gerçeğin ne olduğunu düşünmeden sorunları halının altına süpürür gibi Pkk 'amariga'nın uşağı demek başımızı kuma sokmak demektir.

SSCB yıkıldığında pkk başka yerlerden destek aradı. Bu doğrultuda ideolojisini de değiştirdi. Birleşik sosyalist Kürdistan hedefinden demokratik konfederalizm hedefine yöneldi. Abdullah Öcalan, Karl Marx'ı aştığını iddia etti ve sosyalizmden daha ileri bir hedef olarak 'demokratik konfederalizm'i icat etti. Bazı "marksist" ve "devrimci" oluşumlar pkk'nın ve Apo'nun sosyalizme, marksizme ihanet ettiğini söylediler. Ancak pkk daha başlangıçta işçi sınıfına dayanmayan ulusal bir örgüttü. Bu bakımdan işçi sınıfına ve sosyalizme değil bazı devrimci örgütlerin "hayal dünyasına" ihanet ettiler.

Pkk ne kadar "öcü ve kötü" de olsa gerçekler gerçektir. Pkk kürt halkında sempati duyulan bir örgüttür. Dış güçler silah da verse para da verse dağda ölenler dış güçler değil kürtlerdir.

2. yanılgı: Kürtler Pkk'yı desteklemiyor.

2009 yerel seçiminde Pkk ile tabanımız aynı söylemini kullanan DTP'nin oylarına bakalım.
Aşağıdaki harita kazanılan belediye başkanlıklarını gösteriyor.

Aşağıdaki harita ise il genel meclisi seçim sonuçları:

Devekuşluğu yapmanın manası yok. Gerçekler apaçık ortada. İl genel meclisi seçimlerinde Chp 7 ilde, Mhp 2 ilde birinci gelirken Dtp 9 ilde 1. parti gelmiş. Türkiye'liler Chp'yi destekliyor mu, evet, kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları illerdeki halk Dtp'yi destekliyor mu? Daha fazla evet. Tabanımız Pkk ile aynı diyen bir Dtp kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları 12-13 ilin 9'unda yani %75'inde 1. parti geliyorsa buradan çıkarmamız gereken dersler var demektir.

Bkz: DTP Kürtleri Temsil Ediyor mu?

3. yanılgı: Kürt sorunu ile terör sorunu birbiriyle ilgisi olmayan apayrı şeylerdir.

Bu yanılgıyı bizzat Akp'nin kürt açılımı yanlışlıyor. Akp terörün bitmesi için demokratik açılımlar yapılması gerektiğini söylüyor. Terör ile demokratik açılımın ne alakası olabilir ki, bunlar ayrı şeylerse... Ortada terör varsa çözümü sadece silahla olur. Teröristleri imha edersin. Ama ortada demokratik bir sorun varsa demokratik çözüm için adımlar atarsın.

Terör denilen şeyi yani çatışmayı kürt sorununun bir sonucu olarak görmek gerek. Pkk'yı kürt sorunundan ayrı tutmak anlamsızdır. Pkk'yı kürt sorunu doğurdu. Bu yüzden çözümün içinde Pkk da olmalı. Biz bazı demokratik adımlar atarız, Pkk bizi ilgilendirmez denilemez.

Tehlikenin Farkında mısınız: Devekuşları Şahinleşiyor

Eskiden halkın çoğunluğu "pkk ile kürt kardeşlerimiz ayırmak gerek", "pkk öcü kürtler iyidir" diye bir devekuşu mantığı içinde, kardeşliğe ve birliğe zarar verecek söylem ve davranışlardan uzak duruyordu. Bunda "kürtler ayrıdır pkk ayrıdır" diyen islamcı, sosyal demokrat ve liberal demokrat siyasetçilerin payı var. "Kürtler düşmandır" gibi bir anlayış yani faşist anlayışın yaygınlaşması bu yolla engellenmeye çalışıldı.

Ama şimdi durum farklı. 2 kere 3'ün 6 olduğunu ispatlayabilmek için 2x2=5 argümanını kullanmak eskiden işe yarıyor olabilirdi. Ama şimdi 2 kere 2 nin 5 etmediği gün yüzüne çıkıyor. Bu yanlış argümana kurulu doğru mantık da bununla beraber çöküyor. 25 yıldır bitmeyen çatışma ortamı, 20.000 kadar teröristin öldürülmesine rağmen bir türlü bitmeyen Pkk... Demokratik haklarını ister Dtp'li olsun ister Akp'li olsun isteyen kürtler... Devekuşları daha fazla kafalarını kumda tutamaz hale geldiler ve kafalarını kumdan çıkardıklarında maalesef şahinleşiyorlar.

Pkk meselesini doğru biçimde anlatmak gerek. Basit ve yüzeysel olarak söylersek; Pkk kötüdür kürtler iyidir mantığı iflas etmek üzere. Ve bu mantık iflas ettiğinde kürtler iyidir, pkk kürt sorununun sonucudur mantığının gelişmesi yerine, pkk teröristtir, kürtler de bölücüdür mantığı gelişiyor.

Eskiden kürtlerin çoğunluğunun vatanlarını sevdikleri yani hiçbir hak istemedikleri, mevcut konumlarından, mevcut politikalardan hiç rahatsızlık duymadıkları, bu yüzden pkk'nın kürtlerce desteklenmediği, pkk'nın bizi güçsüz düşürmek isteyen dış güçlerin oyunu oldukları söylenip dururdu.
Ama şimdi kürtlerin haklarını istedikleri gün yüzüne çıktı. Tehlike de burada başlıyor.

Toplumun her kesiminde (laikinden dincisine; milliyetçisinden muhafazakarına) kürt düşmanlığı artıyor. Erdoğan'ın, terör örgütü asla kürt kardeşlerimin temsilcisi olamaz tarzı sözleri ise maalesef bu kürt düşmanlığını azaltmak yerine uzun vadede daha da körüklüyor.

Konuyla ilgili bir yazı:
PKK'ya sövmek sorunu çözmez

16 Kasım 2007 Cuma

Ülkücülük

Ülkücülük

Ülkücülük soğuk savaş döneminin anti-komünist cephesinin Türkiye’deki adıdır. Türk egemen sınıfı komünizm hayaleti karşısında Türkçülük ideolojisi ile yetinememiş, yanına sahte İslamcılığı da ekleyerek türk-islam ideolojisi oluşturmuştur. Ülkücülük; Kemalist, muhafazakar, mukaddesatçı ve milliyetçi düşüncelerin eklektik biçimde sentezine dayanır.

Ülkücülük ve Muhafazakarlık

Ülkücülük her muhafazakar ideoloji gibi içe kapanmacıdır, kendi dayandığı unsura (burada “türk milleti”) karşı yabancı unsurların sürekli bir saldırıda olduğu vehmini adeta şizofrenik ölçüde içinde barındırır. Ülkücülüğe göre tüm dünya Türklere düşmandır; “türkün türkten başka dostu yoktur”. Diğer milletler sanki başka işleri yokmuş gibi sürekli Türklük aleyhine çalışmakta ve Türkleri yok etmeye uğraşmaktadırlar. İşte bu şizofrenik dış düşman ve içe kapanma duygusu beynin düşünme yetisini ortadan kaldırır. Tüm farklı öneriler “dış güçlerin bize dayattığı şeyler” gerekçesiyle reddedilirken bunun nedenselliği asla sorgulanmaz. Sözgelimi demokratlar 301. maddenin anti-demokratik olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını savunduklarında karşılarında “bizi güçsüz düşürmek isteyenlerin oyunlarına geldiklerini” söyleyen muhafazakarları bulurlar. Muhafazakarlar farklı şeyleri de düşünmeyi asla deneyemezler bile. Farklı düşünceler muhafazakarlara göre onların varlığına yönelmiş bir tehditten başka bir şey değildir. Farklı düşünme çabası daha baştan reddedilince muhafazakarlara düşen şey sorgulamaksızın kabul ettikleri kendi dogmalarına yapışmaktır.

