30 Ekim 2007 Salı

Emek ve Sermaye Çelişkisi

Meta Nedir?

Meta öncelikle insanların gereksinimlerini karşılayan nesne demektir. Fakat ihtiyaçları karşılayan her nesne meta değildir. Bir şeyin meta olabilmesi için toplumsal üretimin bir parçası olarak ve diğer matalarla değiştirilmek üzere üretilmesi gerekir. Örneğin evde tüketilmek üzere yapılan yoğurt meta değildir ancak satılmak için yapılan yoğurt metadır.

Metaların değeri

Metanın iki değerinden bahsedilebilir. Birisi kullanım değeri. Nesnelerin insanların yararına olarak kullanılması onlara bir değer yükler. Havanın, suyun, yada ceketin, ayakkabının kullanım değeri olması gibi… Bir de değişim değeri vardır. Meta asıl olarak değişim değerini barındıran nesnedir. “Metanın değeri” ifadesi de aslında onun değişim değerini belirtir. Kaç tane ceket ile kaç tane ayakkabı değiştireceğimiz her iki metaın değişim değeri ile belirlenir. Örneğin iki tane ceket bir tane ayakkabı ile değiştiriliyorsa bu ayakkabının değerinin ceketin değerinin iki katı olduğunu gösterir. Peki bu iki farklı meta nasıl birbiri ile değiştirilebilir, yada bu değişme işleminde varsayılan ve her iki meta için de karşılaştırılabilen temel öz nedir? Yani metaların değeri nereden gelir? Emek-değer teorisi bu sorunun cevabını şöyle verir: Her meta içinde belli bir miktar toplumsal emek bulundurur. Herhangi iki metanın birbiriyle değişimi toplumsal emek-zamanının oranlanması ile geçekleştirilir. Metaların değeri onların içinde bulunan somut insan emeğidir. İçinde emek bulunmayan nesnelerin değişim değerleri olmaz. Hava insan için çok gerekli olsa da kimse havayı satmaya kalmıyor. Ama diyelim ki hava da ancak toplumsal emekle elde edilse o da bir meta haline gelirdi.


Metaların değişimlerinin daha kolay ve basit olabilmesi için hepsinin ortak bir meta ile olan değişim oranları baz alınmış ve para böylece genellikle altın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu şu demektir: x kadar A metaı = y kadar B metaı = z kadar C metaı = q kadar altın... Metaların dolaşım şekli meta-para-meta şeklindedir.

Metaların asıl değerlerinin içlerinde somutlaşmış olarak bulunan toplumsal emek olduğunu söyledik. Fakat metaların fiyatlarını son tahlilde pazarda belirleyen şey alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabettir. Bu rekabet üç türlü olur:

1- Satıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satmak isterse daha ucuza satan amacına ulaşabilecektir. Bu durum metaların pazar fiyatını düşürür. Ayrıca daha az bulunan metaların daha pahalı, daha fazla bulunan metaların daha ucuz olmasına sebep olur.

2- Alıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satın almak isterse daha fazla ödeyen amacına ulaşır. Dolayısıyla alıcılar arasındaki rekabet fiyatların artmasına sebep olur.

3- Alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabet: Alıcılar daha ucuza almak isteyecek, satıcılar da daha pahalıya satmak isteyecektir. Bu çekişme diğer iki rekabete bağlı olarak fiyatı belirler.

Bu arz talep ilişkisi metaların değerlerini belirlemez. Fiyatların bazen artıp bazen azalması metaların değerlerinin altında yada üstünde oluşunu gösterir. Fakat bu dalgalanma sürekli olarak değişir. Arz talep dengesi kurulduğunda metalar kendi fiyatlarından satılıyor demektir.

Emek gücü metaı

Kapitalizmde emek bir metadır denilir. Aslında meta olan emeğin kendisi değil emek-gücü yada iş-gücüdür. İşgücü işçi tarafından kapitaliste satılan bir metadır ve bu satışın kuralları diğer metalarınki ile aynıdır. İşgücünün meta olabilmesi için alıcı -yani kapitalist- ile satıcı -yani işçi- aynı koşullarda, aynı haklar ile eşit yurttaşlar olarak pazarda karşı karşıya gelmelidir. Başka bir meta örneğin patates nasıl ki kilo ile satılıyor, masa tane ile satılıyorsa; işgücü de belli bir ücret karşılığında zaman birimi ile işverene satılır ve böylece işgücü metaının yeni sahibi kapitalist olur ve kullanma hakkını elinde bulundurur.

İşgücü bir meta olduğuna göre onun değeri emek-değer teorisine göre içinde bulunduğu emek ile ölçülür. Peki işgücünün içinde ne kadar emek-zamanı bulunur? Karmaşık gibi görülen bu sorunun cevabı işgücünün yeniden üretilebilmesi için gerekli değerlerin toplamıdır. Yani işçinin yaşayabilmesi için gerekli olan emek ürünleri işgücünün değeridir. Bu da hem barınma, giyinme ve yiyecek gibi doğal olan ürünleri hem de her topluma göre değişebilen farklı standartlara bağlı olan toplumsal ürünleri içerir. Emeğin değeri ücret şeklini alınca ancak işçinin yaşayabilmesi ve işçi sınıfının bütününün yeniden üretilebilmesi kadar olur.

Sermaye

Sermaye iki kısımdan oluşur. Birisi sabit sermaye denilen üretim araçları yani makineler, fabrikalar, toprak, bürolar gibi üretim için gerekli araçlardır. Sabit sermaye birden tüketilmez, ancak aşınma süreci içinde yeniden yerine konur. Sermayenin ikinci kısmı bir meta olan işgücünün satın alınması için harcanan paradır. Fakat bu meta diğer bütün metalar ile bir özelliği bakımından ayrılır. İşgücünün değeri işçinin işgücünü yeniden üretebileceği kadar olmasına karşın üretebileceği değer bundan daha fazladır. Diyelim ki bir işçinin altı saatlik emek-gücünün değeri kendi yaşamında kullanacağı metaların değerini karşılaşın. Bu durumda işgücü için kendi değerinin fiyatı ödenir. Yani altı saatlik emek-gücü için bir fiyat ödenir. Fakat işçi altı saat çalıştıktan sonra işi bitmez. Çünkü kapitalist ile dokuz saatliğine anlaşmıştır. Fazla olan üç saatlik emek-zamanı metaı başka bir metaya dönüşür ve böylece bu metaın artı-değeri kapitalistin cebinde kalır. Bunun daha basit ifadesi şudur. İşçi yalnızca kendisini geçindirmek için değil aynı zamanda kapitalisti geçindirmek için de çalışır. Kapitalist bu artı değerle sabit sermaye için gerekli miktarı yerine koyar, değişken sermayeyi tekrar dolaşıma sokar. Geriye kalan değer kapitalistin ‘kar’ıdır.

Sermaye bir metalar toplamıdır ve bütün metalar gibi emek sonucu oluşmuştur. Bu bakımdan sermayeye birikmiş yada maddeleşmiş-cisimleşmiş emek denilebilir. Sermayenin dolaşım şekli para-meta-para şeklindedir. Ortaya sermaye olarak bir para konur ve buradan daha fazla para elde etmek amaçlanır yani sermayenin temel eğilimi daha çok kar ve artı-değer elde edebilmektir. Bunun için ücretleri kısmak, daha çok üretici gücü kendi egemenliğine almak gibi yolları izler. Üretim araçlarının gelişmesi, yeni makinelerin çıkması vs… işgücüne olan talebi azaltacak ve işgücünün fiyatı düşecektir. İşsizlik artacaktır. Daha çok üretim aracının daha az kapitalistte toplanması kapitalistler arası rekabeti azaltacak üstelik işçiler arasındaki rekabeti arttıracak ve bu durum işçiler için olumsuz sonuçlar doğuracaktır. İşsizler kapitalistler tarafından yedek işçi olarak görülürler. Kapitalizm ne kadar gelişirse gelişsin toplumda az veya çok yedek işçiler yani işsizler bulunur. Bu kapitalistlerin işçiler arasındaki rekabeti arttırarak işçileri kendilerine daha çok bağımlı kılmanın bir yoludur. Yeni makinelerin bulunması üretimde gerekli olan emek miktarını düşürür ve daha çok işsiz yaratır, fakat bu işsizler için kapitalizm yeni pazarlar bulabilmek için yeni iş kolları yaratmak zorundadır.

Sermaye daha çok büyüdüğünde daha çok işgücüne ihtiyaç duyacak, işgücüne olan talep artacak ve işgücünün fiyatı yükselecektir. Fakat karın artma oranı ücretin artma oranından daha fazla olur yani göreli ücret düşmüş olur. Aynı zamanda sermayenin büyümesi ve tekelleşmesi ücretli emeği daha çok sermayenin hizmetine geçirir ve daha çok artı-değer sömürüsü yaparak işçileri daha fazla sömürür. Son olarak işçi sınıfının çıkarları ile kapitalistlerin çıkarları birbiriyle çelişir. Ücret arttığında kar azalır, kar arttığında ücret azalır. Başlı başına artı-değer sömürüsü zaten kapitalist ile işçiyi karı karşıya getirir.

Artı-değere el koyularak yapılan emek sömürüsünün sebebi artı-değerin yaratılmasının birinci öncülü olan işgücünün meta haline gelip satılmasıdır. İşçi işgücünün niye satar? Çünkü hayatını sürdürebilmek için başka metalara ihtiyacı vardır, ve bu metaları da kendi metası ile –işgücü ile- değiştirerek elde eder. Peki kapitalist niye işgücünü satmaz? Çünkü buna gerek yoktur. Çünkü o üretim araçlarına sahiptir. İşte sömürünün aslı nedeni budur: Üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet. Bunu kaldırmadan artı-değer sömürüsünü kaldırmak imkansızdır.