Ülkücülük ve Milliyetçilik

Ülkücülük her milliyetçi ideoloji gibi sınıf çatışmasını reddeder. Milliyetçilere göre her millet birbirinin doğal rakibi veya düşmanıdır. Yine her millet kendi içinde homojen bir topluluktur. (hainler hariç!) Milliyetçi safsataya göre sabahtan akşama kadar çalıştığı halde yine de yoksul olan bir işçiyle, hiç çalışmasa da zengin olan patron aynı milliyetten oldukları ve aynı vatanda yaşadıkları için aynı çıkarlara sahiptirler. Ama yoksul bir türk işçi kendisi gibi geçimini çalışarak, emekle sağlayan bir yunan veya ermeni işçiye düşman olmalıdır! Neden? Çünkü milliyetçiliğe göre milletler farklı vatanların sahipleridirler ve birbirleri ile bu vatanları korumak bazen fetih (veya işgal) etmek amacı ile sürekli rekabet ve düşmanlık halindedirler. Milliyetçiliğe göre günde en az sekiz saat çalışıp ancak asgari ücretin biraz fazlası ücret alan bir işçinin bu durumu bir kenara bırakıldığında aslında o koskoca Türkiye’nin sahibidir, o yoksul işçi bir ‘vatan’a sahiptir. Bu sahip olduğu yüce değeri diğer milletlerden korumalı değil mi? Halbuki gerçekte işçinin vatanı yoktur. Vatan denilen toprak parçasına sahip olanlar aslında, o topraktaki yer altı ve yer üstü kaynaklarının kullanım hakkına sahip olan sermaye sahipleridir. Emekçiler yalnızca onların mülkünde çalışırlar ve belli miktar ücret alırlar. Ancak hammaddeler emek sayesinde ürün olmasına karşın; sermayenin sahibi emeğin sahibinden kat kat fazla pay alır. Kısaca vatan; insanları yapay ulusal çitlerle birbirine ayıran parça, kapitalist sınıfındır. İnsanlığın farklı ülkelere, sınırlara bölünüp birbirine düşman olmasına sebep olan hiçbir gerçek neden yoktur. Ulusların arasında çıkan savaş ve çatışmalar o ulusların kapitalist sınıflarının çıkarları doğrultusunda çıkarılmış savaşlarıdır. Savaşların sonunda ölen, yaralanan, savaşanlar çektikleri çilelerle kalırlar. Ancak kapitalist sınıflar rakiplerine karşı üstünlük elde ederler. Örneğin 1. dünya savaşı emperyalist paylaşım mücadelesinin bir ürünü olarak çıkmıştır. Yoksa Alman halkı ve Fransız halkının birbirlerine saldırmaları için hiçbir gerçek neden yoktu. Alman ve Fransız egemen sınıfı kendi halklarına “vatan için, millet için” yalanlarını söylediler. Şimdi de ABD kapitalist sınıfı açıkça petrol için ve rakipleri karşısında emperyalist hegemonya kurmak için Irak savaşını başlattı. Fakat kendi ülkesinde Amerika için, Amerika’nın çıkarları için savaştığını söylüyor. Irak’taki savaşın ABD’li işçi sınıfına hiçbir faydasının olmadığı açıktır. Çünkü onların ne petrol şirketleri var ne de rekabet etmesi gereken başka kapitalistleri…

Ülkücülük ve İslamcılık

Ülkücü hareket kitlesel taban bulabilmek için yalnızca Türkçülüğün yetmeyeceğini görüp İslami bir söylem de kullanma gereğini hissetmiştir. “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” söylemi buradan çıkmıştır. 6000 metrelik Tanrı Dağı ile 500 metrelik Hira Dağı’nın büyüklüğünü oranladığımızda aslında ülkücülüğün ne kadarlık kısmının Türkçülük, ne kadarlık kısmının İslamcılık olduğunu görebiliriz.

Kemalizm laiklik adı altında dini kontrol etmek istiyor. TC’nin kuruluşundan beri hep aynı eğilim süregelmiştir. Diyanet Kurumu, devletin zorunlu din dersi vermesi, din adamlarının devlet memuru olma durumu hep bu durumun göstergeleridir. Demokratlaşamamış (ve laikleşememiş) cumhuriyet dini kendi egemenliğinin kitlelere benimsetilmesinde bir araç olarak kullanmak istemiştir. Bu yüzden kendi ‘ehli İslam’ını yaratmaya çalışmıştır. Böylece din, milliyetçiliğin bir öğesi durumuna getirilecektir. Türk Müslümanlar değil, Müslüman Türkler söylemi buna işaret eder. Önce Türk sonra Müslüman. Kemalizm’in İslam’la ilişkisi Osmanlı’nın mirasını devralması ile doğrudan başlamış oluyordu. Eski devlet bir ulus devlet değildi. Ancak yeni kapitalist devlet bir ulus devlet olmak zorundaydı. Milli mücadele Türklerin mücadelesi değil, Osmanlı’nın asli unsuru olan Müslüman milletlerin mücadeleleriydi. Milli mücadeleye damgasını vuran Türklük değil, Müslümanlıktı. Böylece Kemalizm ilk düşmanlarını Türk olmayanlardan değil, Müslüman unsurundan olmayanlardan belirledi: Rumlar, Ermeniler ve hatta Aleviler. Cumhuriyet kurulup ümmet anlayışından ulus anlayışına geçildiğinde Türklük asli unsur seçildi ve diğer Müslüman halkların kimliği yok sayıldı, inkar edildi. İşte Kürt sorunu da buradan mütevelliddir.

Ülkücülük kemalizmin bu ilklerini tamamen benimsemiştir. Ülkücülüğe (ve kemalizme) göre Türkiye’de asli unsur Türkler, azınlık unsurlar ise gayri-müslimledir. Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler, Zazalar, Boşnaklar, Arnavutlar yoktur, yalnızca Türkler vardır. Tabi Ermeni ve Rum düşmanlarımız da vardır. Ülkücüler Kürtlere “Türk Kürdü” derler, Azeri Türkü der gibi… Yani Kürtler Türklerin bir kolu, bir boyu kabul edilir. Bu bilime tamamen aykırı görüş hala taraftar bulabilmektedir. Türkçe Ural-Altay dil ailesine mensuptur, Kürtçe ise Hint-Avrupa dil ailesindendir. Hatta Kürtçe 30 yıldan beri resmi ve hukuki olarak Irak’ın Arapçadan sonra ikinci resmi dilidir.

Ülkücülüğe göre Türkiye’de Kürt halkının kültürel hakları olmadığı gibi hiçbir siyasi hakkı da yoktur. Çünkü “Türkiye Türklerin”dir. Yani tüm “vatan” Türklere aittir, Kürtlerin bir çakıl taşları bile yoktur.

Ülkücülüğün İslamcılığı bir tek şeyde kullanır; o da düşman yaratmadır. “Gavurlar bize düşman!”. İşte bu kadar sığ. Farklı bir ülkede, farklı bir anne babadan doğan, farklı sosyal çevrede yetişen insanların farklı inançlarda olmasından daha doğal bir şey yoktur. Ama milliyetçi-dinci sanki kendi inancını bin bir zorlukla araştırıp seçmiş ve kendi inancının tüm gereklerini yapıyormuş gibi farklı inançtan olan “kafir”leri peşinen düşman ilan eder. Diyecek bir şey yok. “Allah akıl fikir versin”

Ülkücülük ve Faşizm

Faşizm kapitalizmin krizde olduğu olağan dışı dönemlerinde ortaya çıkan devletçi-otoriter ve baskıcı bir devlet şeklidir. Faşizmin ideolojisi devleti kutsamaya dayanır. Faşizm bazen ırkçılığı bazen de koyu milliyetçiliği kendine rehber edinir.

Ülkücülüğü tamamen kafatasçı-ırkçı olarak nitelemek pek mümkün değildir. Çünkü Türkiye gibi ırkların birbirine karıştığı ve pek yakın olduğu bir ülkede ırkçılık reel olarak mümkün değildir. Reel olarak mümkün değildir ancak ülkücülüğün sanal ırkçılığı da bir gerçektir.
Ülkücülük her faşist ideoloji gibi devletin kutsallığına dayanır ve ulusun çıkarları bütün sınıfsız bir topluluk olduğunu iddia eder. Ülkücülük her faşist ideoloji gibi koyu ve akıl dışı bir anti-komünist propaganda yayar. Komünizmin ne olduğunu bile bilmeyen ancak komünizmi “kötü, öcü, pis” gibi çocuksu nitelemelere tabi tutan kitleler tam faşizmin istediği kitlelerdir. Komünizmin “halkı kandırmak için kullandığı yem”lere yakalanmamak için de kendi ideolojilerinin de toplumcu olduklarını söylerler. Hitler de kendi partisine “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” adını vermemiş miydi? Ülkücülüğü ilkeleri olan dokuz ışıktan birinin de “toplumculuk” olması tesadüf değildir.

“Devlet bize ekmek veriyor”. Bu iddia faşizmin temel iddialarındandır. Halbuki devlet denilen kurum insanlarca oluşturulmuştur. Hiçbir kutsallığı yoktur. İnsanlara ekmeklerini veren bir tanrı değildir devlet. İnsanlar kendileri çalışıp üretirler. Üstelik işçi sınıfı üretir, patronlar yer. Dahası devlet denilen baskı aracıyla bu sömürü düzeninin devamı sağlanır.

8 Kasım 2007 Perşembe

En İyi Asker Ölü Asker Mi?

Dağlıca'daki çatışmadan sonra Pkk tarafından esir alınan 8 asker geçen günlerde kurtarıldı. DTP'nin de bu kurtarma işinde çabalarının bulunması bazılarını çok üzdü. Bu bazıları maalesef bütün düzen cephesi... AKP'lisinden CHP'lisine, MHP'lisinden, İP'lisinden ipsizine hiçkimse 8 askerin kurtulmasına ve ailelerine kavuşmasına samimi şekilde sevinemedi. Onlar belki de "gözü dönmüş canilerin", şeytanların büyüledikleri "terörist"lerin 8 genç insanı El-Kaide'nin infazları gibi kameralar önünde öldürmesine daha az üzüleceklerdi. Hatta içlerinden bazıları dünyaya "terörle mücadele" ettiklerini ve pkk'nin "ne kadar kötü" ve "gözü dönmüş caniler topluluğu" olduğunu kanıtlayabilmek için kullanacakları malzemeyi bulacakları için bu vahşete belki de sevineceklerdi. Ancak beklenen olmadı. Pkk, Kuzey Irak Kürt yönetimi ve DTP gibi bazı aktörlerin baskısı ile esir askerleri serbest bıraktı. Bakan Şahin askerin kurtarılmasına sevinemediğini söylemiş. Doğu Perinçek daha ileri gidip "keşke onurluca ölselerdi" demiş. İşte milliyetçiliğin, şovenizmin aklı ve insanlığı nasıl yok ettiğinin güzel (aslında çirkin) bir örneği. İşte kürt sorunu karşısında çözüm üretmek yerine daha çok kan ve gözyaşı isteyenlerin hazin sonu. Diyolog yerine silah ve çatışmayı; yaşam yerine ölümü; kardeşlik yerine düşmanlığı seçenlerin iğrençliği...
Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Ferhat Kentel bu durumu şöyle ifade etmiş:
Yaşayanlar yüzünden “fazla bir sevinç duyamamanın ifadesi”

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kapitalizmin Bir Çelişkisi: İşsizlik

Bir tarafta işsizlik var ama diğer tarafta da fazla mesailer, yüksek çalışma saatleri.