Emeğin yabancılaşması

Kapitalist üretimin tek amacı daha fazla kar elde edebilmektir. Hiç ihtiyaç olmayan şeyler de ihtiyaç haline getirilir. Koskoca reklam sektörü bunun bir göstergesidir. Böylece üretilen metalar gerçek konumlarından giderek farklılaşırlar, araç değil adeta amaç olurlar. Meta üretimi doğrudan ihtiyaç karşılamak için değil diğerleri ile değiştirilmek için üretilmeye başlanır. Metaların konumları, insanlarla olan ilişkileri değişerek kendinde bir sebep olmaya başlar. Adeta insan dışı nesneler, metalar insana hükmetmeye başlar. Bu duruma Marx metaların fetişizmi der. Ayrıca işçilerin kendi ürettikleri meta ile bir ilişkisi kalmamıştır. Kendi emeğini kattığı nesne onun için bir anlam ifade etmez. Bir inşaat işçisinin inşa ettiği saray işçiye tamamen yabancı bir dış nesne durumuna gelir. İşçi için bir gecekondu vardır sadece… Çalışmak kendi başına bir ihtiyaç, kendini ifade etme yöntemi değil, kişiliğin dışında bir olgu olmuştur. Yani çalışmak için değil, başka şey için çalışılır. İşçinin günün çoğunu geçirdiği çalışma saatleri yani yaşamının bir bölümü yalnızca bir araç haline gelmiş, yaşamdan ayrı bir konumda bulunur. Emeğin yabancılaşmasının bir diğer boyutu da budur.




Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm

Diyalektik Materyalizm


Felsefenin doğuşundan beri felsefi sistemlerde iki temel ayrım süregelmiştir. Bu ayrım düşünce ile madde ilişkisi sorununun çözümlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu sorunu inceleyen felsefenin birinci kolu idealizmdir. Varlıkların ve bütün maddelerin temelinin ve yaratıcısının düşünce veya düşünce kaynaklı olduğunu söyler. Felsefenin gelişiminin ikinci kolunu ise materyalizm oluşturur. Materyalist filozoflara göre temelde bilinçsiz madde vardır. Düşünce maddenin bir ürünüdür.

Bunun yanında felsefi görüşlerde bir ayrım da eklektizm ve metafizik (ayrıştırıcılık-durağancılık) ile diyalektik arasında olmuştur. Diyalektik olmayan felsefelere göre her şey durağandır. Hareket yoktur veya sadece bir yanılsamadır. Diyalektikçilere göre ise her şey akar; değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hegel diyalektiği ilk defa bir sisteme oturtan filozoftur. Marx’a göre Hegel’in idealist diyalektiği baş aşağı durmuş bir materyalizmdir. Hegel’in felsefeye yaptığı en önemli katkılardan birisi insanlık tarihini sistemli bir biçimde açıklama çabasıdır. Marksizm’in doğayı geliştirme ve değiştirme misyonunun temelinde tarihi diyalektik biçimde açıklayabilmek yatar. O halde materyalist tarih anlayışını incelemeliyiz. Ama önce diyalektik ile ilgili kavramlara göz atalım.


Diyalektik öncelikle her şeyin sabit olduğu varsayımına karşı çıkar. Her şey sürekli değişim halindedir. Buradan hareketle ‘şey’lerin birbirlerine eş olduğu, birbirlerinin aynısı olabileceği gibi eklektik anlayışları da yadsır. Örneğin bir insan, bir insandır; diğeri ile eşdeğerdir, bir farkı yoktur denilemeyeceği gibi; insan bencildir, ve hep öyle kalacaktır da denilemez. Formel mantıkta kullanılan A=A ve bundan türeyen A=A ise A=B veya A=C olamaz gibi eşitlikler diyalektikte geçerli değildir. Doğada formel mantıktaki gibi kendi başına ‘A’ diyebileceğimiz bir şey yoktur. Bununla beraber formel mantık ile diyalektik arasındaki ilişki klasik fizik ile modern fizik arasındaki ilişki gibidir. Biri diğerinin üst yada özelleşmiş halidir.


Nitel değişim


Bu yasa doğanın değişiminin hep aynı hızda ve süreçte olmadığını, dahası değişimin sıçramalar gösterebileceğini söyler. Bir örnek vermek gerekirse suyun ısınmasına bakabiliriz. Su 20 dereceden itibaren ısıtılmaya başlanırsa 99 dereceye kadar yalnızca nicel olarak sıcaklığı değişecektir. Fakat 100 dereceden sonra hala ısı almaya devam ederse artık nitel olarak da değişmeye başlar. Sıvı halden gaz haline geçer. Bu niceliğin niteliğe dönüşmesidir. Aynı şeyi türlerin evriminde de görürüz. Önce tür içi nicel değişimler olur. Fakat değişim bununla sınırlı kalmaz, nicelikten niteliğe doğru sıçrama gösterir. Önce tür içi modifikasyonla sınırlanmış değişmeler artık farklı bir tür ortaya çıkarmıştır.


Yadsımanın Yadsınması


Her şey durum değiştirir, eski halinden tamamen farklı olarak yeni bir hal alır. Bu durum değiştirmeye, daha doğrusu ‘eski’nin ölmesine yadsıma denir. Fakat ortaya çıkan ‘yeni’ şey tekrar değişimle baş başa kalır ve o da yadsınır. Fakat bu tekrar eski haline döneceği anlamını taşımaz. Yani şeyler değişirken dairesel olarak değil spiral olarak ilerler denilebilir. Örnek olarak yeniden suyun hal değiştirmesini verebiliriz. Su katı haldeyken, buz iken ısıtıldığında o hali yadsınarak sıvı hale geçer. Sıvı hali de yadsındığında tekrar buz olmaz, yadsıma yadsınarak başka bir duruma, gaz durumuna geçer. Toplumun değişimine de bu açıdan bakarsak; insanlık sınıfsız bir toplumdan sınıflı bir toluma geçerek eski toplumsal ilişkiler yadsınmıştır. Fakat sınıflı toplum yeniden yadsındığında artık eski ilkel-komünal durumdan başka bir yeni komünizm ortaya çıkacaktır. Marx’ın “tarihin tekerleği hep ileriye doğru döner” sözü yadsımanın yadsınması ilkesine bir örnek teşkil edebilir.


Zıtların Birliği


‘Şey’ler çeşitli zıtları bir arada barındırır. Zıtlar sürekli çelişki halindedir. Eğer bu çelişki belli bir aşamada ‘uzlaşmaz karşıtlık’ aşamasına gelirse değişim kaçınılmaz olur. Hegel’in Tez, antitez, sentez diyalektiği de bunu söyler. Eğer bir çelişki varsa mutlaka çatışma da olması gerekir. Örnek olarak kapitalist sitemde emek ve sermaye yada proletarya ile burjuvazi arasında bir çelişki vardır. Çünkü sermaye daha fazla birikim, sömürü yani kar ister, emek ise daha fazla ücret ister. Bu bir çelişkidir çünkü ücretlerin artması burjuvazinin karını azaltacaktır. Bu çelişkiden çatışma doğar. Gündelik hayatta bazen grev, bazen de lokavt olarak kendini gösterir. Bu çelişki uzlaşmaz karşıtlık evresine geldiğinde ise artık hiçbir reform hareketi etkili olmayacak ve bu çelişkiyi tümden kaldıracak olan proleter devrim olacaktır.

Tarihsel Materyalizm

Felsefi olarak materyalist olduklarını söyleyenlerin bir çoğu tarihi hep idealist biçimde açıklamaya çalışır. İnsanların yaptıkları ilerlemeleri sadece onların ürettikleri düşüncelere ve bilinçlerine bağlarlar. İnsanlar onlara göre eğer yerçekimi olmadığını farz etseler, veya bu "boş ve saçma" inançtan (yerçekimi olduğu inancından) kurtulsalar uçabileceklerdir. Materyalist filozoflardan Stirner veya Feuerbach tarihe hep bu açından, insanların düşünceleri ve kendi yarattıkları bilinç açısından baktıkları için tespit ettikleri eksiklikleri yanlış düşüncelerde, boş inançlarda aramışlardır. Hatta Marx, Stirner’in materyalist anlayışının yalnızca dinsel anlayışların eleştirisiyle sınırlı kaldığını söylemiştir. Stirner adeta toplumların siyasetinin, devletinin, hukukunun dinsel kökenli olduğunu iddia ederdi. O’na göre bütün sorunlar yalnızca boş dogmalardan kaynaklanıyordu. Marx aynı şekilde Feuerbach’ın materyalizmini sezgisel ve tutarsız olarak nitelendirmiş ve tarih sorununa idealist olarak yaklaştığını, çünkü toplumun devindirici gücünü siyasi veya dinsel düşünceler zannettiğini söylemiştir.


Marksizm ise tarihi tamamen diyalektik materyalizme uygun olarak değerlendirir. En başta düşünürsek tarih insanların davranışlarıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve yaşayabilmek için önce maddi geçim araçlarına ihtiyaç duyar. Maddi geçim araçlarını kendi yaptığı aletler ve emeği ile kendisi toplumsal olarak üretir. Üretim ilişkileri; nasıl ve ne ürettikleri, insanların nasıl yaşadıklarını belirleyen temel faktördür. İnsanların karşılıklı ilişkileri üretim biçimi tarafından belirlenir. Belirli bir tarza göre üretim ilişkileri içinde olan bireyler değişik sosyal ve siyasal ilişkiler içerisine girerler. Bireylerin bilinçleri düşünceleri, dinleri, mitolojileri ve ideolojileri hep içinde bulundukları toplumla ve maddi üretim ilişkileri ile doğrudan alakalıdır. Bilincin ne olduğunu anlamak için önce onu yaratan bireyden yola çıkmalıyız. Çünkü birey olmadan bilinç ve düşünce olamaz. Birey toplumun içinde gelişen, yaşayabilmek için üretim ilişkileri içine giren kimsedir.