Toplum tarafından tüketilen ürünler uzaydan inmiş değildir, yine toplum tarafından üretilir. Toplumun ihtiyaçlarının karşılanması için belirli miktarda bir işgücü gerekir. Mevcut durumda Türkiye'de resmi olarak da %10 bir işsizlik var. Toplumun üretime katkı yapamayan bu kitlesinin yerine toplam işgücü ihtiyacını karşılamak için çalışan işçiler daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Yani hem insanlar işsiz kalıyor hem de bu yüzden diğer insanlar daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalizmin bir çelişkisi de budur.

Patronlar bu çiftbaşlı çelişkiden çiftbaşlı bir kazanım sağlıyorlar. Hem müsdahdem işçileri daha fazla çalıştırıyorlar hem de onlara daha az ücret veriyorlar. Çünkü bu ücreti beğenmeyenler işten çıkarılır ve yerine bu ücrete razı olarak aylarca işsiz kalmış kişiler işe alınır.

İşsizlik ne kadar gelişmiş olursa olsun her kapitalist ülkenin sorunudur. Refah seviyesi işçi sınıfının mücadelesi ile görece yüksek olan AB ülkelerinde bile ortalama %7-8 civarında bir işsizlik vardır. İşsizliğin ve bunun neden olduğu fazla çalışma süreleri kapitalizmden kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde üretim kapitalistlerin kar güdülerine göre yapılır. İşçinin içgücü de kapitaliste göre diğer hammaddeler gibi bir "gider"dir. Kapitalistler (sermayedarlar/patronlar) daha fazla kar edebilmek için giderleri mümkün olduğunca tasarruflu kullanmaya çalışacaktır. İşte bunun için daha az işçi, daha az ücretle, daha fazla saat çalıştırılmalıdır.

Makinalaşma ve teknolojinin gelişmesi doğrudan doğruya iş saatlerinin düşmesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak kapitalizm koşullarında bu her zaman böyle olmuyor. Çünkü eskiden üç işçinin yapabileceği işi yeni makineler sayesinde bir işçi yapabilecekse, patron üç işçinin çalışma saatini 1/3'üne düşürmek yerine iki işçiyi işten atıyor ve kalan tek işçiyi yine aynı müddet çalıştırıyor. Makinalaşma iş saatlerini düşürmek yerine işsizlik üretiyor. İyi olan bir şey kötülük üretiyor. İşte kapitalizmin ilginç bir çelişkisi ve zıtların birliği ilkesine bir örnek.

2 Kasım 2007 Cuma

DTP Kürtleri Temsil Ediyor Mu?

DTP Kürtleri temsil ediyor mu?

DTP’nin Kürtleri temsil etmediğini söyleyenler iki çeşittir:

1- Kürtlerle Türklerin kardeşliğini savunan (ama tutarlı değiller) ancak Kürtleri temize çıkarmak için DTP gibi “kötü” bir partinin onları temsil edemeyeceğini savunan iyi niyetli fakat gerçekleri göremeyen kimselerdir.

2-
Kürtlerin demokratik taleplerini bastırmak için, Kürtlere haklarını vermemek için Kürtlerin hak talep etmediğini iddia edebilmek için aslında Kürtlerin asimile olmayı kabul ettikleri ve DTP’nin hiçbir şekilde onları temsil etmediği yalanını söyleyen şovenistlerdir.

Bir de “kötü” DTP’nin Kürtleri temsil ettiğini söyleyen ırkçı faşist bir kitle var. DTP kötüdür, Kürtler de kötüdür bu yüzden DTP Kürtleri temsil etmektedir diye bir şablonla düşünürler. Bu faşistler “Türkiye türklerindir” diyerek Kürtlerin hiçbir hakka sahip olmadıklarını söylemektedirler. Hatta “Türk Solu” isimli faşist dergide “kürt sorunu yoktur, asıl sorun kürdün kendisidir” yazacak kadar pervasızlaşmıştırlar.



DTP nasıl bir parti?

DTP, Sosyalist Enternasyonal’e üye olmaya çalışan kendini demokratik sosyalist veya sosyal demokrat olarak tanımlayan bir parti. Ancak reel siyasette DTP’nin en önemli varlık sebebi kürt sorunudur. DTP’nin savunduğu politikalar da genellikle kürt sorunu etrafında şekillenmiştir. DTP kürt sorununun sadece bir asayiş sorunu olmadığını, sadece ekonomik bir geri kalmışlık da olmadığını söylemektedir. DTP’ye göre kürt sorunu bir kimlik sorunudur. Kürt halkının varlığının, dilinin ve kimliğinin tanınması sorunudur. DTP kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesini ve Kürtlerin ne istediğinin sorulabilmesini, federasyon gibi farklı çözüm önerilerinin de tartışılabilir olmasını istiyor. Bu bağlamda DTP demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkiye’lilik üst kimliği altında türk unsuru ile eşit olarak kürt kimliğinin tanınmasını ve kürt dilinin tamamen serbest olmasını istiyor. Kısaca DTP demokrasi istiyor.

DTP kendini sosyal demokrat veya sosyalist olarak tanımlıyor ancak DTP milliyetçi bir partidir ve bu yüzden sosyalist/komünist olması mümkün değildir. DTP milliyetçidir ama ezen ulusun şovenist milliyetçiliğini değil ezilen ulusun demokratik milliyetçiliğini savunmaktadır. Başka şekilde söylemek gerekirse örneğin CHP “hak vermeme milliyetçisi”, DTP ise “hak alma milliyetçisi”dir. CHP kürtlere “türküm” dedirtmeye çalışırken, DTP kürtlerin kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını savunur, kalkıp da türklere zorla “kürdüm” dedirttirmeye çalışmaz.

Diğer partilerin kürt sorunu konusundaki tavrı

Şoven milliyetçi devletçi cephe, yani başta CHP ve MHP olmak üzere BBP, DSP, SP ve benzeri partiler bir kürt sorununun olmadığı iddia ediyorlar. Onlara göre bir terör sorunu var. Genellikle Türkiye’yi yıkmak, güçsüz düşürmek ve bölme isteyen “dış güçler” argümanıyla kürt halkının yaşadıklarının üstü örtülüyor. Kürtçenin yasaklandığı ve hala da tam serbest olmadığı bir ülkede kürt sorunu yoktur demek sorunun çözülmemesini istemek ve daha nice acıların yaşanmasını istemek demektir. Seçilen milletvekilleri “acaba Kürtçe yemin edecekler mi” diye diken üstünde durulduğu bir ülkede kürt sorunu yoktur demek ancak gerçeklere gözlerimizi kapamak olur. Şoven-milliyetçi partiler terörün dış güçler desteği ile beraber ekonomik geri kalmışlık yüzünden de çıktığını söyleyip Kürtlerin kimlik taleplerine tamamen gözlerini kapatıyorlar. Bu partiler daha önceleri “Kürtler aslında dağ türküdür” yalanını uydurabilmiş, Kürtçe diye bir dil yoktur diyen partilerdir. Hala bu görüşler özellikle faşist MHP tarafından dile getirilmeye devam ediliyor. Eski İslamcı yeni ulusalcı SP de “dış güçler” argümanının altına saklanarak, koyu bir anti-AB’cilik yaparak kürt sorunu konusunda çuvallamıştır. Kökten Kemalist CHP ise aynı klasik ezberini tekrarlıyor: TC’ye Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür” diyerek kürtlerin varlığını inkar politikasında diretiyor.

İkinci cephe AB’ci partiler cephesidir. Bu cephenin baş aktörü şüphesiz AKP’dir. AKP’nin somut acil önerileri veya vaatleri DTP ile kısmen örtüşmektedir. Kürtlere Türk kimliğini dayatmak yerine Türkiyelilik kimliğinin benimsenmesi, AB süreci içinde Kürtçe üzerindeki yasakların belli ölçüde kalkması kürt sorunu konusunda AKP’yi diğer şoven partilerden ayırmıştır. Ancak AKP’nin bu açılımlar konusunda ne kadar tutarlı olduğu da ayrı bir konudur. AKP kürt sorununun varlığını kabul etmekle beraber ayrı bir terör sorunundan bahsediyor. Halbuki kürt sorunu olmasaydı terör sorunundan da bahsedilemeyecekti. AKP bu kadar yalın gerçeği göremiyor. Bu yüzden DTP’ye “PKK’ya terör örgütü deyin” diye dayatıyor. Ama her ne hikmetse “kürt sorunu vardır deyin” diye CHP-MHP ikilisine hiçbir dayatmada bulunmuyor. AKP her konuda olduğu gibi bu konuda da tutarsız davranıyor. AB’ci cephede “dağda silah sıkacağına düz ovada siyaset yapsınlar” diyebilen Ağar’ın partisi DP de bulunuyor. Ancak farklı nedenlerden dolayı DP seçimlerde tam bir fiyasko yaşamıştır.

Kürt halkı ne istiyor?