Marksizm toplumları ve tarihi bu öncüllere göre değerlendirir. Buna göre tarihsel aşamada ilk üretim biçimi ilkel komünizmdir. Bu aşamada her birey üretime belli bir katkı yapar ve ürünün kendisine yetecek kadar olan kısmını alırdı. İşbölümü avcılık ve toplayıcılık şeklinde bu dönemde ayrılmaya başlamıştı. Kişilere ait mülkiyet yoktu, dolayısı ile çalışan sınıf ve sömüren sınıf da yoktu. Bu durum eski insanların bizden daha hümanist olduğunu göstermez. Yalnızca maddi-ekonomik koşullar ancak bu tür bir toplumsal yapı oluşturmuştur. Nüfus oldukça arttığında ve birbirine yabancı büyük kabileler oluşmaya başladığında aşiret mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Belli aletler bir kişiye değil bütün bir aşirete ait sayılıyordu.


Tarımın gelişmesi, nüfusun artması, işbölümün gelişmesi gibi maddi temeller ile birlikte ilkel komünal sistem çözülmeye başladı. Bu çözülme ve yeni sistemin gelişmesi eşitsiz ve bileşik bir şekilde yani değişik yerlerde farklı hızlarda ve zamanlarda olmuştur. Batıda temel olarak özel mülkiyetin gelişmesi ve köleliğin yaygınlaşması sınıflı sistemi doğurmuştur. Burada sınıfın tanımını yapmalıyız. Sınıf, aynı üretim ilişkileri içinde bulunan toplum kesimidir. İlk sınıflı toplum olan köleci toplumda hiçbir üretim aracına ki -bu genellikle topraktır- sahip olmayan hatta kendileri mülk sayılan köleler ve onların efendileri vardı. Sınıf mücadelesinde temel çelişki emekçi sınıfların ürettiği artı ürünün mülk sahibi egemen sınıflar tarafında el konulmasıdır.


Doğuda sınıflı topluma geçiş ilkel-komünal özelliklerin de içinde barınmasıyla, toprağın kolektif olarak işlenirdi fakat sadece toprağı işleyen emekçiler için değil ayrıca merkezi despotik devletin sahipleri için de artı ürün oluşturulurdu. Bu sömürü ve üretim tarzı Asyatik üretim tarzı olarak adlandırılır.

Kölecilikten feodalizme geçiş artık eski üretim ilişkilerinin değişen koşullara örneğin üretimin azalmasına ve artık köle çalıştırmak daha masraflı olmaya başlamasına bağlı olarak hız kazanmıştır. Feodal mülkiyet biçimi daha çok kırlarda gelişme imkanı bulmuştur. Toprak sahibi sınıf egemen konuma yükselmiştir. Serf denilen küçük köylüler toprak beylerine ürünlerin bir kısmını vermekle yükümlüydü. Kentte ise el emeğine dayalı küçük tezgahlarda üretim yapan mülk sahipleri ve bunların ücretlileri olan kalfalar, çıraklar vardı. Kapitalizm bu üretim ilişkilerinin değişmesi ile ortaya çıkmıştır. Buna en büyük etken şüphesiz sanayi devrimidir. Kapitalizmin ayrıntılarını başka bir yazıya bırakıyoruz.


Yukarıda kısaca anlatıldığı gibi her toplumsal değişme üretici güçlerin gelişimine bağlıdır. Fakat bu mekanik-determinist biçimde her şeyi yalnızca ekonomiye bağlı sayan bir ekonomizm değildir. Şüphesiz insanların iradeleri de toplumsal değişmeye etki eder. Fakat son tahlilde insanların iradeleri bilinçlerine bağlıdır bu da yine toplumsal maddi ilişkiler temeline bağlıdır. Bu durum bize toplumsal değişmenin, daha özel olarak sömürünün kaldırılmasının temelini üretim ilişkilerini değiştirmek olduğunu gösterir. Salt hümanist söylemler, bilinçlenme üzerine çeşitli tavsiyeler yeterli değildir.

Kalkın Ey Ehl-i Vatan!