Kürt halkının genelinin istekleri DTP’nin de isteği olan demokratik cumhuriyetten farklı değil. Geçen 2007 seçimlerinde Kürt halkı kendilerini yok sayan, dillerini yasaklayan partilere değil, demokratik ve kültürel haklarını savunabileceklerini düşündükleri partilere oy verdiler. Kürtler DTP’nin yanında AKP’yi de tercih ettiler.

Bazı aklı evvel İslamcılar DTP’nin sol veya sosyalist imajda bir parti olmasından dolayı bu partinin büyük çoğunluğu “dinine bağlı” olan Kürtleri temsil etmediğini söylüyorlar. İslamcılar genel olarak “sol” veya “sosyalizm” hakkında koyu bir önyargıya sahipler. En büyük “sol” partisinin CHP olduğu bir ülkede bu durum bir derece doğal. Ama örneğin Avrupa’da 12 eylül saldırılarından sonra aşırı sağcı (faşist) partilerin Müslüman düşmanlığını ve islamofobiyi kışkırttığını ve Müslümanların da sol (sosyal demokrat veya sosyalist) partilere oy verdiklerini düşünürsek DTP hakkındaki bu itirazın ne kadar anlamsız olduğu görülür. Çünkü sol, eşitlikten ve özgürlükten yanadır. (Bkz: Sol Nedir, CHP Kimdir?)

Bazıları da DTP’yi etnik milliyetçi, ayrımcı ve ırkçı bir parti olarak tanımlayacak kadar gerçeklikten uzaktalar. DTP türkçenin yasaklanıp, Türklere kürdüm dedirttirilmesini mi savunuyor? DTP “en iyi türk ölü türktür” falan mı diyor? DTP’nin

  • Ne mutlu kürdüm diyene
  • Kürt öğün çalış güven
  • Bir kürt dünyaya bedeldir
  • Ey Kürt gençliği, … muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevuttur.
  • Kürde durmak yaraşmaz, kürt önde kürt ileri

Ve diğerleri gibi söylemleri var mı? Fazla söze gerek yok. DTP’yi etnik milliyetçi ve ırkçı bir parti olarak niteleyenler önce kendilerine baksınlar.

Ve rakamlar…

Türkiye’de 11 ila 15 milyon kürdün yaşadığı tahmin ediliyor. Bu da 70 milyonluk Türkiye nüfusunun % 15-20’sine tekabül eder. 40 milyonluk seçmenin 6 milyonunu yani %15’ini kürt seçmen kabul edelim. DTP çizgisinin Türkiye genelinde aldığı oy 1,5 milyon civarındadır. Böylece Kürtlerin en az %25-30’unun DTP çizgisine oy verdiği görülüyor. Sadece ¼ diye küçümsenmemesi gerekir. Tüm Türkiye’de ikinci parti olan CHP Türkiye’nin %20’sinden oy aldığı halde hiç kimse CHP’nin Türkiye’yi temsil edip edemeyeceğini veya muhatap alınıp alınmayacağını tartışmıyor. İkinci bir hususa da dikkat çekmek gerekiyor. DTP’ye oy vermeyen bir kürt CHP’ye de oy vermiyor. Kürt sorunun varlığını kabul eden AKP’yi tercih ediyor. Kürtlerin istediği şey dillerinin ve kimliklerinin tanınmasıdır. AKP’ye oy veren kürtler onu bu yolda kusursuz görmüyorlar ama DTP’den kısa vadede daha etkili olabileceğini düşünüyorlar. DTP’yi daha marjinal buluyorlar. Yoksa dillerinin yasak, kimliklerinin tanınmamış olmasını istiyor değiller. Ayrıca şurası da çok önemli: Diyelim ki bir seçime yalnızca MHP ile DTP katıldılar. Kürtlerin çok büyük bir oranı DTP’ye oy verecektir. Yani Kürtler DTP’ye türk milliyetçilerinin baktıkları gibi bakmamaktadırlar. Kürtlerin büyük çoğunluğu MHP veya CHP’yi bırakıp DTP’ye saldırmaya çalışmazlar. Bu yüzden DTP kürt halkının meşru bir temsilcisidir ve muhatap alınmayı hak etmektedir.


Yukarıdeki seçim haritasında görüldüğü gibi. DTP (bağımsızlar) kürtlerin yoğun olarak yaşadığı doğu illerinde birinci parti olmayı başarabilmiştir. Üstelik kendinde cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaptırmama hakkı bulan CHP tüm Türkiye'de 81 ilden yalnızca 5 ilde; her konuda sesi çıkan ve muhatap MHP yalnızca 2 ilde birinci gelirken, DTP kürtlerin yoğun olduğu illerin neredeyse yarısında, 6 ilde birinci gelmiştir. Başörtüsü sorununun çözülmesi için CHP ve onun dayandığı anti-demokratik kurumların keyfini bekleyebilen AKP'nin kürt sorununun çözüme kavuşması ve akan kanın, gözyaşının durması için DTP'yi muhatap almamakta diretmesi ne kadar demokrat olduğunu gösteriyor.

DTP PKK’ya neden terörist demiyor?

PKK, kürt sorunu olduğu için var. DTP’nin PKK’ya terörist demesi sanki PKK’yı hiçbir sebep yokken ortaya çıkmış görmesi, adeta gökten zembille inmiş kabul etmesi demektir. PKK’yı masalsı bir şeytanlığın içine sokmak çözüm değildir. PKK’yı terörist, şeytan vb. ilan etmek şiddeti ve acıları dindirmiyor. Önemli olan PKK’nın ortaya çıktığı koşulları değiştirebilmektir.

PKK’nın militanları DTP’ye oy veren o bir buçuk milyon insanın ya kardeşi, ya eşi, ya oğludur ya da arkadaşıdır. DTP’ye bu şartlar içinde PKK’ya terörist demesini teklif etmek çözümün önünü tıkamaktır. Çözümün siyasi ve diyalog yönünü tıkayıp daha fazla kan ve gözyaşı akmasına sebep olmaktır. Halbuki DTP’nin ne istediği bellidir. DTP kürt sorununun çözülmesini ve PKK’nın artık gereksizleşmesini ve yok olmasını istiyor. DTP defalarca açıkladığı gibi silah ve kan yerine diyalog ve barış ortamında bir çözümden yanalar. Ancak egemen Kemalist zümreye yaranabilmek için mi bilinmez AKP sürekli DTP’ye bu noktadan vuruyor.

DTP'nin PKK'ya terörist demesi kendilerinin de söylediği gibi onları hiçleştirir.
DTP’nin zaafları ve hataları da elbette var. Ama bunlar başka yazıya kaldı.

Bkz:
DTP PKK’ya neden terörist demiyor ve AKP / İlhan Döğüş

30 Ekim 2007 Salı

Emek ve Sermaye Çelişkisi

Meta Nedir?

Meta öncelikle insanların gereksinimlerini karşılayan nesne demektir. Fakat ihtiyaçları karşılayan her nesne meta değildir. Bir şeyin meta olabilmesi için toplumsal üretimin bir parçası olarak ve diğer matalarla değiştirilmek üzere üretilmesi gerekir. Örneğin evde tüketilmek üzere yapılan yoğurt meta değildir ancak satılmak için yapılan yoğurt metadır.

Metaların değeri

Metanın iki değerinden bahsedilebilir. Birisi kullanım değeri. Nesnelerin insanların yararına olarak kullanılması onlara bir değer yükler. Havanın, suyun, yada ceketin, ayakkabının kullanım değeri olması gibi… Bir de değişim değeri vardır. Meta asıl olarak değişim değerini barındıran nesnedir. “Metanın değeri” ifadesi de aslında onun değişim değerini belirtir. Kaç tane ceket ile kaç tane ayakkabı değiştireceğimiz her iki metaın değişim değeri ile belirlenir. Örneğin iki tane ceket bir tane ayakkabı ile değiştiriliyorsa bu ayakkabının değerinin ceketin değerinin iki katı olduğunu gösterir. Peki bu iki farklı meta nasıl birbiri ile değiştirilebilir, yada bu değişme işleminde varsayılan ve her iki meta için de karşılaştırılabilen temel öz nedir? Yani metaların değeri nereden gelir? Emek-değer teorisi bu sorunun cevabını şöyle verir: Her meta içinde belli bir miktar toplumsal emek bulundurur. Herhangi iki metanın birbiriyle değişimi toplumsal emek-zamanının oranlanması ile geçekleştirilir. Metaların değeri onların içinde bulunan somut insan emeğidir. İçinde emek bulunmayan nesnelerin değişim değerleri olmaz. Hava insan için çok gerekli olsa da kimse havayı satmaya kalmıyor. Ama diyelim ki hava da ancak toplumsal emekle elde edilse o da bir meta haline gelirdi.


Metaların değişimlerinin daha kolay ve basit olabilmesi için hepsinin ortak bir meta ile olan değişim oranları baz alınmış ve para böylece genellikle altın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu şu demektir: x kadar A metaı = y kadar B metaı = z kadar C metaı = q kadar altın... Metaların dolaşım şekli meta-para-meta şeklindedir.

Metaların asıl değerlerinin içlerinde somutlaşmış olarak bulunan toplumsal emek olduğunu söyledik. Fakat metaların fiyatlarını son tahlilde pazarda belirleyen şey alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabettir. Bu rekabet üç türlü olur:

1- Satıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satmak isterse daha ucuza satan amacına ulaşabilecektir. Bu durum metaların pazar fiyatını düşürür. Ayrıca daha az bulunan metaların daha pahalı, daha fazla bulunan metaların daha ucuz olmasına sebep olur.

2- Alıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satın almak isterse daha fazla ödeyen amacına ulaşır. Dolayısıyla alıcılar arasındaki rekabet fiyatların artmasına sebep olur.

3- Alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabet: Alıcılar daha ucuza almak isteyecek, satıcılar da daha pahalıya satmak isteyecektir. Bu çekişme diğer iki rekabete bağlı olarak fiyatı belirler.

Bu arz talep ilişkisi metaların değerlerini belirlemez. Fiyatların bazen artıp bazen azalması metaların değerlerinin altında yada üstünde oluşunu gösterir. Fakat bu dalgalanma sürekli olarak değişir. Arz talep dengesi kurulduğunda metalar kendi fiyatlarından satılıyor demektir.

Emek gücü metaı

Kapitalizmde emek bir metadır denilir. Aslında meta olan emeğin kendisi değil emek-gücü yada iş-gücüdür. İşgücü işçi tarafından kapitaliste satılan bir metadır ve bu satışın kuralları diğer metalarınki ile aynıdır. İşgücünün meta olabilmesi için alıcı -yani kapitalist- ile satıcı -yani işçi- aynı koşullarda, aynı haklar ile eşit yurttaşlar olarak pazarda karşı karşıya gelmelidir. Başka bir meta örneğin patates nasıl ki kilo ile satılıyor, masa tane ile satılıyorsa; işgücü de belli bir ücret karşılığında zaman birimi ile işverene satılır ve böylece işgücü metaının yeni sahibi kapitalist olur ve kullanma hakkını elinde bulundurur.

İşgücü bir meta olduğuna göre onun değeri emek-değer teorisine göre içinde bulunduğu emek ile ölçülür. Peki işgücünün içinde ne kadar emek-zamanı bulunur? Karmaşık gibi görülen bu sorunun cevabı işgücünün yeniden üretilebilmesi için gerekli değerlerin toplamıdır. Yani işçinin yaşayabilmesi için gerekli olan emek ürünleri işgücünün değeridir. Bu da hem barınma, giyinme ve yiyecek gibi doğal olan ürünleri hem de her topluma göre değişebilen farklı standartlara bağlı olan toplumsal ürünleri içerir. Emeğin değeri ücret şeklini alınca ancak işçinin yaşayabilmesi ve işçi sınıfının bütününün yeniden üretilebilmesi kadar olur.

Sermaye

Sermaye iki kısımdan oluşur. Birisi sabit sermaye denilen üretim araçları yani makineler, fabrikalar, toprak, bürolar gibi üretim için gerekli araçlardır. Sabit sermaye birden tüketilmez, ancak aşınma süreci içinde yeniden yerine konur. Sermayenin ikinci kısmı bir meta olan işgücünün satın alınması için harcanan paradır. Fakat bu meta diğer bütün metalar ile bir özelliği bakımından ayrılır. İşgücünün değeri işçinin işgücünü yeniden üretebileceği kadar olmasına karşın üretebileceği değer bundan daha fazladır. Diyelim ki bir işçinin altı saatlik emek-gücünün değeri kendi yaşamında kullanacağı metaların değerini karşılaşın. Bu durumda işgücü için kendi değerinin fiyatı ödenir. Yani altı saatlik emek-gücü için bir fiyat ödenir. Fakat işçi altı saat çalıştıktan sonra işi bitmez. Çünkü kapitalist ile dokuz saatliğine anlaşmıştır. Fazla olan üç saatlik emek-zamanı metaı başka bir metaya dönüşür ve böylece bu metaın artı-değeri kapitalistin cebinde kalır. Bunun daha basit ifadesi şudur. İşçi yalnızca kendisini geçindirmek için değil aynı zamanda kapitalisti geçindirmek için de çalışır. Kapitalist bu artı değerle sabit sermaye için gerekli miktarı yerine koyar, değişken sermayeyi tekrar dolaşıma sokar. Geriye kalan değer kapitalistin ‘kar’ıdır.

Sermaye bir metalar toplamıdır ve bütün metalar gibi emek sonucu oluşmuştur. Bu bakımdan sermayeye birikmiş yada maddeleşmiş-cisimleşmiş emek denilebilir. Sermayenin dolaşım şekli para-meta-para şeklindedir. Ortaya sermaye olarak bir para konur ve buradan daha fazla para elde etmek amaçlanır yani sermayenin temel eğilimi daha çok kar ve artı-değer elde edebilmektir. Bunun için ücretleri kısmak, daha çok üretici gücü kendi egemenliğine almak gibi yolları izler. Üretim araçlarının gelişmesi, yeni makinelerin çıkması vs… işgücüne olan talebi azaltacak ve işgücünün fiyatı düşecektir. İşsizlik artacaktır. Daha çok üretim aracının daha az kapitalistte toplanması kapitalistler arası rekabeti azaltacak üstelik işçiler arasındaki rekabeti arttıracak ve bu durum işçiler için olumsuz sonuçlar doğuracaktır. İşsizler kapitalistler tarafından yedek işçi olarak görülürler. Kapitalizm ne kadar gelişirse gelişsin toplumda az veya çok yedek işçiler yani işsizler bulunur. Bu kapitalistlerin işçiler arasındaki rekabeti arttırarak işçileri kendilerine daha çok bağımlı kılmanın bir yoludur. Yeni makinelerin bulunması üretimde gerekli olan emek miktarını düşürür ve daha çok işsiz yaratır, fakat bu işsizler için kapitalizm yeni pazarlar bulabilmek için yeni iş kolları yaratmak zorundadır.

Sermaye daha çok büyüdüğünde daha çok işgücüne ihtiyaç duyacak, işgücüne olan talep artacak ve işgücünün fiyatı yükselecektir. Fakat karın artma oranı ücretin artma oranından daha fazla olur yani göreli ücret düşmüş olur. Aynı zamanda sermayenin büyümesi ve tekelleşmesi ücretli emeği daha çok sermayenin hizmetine geçirir ve daha çok artı-değer sömürüsü yaparak işçileri daha fazla sömürür. Son olarak işçi sınıfının çıkarları ile kapitalistlerin çıkarları birbiriyle çelişir. Ücret arttığında kar azalır, kar arttığında ücret azalır. Başlı başına artı-değer sömürüsü zaten kapitalist ile işçiyi karı karşıya getirir.

Artı-değere el koyularak yapılan emek sömürüsünün sebebi artı-değerin yaratılmasının birinci öncülü olan işgücünün meta haline gelip satılmasıdır. İşçi işgücünün niye satar? Çünkü hayatını sürdürebilmek için başka metalara ihtiyacı vardır, ve bu metaları da kendi metası ile –işgücü ile- değiştirerek elde eder. Peki kapitalist niye işgücünü satmaz? Çünkü buna gerek yoktur. Çünkü o üretim araçlarına sahiptir. İşte sömürünün aslı nedeni budur: Üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet. Bunu kaldırmadan artı-değer sömürüsünü kaldırmak imkansızdır.

Emeğin yabancılaşması

Kapitalist üretimin tek amacı daha fazla kar elde edebilmektir. Hiç ihtiyaç olmayan şeyler de ihtiyaç haline getirilir. Koskoca reklam sektörü bunun bir göstergesidir. Böylece üretilen metalar gerçek konumlarından giderek farklılaşırlar, araç değil adeta amaç olurlar. Meta üretimi doğrudan ihtiyaç karşılamak için değil diğerleri ile değiştirilmek için üretilmeye başlanır. Metaların konumları, insanlarla olan ilişkileri değişerek kendinde bir sebep olmaya başlar. Adeta insan dışı nesneler, metalar insana hükmetmeye başlar. Bu duruma Marx metaların fetişizmi der. Ayrıca işçilerin kendi ürettikleri meta ile bir ilişkisi kalmamıştır. Kendi emeğini kattığı nesne onun için bir anlam ifade etmez. Bir inşaat işçisinin inşa ettiği saray işçiye tamamen yabancı bir dış nesne durumuna gelir. İşçi için bir gecekondu vardır sadece… Çalışmak kendi başına bir ihtiyaç, kendini ifade etme yöntemi değil, kişiliğin dışında bir olgu olmuştur. Yani çalışmak için değil, başka şey için çalışılır. İşçinin günün çoğunu geçirdiği çalışma saatleri yani yaşamının bir bölümü yalnızca bir araç haline gelmiş, yaşamdan ayrı bir konumda bulunur. Emeğin yabancılaşmasının bir diğer boyutu da budur.




Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm

Diyalektik Materyalizm


Felsefenin doğuşundan beri felsefi sistemlerde iki temel ayrım süregelmiştir. Bu ayrım düşünce ile madde ilişkisi sorununun çözümlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu sorunu inceleyen felsefenin birinci kolu idealizmdir. Varlıkların ve bütün maddelerin temelinin ve yaratıcısının düşünce veya düşünce kaynaklı olduğunu söyler. Felsefenin gelişiminin ikinci kolunu ise materyalizm oluşturur. Materyalist filozoflara göre temelde bilinçsiz madde vardır. Düşünce maddenin bir ürünüdür.

Bunun yanında felsefi görüşlerde bir ayrım da eklektizm ve metafizik (ayrıştırıcılık-durağancılık) ile diyalektik arasında olmuştur. Diyalektik olmayan felsefelere göre her şey durağandır. Hareket yoktur veya sadece bir yanılsamadır. Diyalektikçilere göre ise her şey akar; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hegel diyalektiği ilk defa bir sisteme oturtan filozoftur. Marx’a göre Hegel’in idealist diyalektiği baş aşağı durmuş bir materyalizmdir. Hegel’in felsefeye yaptığı en önemli katkılardan birisi insanlık tarihini sistemli bir biçimde açıklama çabasıdır. Marksizm’in doğayı geliştirme ve değiştirme misyonunun temelinde tarihi diyalektik biçimde açıklayabilmek yatar. O halde materyalist tarih anlayışını incelemeliyiz. Ama önce diyalektik ile ilgili kavramlara göz atalım.