Kuzey Irak'a terör bahanesi ile sınır ötesi operasyon yapılması için savaş tamtamları artık şiddetle çalmaya başladı. Artık bu aşamada bu opreasyon sadece terörle mücadele olarak kalmayıp öteden beri kurulmaması istenen Kürt devletini engelleyemeye yönelik bir girişim olacaktır. Saddam'ın devrilmesi ve Irak'daki iç karşılıklık koşullarında giderek daha da özerkleşen ve bağımsızlığa doğru ilerleyen Irak Federe Kürt yönetimi TC'nin kendi kürt sorunu gerçeği ile yüzleşmek yerine daha da korkmasına ve içe kapanmasına sebep olmaktadır. Bu yüzden bağımsızlığa doğru ilerleyen Barzani hükümetine haddinin bildirilmesi icap etmektedir. Öyle ya; güneyde bağımsız bir kürt devleti kurulursa Türkiye'nin aslında aslında "türk olan", "kürt kökenli vatandaşları" için bir cazibe merkezi haline gelir. 80 yıldır kürt sorunu konusunda (ufak tefek bazı adımlar hariç) hiçbir kararlı adım atılmadığı için iyice kangren haline gelmiş ve mevcut koşullarda artık bir türk kürt savaşı eşiğine gelinmiştir. Barzani, operasyon olması halinde bunu savaş nedeni sayacaklarını ve kendi federe yönetiminin buna karşı geleceğini açıkça ifade ediyor. İşte bu aşamada operasyonda diretmek ve Barzani ile hiçbir şekilde diyolg kurmamak Kürt federe devletine savaş açmakla aynı anlama gelir.

Kemalisti veya islamcısı hatta liberali ile tüm burjuva siyasi partiler, tüm medya kurumları aynı propagandayı yapıyorlar. Bıçak kemiğe dayandı artık ne olacaksa olsun! Barzani'ye ve Irak Kürt yönetimine hatta Irak merkezi hükümetine karşı da yoğun bir menfi propaganda yapılıyor. Burjuvazi her kesimi ile savaş istiyor. Şovenistlere karşı daha demokrat görülen AKP'nin de maskesi düşmüş durumda. Seçimlerden önce gerekirse DTP ile koalisyon kurabiliriz ve akan kanın durması için Barzani ile masaya otururuz diyen Erdoğan bu günlerde demokrat maskesini atıp savaş nidaları atıyor. Abdullah Gül, komşu ülke Irak'ın meşru başkanı olan kürt kökenli Talabani ve anayasal kürt yönetimi başkanı Barzani hakkında "o tip insanlarla muhatap olmam" tabirini kullanabiliyor.

Bu savaş, iç politika açsından, AB yolunda ve AKP hükümeti karşısında iyice egemenliğini yitirmekle karşı karşıya kalan Kemalist sivil ve askeri bürokrasi açısından kaybettikleri mevzileri kazanma anlamına gelecektir. “Laiklik elden gidiyor” dediler halkta rağbet görmedi. Şimdi aynı amaçlar için “vatan elden gidiyor” diyorlar. İşte bu sefer halkı arkalarına almayı başarabildiler.

Sınır ötesi operasyona sözde bir anti-emperyalist paye de biçiliyor. Barzani’nin ABD emperyalizminin işbirlikçisi olduğu doğrudur. Ancak Barzani hükümeti şahsında Kürt federe devletine savaş ilan etmek emperyalizme savaş ilan etmek değil; doğrudan doğruya kürt halkına savaş ilan etmek demektir. Kaldı ki eğer anti-ABD’ci bir savaş düşünülüyorsa önce İncirlik üstünü kapatmalı değil miyiz? Barzani’yi emperyalizm işbirlikçisi olarak suçlarken, Baykal’ı, Bahçeli’yi ve Erdoğan’ı anti,emperyalist mi sayıyoruz. Irak Kürdistan’ına savaş açmak ABD’nin teröristleri kolluyor ve kitle imha silahı bulunduruyor bahanesi ile Irak’a savaş açması gibi emperyalist bir müdahale olur. Türkiye egemen sınıfının öteden beri Musul ve Kerkük’te gözünün olduğu bilinen bir gerçektir.

Savaş tüm kesimleriyle burjuvazi açısından ise işçi sınıfını şoven ve hamasi duygularla doldurup sınıf çelişkisini gizleme ve sömürüsünü devam ettirme olanağı anlamına gelir. Günde en az sekiz saat çalışıp ancak geçinebilecekleri kadar kazanabilenlerin ve onlardan kat kat daha fazla kazananların olduğu sınıflı bir toplumda bunları örtmenin ideolojik araçları olması gerekir. İşte o yüzden kalkın ey ehl-i vatan diyorlar. Bir Osmanlı şairi bu durumu şöyle ifade etmiş:

Kalkın ey ehl-i vatan dediler kalktık. Bir baktık ki onlar oturmuş biz ayakta kaldık.

İşte işçi sınıfına, yoksullara, ezilenlere, kalkın ey ehl-i vatan diyorlar, çünkü kendileri oturdukları yeri sağlamlaştıracaklar.