Diyalektik öncelikle her şeyin sabit olduğu varsayımına karşı çıkar. Her şey sürekli değişim halindedir. Buradan hareketle ‘şey’lerin birbirlerine eş olduğu, birbirlerinin aynısı olabileceği gibi eklektik anlayışları da yadsır. Örneğin bir insan, bir insandır; diğeri ile eşdeğerdir, bir farkı yoktur denilemeyeceği gibi; insan bencildir, ve hep öyle kalacaktır da denilemez. Formel mantıkta kullanılan A=A ve bundan türeyen A=A ise A=B veya A=C olamaz gibi eşitlikler diyalektikte geçerli değildir. Doğada formel mantıktaki gibi kendi başına ‘A’ diyebileceğimiz bir şey yoktur. Bununla beraber formel mantık ile diyalektik arasındaki ilişki klasik fizik ile modern fizik arasındaki ilişki gibidir. Biri diğerinin üst yada özelleşmiş halidir.


Nitel değişim


Bu yasa doğanın değişiminin hep aynı hızda ve süreçte olmadığını, dahası değişimin sıçramalar gösterebileceğini söyler. Bir örnek vermek gerekirse suyun ısınmasına bakabiliriz. Su 20 dereceden itibaren ısıtılmaya başlanırsa 99 dereceye kadar yalnızca nicel olarak sıcaklığı değişecektir. Fakat 100 dereceden sonra hala ısı almaya devam ederse artık nitel olarak da değişmeye başlar. Sıvı halden gaz haline geçer. Bu niceliğin niteliğe dönüşmesidir. Aynı şeyi türlerin evriminde de görürüz. Önce tür içi nicel değişimler olur. Fakat değişim bununla sınırlı kalmaz, nicelikten niteliğe doğru sıçrama gösterir. Önce tür içi modifikasyonla sınırlanmış değişmeler artık farklı bir tür ortaya çıkarmıştır.


Yadsımanın Yadsınması


Her şey durum değiştirir, eski halinden tamamen farklı olarak yeni bir hal alır. Bu durum değiştirmeye, daha doğrusu ‘eski’nin ölmesine yadsıma denir. Fakat ortaya çıkan ‘yeni’ şey tekrar değişimle baş başa kalır ve o da yadsınır. Fakat bu tekrar eski haline döneceği anlamını taşımaz. Yani şeyler değişirken dairesel olarak değil spiral olarak ilerler denilebilir. Örnek olarak yeniden suyun hal değiştirmesini verebiliriz. Su katı haldeyken, buz iken ısıtıldığında o hali yadsınarak sıvı hale geçer. Sıvı hali de yadsındığında tekrar buz olmaz, yadsıma yadsınarak başka bir duruma, gaz durumuna geçer. Toplumun değişimine de bu açıdan bakarsak; insanlık sınıfsız bir toplumdan sınıflı bir toluma geçerek eski toplumsal ilişkiler yadsınmıştır. Fakat sınıflı toplum yeniden yadsındığında artık eski ilkel-komünal durumdan başka bir yeni komünizm ortaya çıkacaktır. Marx’ın “tarihin tekerleği hep ileriye doğru döner” sözü yadsımanın yadsınması ilkesine bir örnek teşkil edebilir.


Zıtların Birliği


‘Şey’ler çeşitli zıtları bir arada barındırır. Zıtlar sürekli çelişki halindedir. Eğer bu çelişki belli bir aşamada ‘uzlaşmaz karşıtlık’ aşamasına gelirse değişim kaçınılmaz olur. Hegel’in Tez, antitez, sentez diyalektiği de bunu söyler. Eğer bir çelişki varsa mutlaka çatışma da olması gerekir. Örnek olarak kapitalist sitemde emek ve sermaye yada proletarya ile burjuvazi arasında bir çelişki vardır. Çünkü sermaye daha fazla birikim, sömürü yani kar ister, emek ise daha fazla ücret ister. Bu bir çelişkidir çünkü ücretlerin artması burjuvazinin karını azaltacaktır. Bu çelişkiden çatışma doğar. Gündelik hayatta bazen grev, bazen de lokavt olarak kendini gösterir. Bu çelişki uzlaşmaz karşıtlık evresine geldiğinde ise artık hiçbir reform hareketi etkili olmayacak ve bu çelişkiyi tümden kaldıracak olan proleter devrim olacaktır.

Tarihsel Materyalizm

Felsefi olarak materyalist olduklarını söyleyenlerin bir çoğu tarihi hep idealist biçimde açıklamaya çalışır. İnsanların yaptıkları ilerlemeleri sadece onların ürettikleri düşüncelere ve bilinçlerine bağlarlar. İnsanlar onlara göre eğer yerçekimi olmadığını farz etseler, veya bu "boş ve saçma" inançtan (yerçekimi olduğu inancından) kurtulsalar uçabileceklerdir. Materyalist filozoflardan Stirner veya Feuerbach tarihe hep bu açından, insanların düşünceleri ve kendi yarattıkları bilinç açısından baktıkları için tespit ettikleri eksiklikleri yanlış düşüncelerde, boş inançlarda aramışlardır. Hatta Marx, Stirner’in materyalist anlayışının yalnızca dinsel anlayışların eleştirisiyle sınırlı kaldığını söylemiştir. Stirner adeta toplumların siyasetinin, devletinin, hukukunun dinsel kökenli olduğunu iddia ederdi. O’na göre bütün sorunlar yalnızca boş dogmalardan kaynaklanıyordu. Marx aynı şekilde Feuerbach’ın materyalizmini sezgisel ve tutarsız olarak nitelendirmiş ve tarih sorununa idealist olarak yaklaştığını, çünkü toplumun devindirici gücünü siyasi veya dinsel düşünceler zannettiğini söylemiştir.


Marksizm ise tarihi tamamen diyalektik materyalizme uygun olarak değerlendirir. En başta düşünürsek tarih insanların davranışlarıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve yaşayabilmek için önce maddi geçim araçlarına ihtiyaç duyar. Maddi geçim araçlarını kendi yaptığı aletler ve emeği ile kendisi toplumsal olarak üretir. Üretim ilişkileri; nasıl ve ne ürettikleri, insanların nasıl yaşadıklarını belirleyen temel faktördür. İnsanların karşılıklı ilişkileri üretim biçimi tarafından belirlenir. Belirli bir tarza göre üretim ilişkileri içinde olan bireyler değişik sosyal ve siyasal ilişkiler içerisine girerler. Bireylerin bilinçleri düşünceleri, dinleri, mitolojileri ve ideolojileri hep içinde bulundukları toplumla ve maddi üretim ilişkileri ile doğrudan alakalıdır. Bilincin ne olduğunu anlamak için önce onu yaratan bireyden yola çıkmalıyız. Çünkü birey olmadan bilinç ve düşünce olamaz. Birey toplumun içinde gelişen, yaşayabilmek için üretim ilişkileri içine giren kimsedir.


Marksizm toplumları ve tarihi bu öncüllere göre değerlendirir. Buna göre tarihsel aşamada ilk üretim biçimi ilkel komünizmdir. Bu aşamada her birey üretime belli bir katkı yapar ve ürünün kendisine yetecek kadar olan kısmını alırdı. İşbölümü avcılık ve toplayıcılık şeklinde bu dönemde ayrılmaya başlamıştı. Kişilere ait mülkiyet yoktu, dolayısı ile çalışan sınıf ve sömüren sınıf da yoktu. Bu durum eski insanların bizden daha hümanist olduğunu göstermez. Yalnızca maddi-ekonomik koşullar ancak bu tür bir toplumsal yapı oluşturmuştur. Nüfus oldukça arttığında ve birbirine yabancı büyük kabileler oluşmaya başladığında aşiret mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Belli aletler bir kişiye değil bütün bir aşirete ait sayılıyordu.


Tarımın gelişmesi, nüfusun artması, işbölümün gelişmesi gibi maddi temeller ile birlikte ilkel komünal sistem çözülmeye başladı. Bu çözülme ve yeni sistemin gelişmesi eşitsiz ve bileşik bir şekilde yani değişik yerlerde farklı hızlarda ve zamanlarda olmuştur. Batıda temel olarak özel mülkiyetin gelişmesi ve köleliğin yaygınlaşması sınıflı sistemi doğurmuştur. Burada sınıfın tanımını yapmalıyız. Sınıf, aynı üretim ilişkileri içinde bulunan toplum kesimidir. İlk sınıflı toplum olan köleci toplumda hiçbir üretim aracına ki -bu genellikle topraktır- sahip olmayan hatta kendileri mülk sayılan köleler ve onların efendileri vardı. Sınıf mücadelesinde temel çelişki emekçi sınıfların ürettiği artı ürünün mülk sahibi egemen sınıflar tarafında el konulmasıdır.


Doğuda sınıflı topluma geçiş ilkel-komünal özelliklerin de içinde barınmasıyla, toprağın kolektif olarak işlenirdi fakat sadece toprağı işleyen emekçiler için değil ayrıca merkezi despotik devletin sahipleri için de artı ürün oluşturulurdu. Bu sömürü ve üretim tarzı Asyatik üretim tarzı olarak adlandırılır.

Kölecilikten feodalizme geçiş artık eski üretim ilişkilerinin değişen koşullara örneğin üretimin azalmasına ve artık köle çalıştırmak daha masraflı olmaya başlamasına bağlı olarak hız kazanmıştır. Feodal mülkiyet biçimi daha çok kırlarda gelişme imkanı bulmuştur. Toprak sahibi sınıf egemen konuma yükselmiştir. Serf denilen küçük köylüler toprak beylerine ürünlerin bir kısmını vermekle yükümlüydü. Kentte ise el emeğine dayalı küçük tezgahlarda üretim yapan mülk sahipleri ve bunların ücretlileri olan kalfalar, çıraklar vardı. Kapitalizm bu üretim ilişkilerinin değişmesi ile ortaya çıkmıştır. Buna en büyük etken şüphesiz sanayi devrimidir. Kapitalizmin ayrıntılarını başka bir yazıya bırakıyoruz.


Yukarıda kısaca anlatıldığı gibi her toplumsal değişme üretici güçlerin gelişimine bağlıdır. Fakat bu mekanik-determinist biçimde her şeyi yalnızca ekonomiye bağlı sayan bir ekonomizm değildir. Şüphesiz insanların iradeleri de toplumsal değişmeye etki eder. Fakat son tahlilde insanların iradeleri bilinçlerine bağlıdır bu da yine toplumsal maddi ilişkiler temeline bağlıdır. Bu durum bize toplumsal değişmenin, daha özel olarak sömürünün kaldırılmasının temelini üretim ilişkilerini değiştirmek olduğunu gösterir. Salt hümanist söylemler, bilinçlenme üzerine çeşitli tavsiyeler yeterli değildir.

Kalkın Ey Ehl-i Vatan!

Kuzey Irak'a terör bahanesi ile sınır ötesi operasyon yapılması için savaş tamtamları artık şiddetle çalmaya başladı. Artık bu aşamada bu opreasyon sadece terörle mücadele olarak kalmayıp öteden beri kurulmaması istenen Kürt devletini engelleyemeye yönelik bir girişim olacaktır. Saddam'ın devrilmesi ve Irak'daki iç karşılıklık koşullarında giderek daha da özerkleşen ve bağımsızlığa doğru ilerleyen Irak Federe Kürt yönetimi TC'nin kendi kürt sorunu gerçeği ile yüzleşmek yerine daha da korkmasına ve içe kapanmasına sebep olmaktadır. Bu yüzden bağımsızlığa doğru ilerleyen Barzani hükümetine haddinin bildirilmesi icap etmektedir. Öyle ya; güneyde bağımsız bir kürt devleti kurulursa Türkiye'nin aslında aslında "türk olan", "kürt kökenli vatandaşları" için bir cazibe merkezi haline gelir. 80 yıldır kürt sorunu konusunda (ufak tefek bazı adımlar hariç) hiçbir kararlı adım atılmadığı için iyice kangren haline gelmiş ve mevcut koşullarda artık bir türk kürt savaşı eşiğine gelinmiştir. Barzani, operasyon olması halinde bunu savaş nedeni sayacaklarını ve kendi federe yönetiminin buna karşı geleceğini açıkça ifade ediyor. İşte bu aşamada operasyonda diretmek ve Barzani ile hiçbir şekilde diyolg kurmamak Kürt federe devletine savaş açmakla aynı anlama gelir.

Kemalisti veya islamcısı hatta liberali ile tüm burjuva siyasi partiler, tüm medya kurumları aynı propagandayı yapıyorlar. Bıçak kemiğe dayandı artık ne olacaksa olsun! Barzani'ye ve Irak Kürt yönetimine hatta Irak merkezi hükümetine karşı da yoğun bir menfi propaganda yapılıyor. Burjuvazi her kesimi ile savaş istiyor. Şovenistlere karşı daha demokrat görülen AKP'nin de maskesi düşmüş durumda. Seçimlerden önce gerekirse DTP ile koalisyon kurabiliriz ve akan kanın durması için Barzani ile masaya otururuz diyen Erdoğan bu günlerde demokrat maskesini atıp savaş nidaları atıyor. Abdullah Gül, komşu ülke Irak'ın meşru başkanı olan kürt kökenli Talabani ve anayasal kürt yönetimi başkanı Barzani hakkında "o tip insanlarla muhatap olmam" tabirini kullanabiliyor.

Bu savaş, iç politika açsından, AB yolunda ve AKP hükümeti karşısında iyice egemenliğini yitirmekle karşı karşıya kalan Kemalist sivil ve askeri bürokrasi açısından kaybettikleri mevzileri kazanma anlamına gelecektir. “Laiklik elden gidiyor” dediler halkta rağbet görmedi. Şimdi aynı amaçlar için “vatan elden gidiyor” diyorlar. İşte bu sefer halkı arkalarına almayı başarabildiler.

Sınır ötesi operasyona sözde bir anti-emperyalist paye de biçiliyor. Barzani’nin ABD emperyalizminin işbirlikçisi olduğu doğrudur. Ancak Barzani hükümeti şahsında Kürt federe devletine savaş ilan etmek emperyalizme savaş ilan etmek değil; doğrudan doğruya kürt halkına savaş ilan etmek demektir. Kaldı ki eğer anti-ABD’ci bir savaş düşünülüyorsa önce İncirlik üstünü kapatmalı değil miyiz? Barzani’yi emperyalizm işbirlikçisi olarak suçlarken, Baykal’ı, Bahçeli’yi ve Erdoğan’ı anti,emperyalist mi sayıyoruz. Irak Kürdistan’ına savaş açmak ABD’nin teröristleri kolluyor ve kitle imha silahı bulunduruyor bahanesi ile Irak’a savaş açması gibi emperyalist bir müdahale olur. Türkiye egemen sınıfının öteden beri Musul ve Kerkük’te gözünün olduğu bilinen bir gerçektir.

Savaş tüm kesimleriyle burjuvazi açısından ise işçi sınıfını şoven ve hamasi duygularla doldurup sınıf çelişkisini gizleme ve sömürüsünü devam ettirme olanağı anlamına gelir. Günde en az sekiz saat çalışıp ancak geçinebilecekleri kadar kazanabilenlerin ve onlardan kat kat daha fazla kazananların olduğu sınıflı bir toplumda bunları örtmenin ideolojik araçları olması gerekir. İşte o yüzden kalkın ey ehl-i vatan diyorlar. Bir Osmanlı şairi bu durumu şöyle ifade etmiş:

Kalkın ey ehl-i vatan dediler kalktık. Bir baktık ki onlar oturmuş biz ayakta kaldık.

İşte işçi sınıfına, yoksullara, ezilenlere, kalkın ey ehl-i vatan diyorlar, çünkü kendileri oturdukları yeri sağlamlaştıracaklar.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Kapitalizm Nedir

Kapitalizm feodalizmden sonra sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir toplumsal-ekonomik yapı ve üretim biçimidir. Sanayi devriminden önce ekonomi tarıma dayanıyordu. Feodalizmde tarım için vazgeçilmez üretim aracı olan toprağın özel mülkiyete bağlı olması kırda iki ayrı sınıf yaratmıştı. Toprağa sahip olan feodal aristokratlar ve serfler. Serfler çalışan sınıftandılar. Fakat ürettikleri ürünlerin bir kısmını toprak sahiplerine vermekle yükümlüydüler. Çünkü toprak kendilerinin değildi ve kullanma hakkını ancak ürünün bir kısmını vermekle elde ediyorlardı. Bu şekilde artı emek sömürüsü yapılıyordu. Şehirlerde ise kendi basit üretim aracına sahip olan manifaktür işçileri ve zanaatçılar vardı. Sanayi devrimi ile birlikte eski aletlerle üretim yapmak imkânsız hale geldi. Yeni gelişen üretim araçları çok pahalı oldukları için yalnızca büyük sermaye sahipleri tarafından satın alındı. Yeni gelişen üretim biçimi birçok sanayi dalına girdi ve eski sistemi hızla ortadan kaldırdı. Çünkü çok daha hızlı ve ucuz üretim yapılmaya başlandı. Eski işçilerin kendi basit aletleri artık gereksizleşti ve mülklerini böylece kaybetmiş oldular. Yeni kurulan fabrikaların da işçiye ihtiyacı vardı. Böylece kapitalizm içinde iki temel sınıf ortaya çıkmış oldu:

Burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan, sermayesi ile geçinen sınıftır. Proletarya ise üretim araçlarına sahip olmayan, geçinmek için emek-gücünü satmak zorunda kalan sınıftır. Orta sınıflar kendi üretim araçlarına sahip olan, emeklerini satmak zorunda kalmayan, başka işçilerin emeklerini satın almayan sınıflardır. Kendi toprağına sahip olan köylü ya da kentte küçük burjuva sınıf… Fakat orta sınıflar sürekli mülklerini kaybederler, çünkü büyük kapitalistler sanayinin diğer dallarına da el attıkça küçük üreticiler bunlara karşı rekabette zayıf düşerler. Böylelikle küçük burjuva sınıfın büyük bölümü proleterleşir. Özellikle tarımda makineleşme yani kapitalist işleyiş, köylü sınıfları ücretli tarım işçisi durumuna getirdi ya da kente göç etmeye zorladı.