20 Ekim 2007 Cumartesi

Kapitalizm Nedir

Kapitalizm feodalizmden sonra sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir toplumsal-ekonomik yapı ve üretim biçimidir. Sanayi devriminden önce ekonomi tarıma dayanıyordu. Feodalizmde tarım için vazgeçilmez üretim aracı olan toprağın özel mülkiyete bağlı olması kırda iki ayrı sınıf yaratmıştı. Toprağa sahip olan feodal aristokratlar ve serfler. Serfler çalışan sınıftandılar. Fakat ürettikleri ürünlerin bir kısmını toprak sahiplerine vermekle yükümlüydüler. Çünkü toprak kendilerinin değildi ve kullanma hakkını ancak ürünün bir kısmını vermekle elde ediyorlardı. Bu şekilde artı emek sömürüsü yapılıyordu. Şehirlerde ise kendi basit üretim aracına sahip olan manifaktür işçileri ve zanaatçılar vardı. Sanayi devrimi ile birlikte eski aletlerle üretim yapmak imkânsız hale geldi. Yeni gelişen üretim araçları çok pahalı oldukları için yalnızca büyük sermaye sahipleri tarafından satın alındı. Yeni gelişen üretim biçimi birçok sanayi dalına girdi ve eski sistemi hızla ortadan kaldırdı. Çünkü çok daha hızlı ve ucuz üretim yapılmaya başlandı. Eski işçilerin kendi basit aletleri artık gereksizleşti ve mülklerini böylece kaybetmiş oldular. Yeni kurulan fabrikaların da işçiye ihtiyacı vardı. Böylece kapitalizm içinde iki temel sınıf ortaya çıkmış oldu:

Burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan, sermayesi ile geçinen sınıftır. Proletarya ise üretim araçlarına sahip olmayan, geçinmek için emek-gücünü satmak zorunda kalan sınıftır. Orta sınıflar kendi üretim araçlarına sahip olan, emeklerini satmak zorunda kalmayan, başka işçilerin emeklerini satın almayan sınıflardır. Kendi toprağına sahip olan köylü ya da kentte küçük burjuva sınıf… Fakat orta sınıflar sürekli mülklerini kaybederler, çünkü büyük kapitalistler sanayinin diğer dallarına da el attıkça küçük üreticiler bunlara karşı rekabette zayıf düşerler. Böylelikle küçük burjuva sınıfın büyük bölümü proleterleşir. Özellikle tarımda makineleşme yani kapitalist işleyiş, köylü sınıfları ücretli tarım işçisi durumuna getirdi ya da kente göç etmeye zorladı.

Kapitalizmin gelişmesi burjuvaziyi egemen sınıf konumuna yükseltmiştir. Burjuva düzeni eski feodal üretim ilişkileri tasfiye etti, toplumsal olarak eskinin ataerkil ve duygusal bağlarının yerine eşit yurttaşların serbest ekonomik ilişkisini koydu. Burjuva üretim tarzı, feodal üretim tarzından üretim araçları vb. açılardan daha ileri bir aşamada olduğundan burjuvazinin ekonomik erki ele geçirmesi ile birlikte siyasi olarak da bazı ilerici devrimleri olmuştur. Burjuvazi ekonomik çıkarlarını zedelediği feodal aristokrasi ile savaşımında halk ile de bağdaşıklık kurmuştur. Burjuvazi güçlü olduğu oranda demokratik talepleri daha çok dillendirir ve aristokrasiye ve monarşiye karşı halkın çoğunluğunu oluşturan sınıflarla o kadar çok ittifak yapar. Örneğin Fransız burjuva devrimi bu şartlarda oluşmuştur. Fakat güçsüz ve cılız olduğunda, eski egemenler ile verilecek amansız bir savaşta kendi konumunu da tehlikede gören burjuvazinin devrimi ise halkı arkasına alamaz, feodal sömürüyle işbirliği yapar nitelikte olur.

İç pazar yaratılmasıyla burjuva ulus devletini güçlendirmiştir. Aristokrasiye ve mutlak monarşiye karşı savaşım açısından demokrasi mücadelesi burjuva devrimlerinin ilerici yönüdür. Üretim araçlarının gelişimleri de tarihsel açıdan burjuvazinin ilerici yönünü gösterir. Çünkü üretim araçlarının gelişmesi emek üretkenliğini arttırır.

***

Kapitalizmin işleyişi emek sömürüsüne dayanır. Üretim araçlarına sahip olan ve işçilerin emek gücünü satın alan burjuvazi, emek gücü metaının değerini ücret biçiminde verir, fakat emek kendi değerinden fazlasını üretir. Bu artı değere burjuva el koyar. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği kapitalizmin temelidir. Sermaye bu egemenliğinin gücünü burjuva sınıfının üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutmasından alır. Kapitalizmin tasfiyesinin, yani işçilerin sömürülmesinin kaldırılmasının koşulu üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermektir. Çünkü işçi, işçi kaldığı sürece artı değer yaratmak zorunda yani sömürülmek zorunda kalacaktır. Sınıflı toplumlardan kapitalizm aşamasında sömürü daha da “gönüllü” hale gelir. Köleler kırbaçla çalıştırılıyordu, fakat işçiler yaşam araçlarını elde etme baskısıyla çalıştırılıyor. Burjuva düzeninin olağan şeklinin demokrasi olması işçilerin sömürülmediği anlamına gelmez. Zaten olağan rejim şekli üretim ilişkileri ile de paraleldir. İşgücünün meta olabilmesinin koşulu, alan ile satanın yani işçi ile patronun eşit yurttaşlar olarak karşı karşıya gelip işgücünün belli süre ile satılması ve kullanma hakkının kapitaliste geçmesidir. Burjuvalar arasında da kanun karşısında eşit rekabet hakkı vardır.