Kapitalizmin gelişmesi burjuvaziyi egemen sınıf konumuna yükseltmiştir. Burjuva düzeni eski feodal üretim ilişkileri tasfiye etti, toplumsal olarak eskinin ataerkil ve duygusal bağlarının yerine eşit yurttaşların serbest ekonomik ilişkisini koydu. Burjuva üretim tarzı, feodal üretim tarzından üretim araçları vb. açılardan daha ileri bir aşamada olduğundan burjuvazinin ekonomik erki ele geçirmesi ile birlikte siyasi olarak da bazı ilerici devrimleri olmuştur. Burjuvazi ekonomik çıkarlarını zedelediği feodal aristokrasi ile savaşımında halk ile de bağdaşıklık kurmuştur. Burjuvazi güçlü olduğu oranda demokratik talepleri daha çok dillendirir ve aristokrasiye ve monarşiye karşı halkın çoğunluğunu oluşturan sınıflarla o kadar çok ittifak yapar. Örneğin Fransız burjuva devrimi bu şartlarda oluşmuştur. Fakat güçsüz ve cılız olduğunda, eski egemenler ile verilecek amansız bir savaşta kendi konumunu da tehlikede gören burjuvazinin devrimi ise halkı arkasına alamaz, feodal sömürüyle işbirliği yapar nitelikte olur.

İç pazar yaratılmasıyla burjuva ulus devletini güçlendirmiştir. Aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı savaşım açısından demokrasi mücadelesi burjuva devrimlerinin ilerici yönüdür. Üretim araçlarının gelişimleri de tarihsel açıdan burjuvazinin ilerici yönünü gösterir. Çünkü üretim araçlarının gelişmesi emek üretkenliğini arttırır.

***

Kapitalizmin işleyişi emek sömürüsüne dayanır. Üretim araçlarına sahip olan ve işçilerin emek gücünü satın alan burjuvazi, emek gücü metaının değerini ücret biçiminde verir, fakat emek kendi değerinden fazlasını üretir. Bu artı değere burjuva el koyar. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği kapitalizmin temelidir. Sermaye bu egemenliğinin gücünü burjuva sınıfının üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutmasından alır. Kapitalizmin tasfiyesinin, yani işçilerin sömürülmesinin kaldırılmasının koşulu üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermektir. Çünkü işçi, işçi kaldığı sürece artı değer yaratmak zorunda yani sömürülmek zorunda kalacaktır. Sınıflı toplumlardan kapitalizm aşamasında sömürü daha da “gönüllü” hale gelir. Köleler kırbaçla çalıştırılıyordu, fakat işçiler yaşam araçlarını elde etme baskısıyla çalıştırılıyor. Burjuva düzeninin olağan şeklinin demokrasi olması işçilerin sömürülmediği anlamına gelmez. Zaten olağan rejim şekli üretim ilişkileri ile de paraleldir. İşgücünün meta olabilmesinin koşulu, alan ile satanın yani işçi ile patronun eşit yurttaşlar olarak karşı karşıya gelip işgücünün belli süre ile satılması ve kullanma hakkının kapitaliste geçmesidir. Burjuvalar arasında da kanun karşısında eşit rekabet hakkı vardır.

Kapitalizm genelleştirilmiş meta üretimidir. Meta, insanların ihtiyacını karşılar fakat üretim kapitalist açısından kar amaçlı yapılır. Kapitalist üretim tarzı neyin ne kadar üretileceği hakkında ihtiyaca göre bir kural sunmaz. Piyasada arz talep ilişkileri çerçevesinde kapitalist, neyin üretileceğine “daha fazla kar” ilkesine göre karar verir. İşlerin iyi gittiği dönemde yatırımlar ve üretim fazlalaşır fakat bir süre sonra üretim fazlası sebebiyle işler kötüleşir ve kriz gerçekleşir. Kapitalist üretimdeki kuralsızlık sürekli bir döngü oluşturur. Bu kapitalizmin iç çelişkisidir, krizsiz kapitalizm düşünülemez.

Emperyalizm

Kapitalizm tüm dünyaya yayılma özelliğine sahiptir. Çünkü ekonomik anlamda, üretici güçler açısından kapitalizmden daha gelişmiş olmayan ekonomik biçimler (feodal-asyatik) kapitalizm karşısında dayanamazlar ve yerini kapitalizme bırakmak zorundadırlar. Ayrıca kapitalizm sürekli olarak pazar geliştirme ihtiyacı içindedir. Bu da burjuva düzeninin uluslar arası niteliğini gösterir. Kapitalizmin ilk aşamasında uluslar arası kapitalist ilişkiler meta ihracıyla sınırlıydı. Başka bir ülkede üretilen meta diğer ülkelere ihraç ediliyor ve daha pahalıya ya da daha çok satabilen burjuva, karını arttırıyordu. Kapitalizm daha da geliştiğinde, üretici güçler büyüdüğünde, toplumsal işbölümü arttığında, kapitalistler arasındaki rekabetten dolayı küçük ve orta ölçekli işletmeler daha da yıkılmış, büyük tekeller ortaya çıkmış ve serbest rekabet yerini tekelci rekabete bırakmıştır. Kapitalizmin bu üst aşamasına Lenin emperyalizm diyor. Banka sermayesi ve sanayi sermayesinin birleşmesi mali sermayeyi (finans kapital) doğurmuştur. Bir kapitalist ülke diğerine artık sadece meta değil sermaye ihraç etmeye başlamıştır. Bu durum zaten birbirine bağımlı olan kapitalist ülkeleri daha çok birbirine bağlamıştır. Ancak kapitalizm tüm dünyaya yayılma eğilimde olduğu gibi, -yani bileşik geliştiği gibi- eşitsiz de gelişir. Tüm ülkelerde aynı şekilde, zamanda, büyüklükte gelişemez. Böylece farklı kapitalist ülkelerde nicelik bakımından farklı şekillere bürünebilir.

Emperyalizm sözcüğü yalnızca sömürgeci politikaları tanımlamaz, bir bütün olarak kapitalizmin girdiği evreyi tanımlamak için kullanılır. Emperyalizme karşı olmak bütün olarak kapitalizme karşı olmakla mümkündür. Proletaryayı emperyalistlere karşı kendi ulus devletinin burjuvaları ile ittifak kurmaya yönlendirmek tutarlı bir anti-emperyalizm değildir.

Kapitalist Devlet

Devlet sınıflı toplumlara ait bir kurumdur. Sınıflar ortaya çıktığında kısır ve toplumu yok olmaya iten çekişmeleri, sınıflı toplumun devamına imkân verecek şekilde yumuşatma gereği devleti doğurmuştur. Devlet kural olarak egemen sınıfın baskı aracıdır. Kapitalist devlet de burjuvazinin baskı ve genel işlerini gördüğü bir araçtan başka bir şey değildir. Kapitalist devlet mülkiyeti güçsüz olan burjuvaziyi destekler, yeni üretim araçlarının yeterli sermaye olmadığı zamanda yaratılmasını sağlar. Bu şekildeki devlet mülkiyeti özel mülkiyeti destekler ve sonunda ona dönüşür. Kapitalizm altındaki devlet mülkiyetinin ikinci anlamı da şudur: Kapitalist devlet bir bütün olarak burjuva düzenini dış saldırılardan koruduğu gibi tek tek burjuva bireylerden gelen saldırılara karşı da korur. Tekelleşmeye uygun olmayan önemdeki sektörler devlet mülkiyeti altında tüm burjuvazinin ortak mülkü durumuna getirilir. Bu biçimdeki devlet mülkiyeti kapitalist üretim biçiminin çözülmesinin şeklinin toplumsallaşma ve planlı ekonomi olduğunu gösterir. Fakat bu durum kapitalist devlet mülklerinin tüm halkın ortak malı olduğunu göstermez ve devlet mülkiyeti şeklinde de üretici güçlerin sermaye niteliği devam etmektedir.

Kapitalist devlet biçimleri

Kapitalist devlet biçimi olağan durumda demokratik parlamentarizmdir. Fakat olağanüstü durumlar olağanüstü rejimleri doğurur. Burjuvazi iktidarı kaybedeceğini düşündüğü anda işçi sınıfına karşı gerici feodal sömürüyle işbirliği yapmaktan çekinmez. Bu durum burjuvazinin gericileştiğini ve demokratik görevleri yerine getirmediğini gösterir. Burjuvazinin güçsüzleşip, işçi sınıfından korktuğu ve gericileştiği zaman düzenin devamı için bir çeşit denge kurulur, parlamenter sistem ya tamamen ortadan kalkar ya da işlemez. Bu durum Marx’ın Bonaparte’ın Fransa’sını incelediği özellikte olduğundan Bonapartizm olarak isimlendirilir. Bu tip rejimlerde devlet sınıflar üstü görülür ve kendini sanki bütün halkı temsil ediyormuş gibi sunar. Küçük-burjuva ve mülksüz köylü sınıfının desteğini de alır. Fakat devlet aslında burjuvazinin gerici ve baskıcı bir diktatörlüğüdür. Bürokrasi, militarizm vb. araçlarla işçi sınıfına yoğun baskı kurulur.

Kapitalizmin son evresinde, emperyalizm çağında mali sermayenin (finans kapitalin) baskıcı rejimleri ortaya çıkmıştır. Devletin kutsallaştırılması, koyu milliyetçilik veya ırkçılık, militarizmin yükselmesi, halkın demagojilerle aldatılması gibi özellikleriyle faşizm finans kapitalin kanlı bir diktatörlüğüdür. Faşizm de küçük-burjuva sınıfını kendi tarafına çeker, fakat faşist diktatörlük küçük-burjuvazinin iktidarı değildir. Faşizm işçi sınıfının mücadelesini her türlü yöntemle bastırır.