Kapitalizm genelleştirilmiş meta üretimidir. Meta, insanların ihtiyacını karşılar fakat üretim kapitalist açısından kar amaçlı yapılır. Kapitalist üretim tarzı neyin ne kadar üretileceği hakkında ihtiyaca göre bir kural sunmaz. Piyasada arz talep ilişkileri çerçevesinde kapitalist, neyin üretileceğine “daha fazla kar” ilkesine göre karar verir. İşlerin iyi gittiği dönemde yatırımlar ve üretim fazlalaşır fakat bir süre sonra üretim fazlası sebebiyle işler kötüleşir ve kriz gerçekleşir. Kapitalist üretimdeki kuralsızlık sürekli bir döngü oluşturur. Bu kapitalizmin iç çelişkisidir, krizsiz kapitalizm düşünülemez.

Emperyalizm

Kapitalizm tüm dünyaya yayılma özelliğine sahiptir. Çünkü ekonomik anlamda, üretici güçler açısından kapitalizmden daha gelişmiş olmayan ekonomik biçimler (feodal-asyatik) kapitalizm karşısında dayanamazlar ve yerini kapitalizme bırakmak zorundadırlar. Ayrıca kapitalizm sürekli olarak pazar geliştirme ihtiyacı içindedir. Bu da burjuva düzeninin uluslar arası niteliğini gösterir. Kapitalizmin ilk aşamasında uluslar arası kapitalist ilişkiler meta ihracıyla sınırlıydı. Başka bir ülkede üretilen meta diğer ülkelere ihraç ediliyor ve daha pahalıya ya da daha çok satabilen burjuva, karını arttırıyordu. Kapitalizm daha da geliştiğinde, üretici güçler büyüdüğünde, toplumsal işbölümü arttığında, kapitalistler arasındaki rekabetten dolayı küçük ve orta ölçekli işletmeler daha da yıkılmış, büyük tekeller ortaya çıkmış ve serbest rekabet yerini tekelci rekabete bırakmıştır. Kapitalizmin bu üst aşamasına Lenin emperyalizm diyor. Banka sermayesi ve sanayi sermayesinin birleşmesi mali sermayeyi (finans kapital) doğurmuştur. Bir kapitalist ülke diğerine artık sadece meta değil sermaye ihraç etmeye başlamıştır. Bu durum zaten birbirine bağımlı olan kapitalist ülkeleri daha çok birbirine bağlamıştır. Ancak kapitalizm tüm dünyaya yayılma eğilimde olduğu gibi, -yani bileşik geliştiği gibi- eşitsiz de gelişir. Tüm ülkelerde aynı şekilde, zamanda, büyüklükte gelişemez. Böylece farklı kapitalist ülkelerde nicelik bakımından farklı şekillere bürünebilir.

Emperyalizm sözcüğü yalnızca sömürgeci politikaları tanımlamaz, bir bütün olarak kapitalizmin girdiği evreyi tanımlamak için kullanılır. Emperyalizme karşı olmak bütün olarak kapitalizme karşı olmakla mümkündür. Proletaryayı emperyalistlere karşı kendi ulus devletinin burjuvaları ile ittifak kurmaya yönlendirmek tutarlı bir anti-emperyalizm değildir.

Kapitalist Devlet

Devlet sınıflı toplumlara ait bir kurumdur. Sınıflar ortaya çıktığında kısır ve toplumu yok olmaya iten çekişmeleri, sınıflı toplumun devamına imkân verecek şekilde yumuşatma gereği devleti doğurmuştur. Devlet kural olarak egemen sınıfın baskı aracıdır. Kapitalist devlet de burjuvazinin baskı ve genel işlerini gördüğü bir araçtan başka bir şey değildir. Kapitalist devlet mülkiyeti güçsüz olan burjuvaziyi destekler, yeni üretim araçlarının yeterli sermaye olmadığı zamanda yaratılmasını sağlar. Bu şekildeki devlet mülkiyeti özel mülkiyeti destekler ve sonunda ona dönüşür. Kapitalizm altındaki devlet mülkiyetinin ikinci anlamı da şudur: Kapitalist devlet bir bütün olarak burjuva düzenini dış saldırılardan koruduğu gibi tek tek burjuva bireylerden gelen saldırılara karşı da korur. Tekelleşmeye uygun olmayan önemdeki sektörler devlet mülkiyeti altında tüm burjuvazinin ortak mülkü durumuna getirilir. Bu biçimdeki devlet mülkiyeti kapitalist üretim biçiminin çözülmesinin şeklinin toplumsallaşma ve planlı ekonomi olduğunu gösterir. Fakat bu durum kapitalist devlet mülklerinin tüm halkın ortak malı olduğunu göstermez ve devlet mülkiyeti şeklinde de üretici güçlerin sermaye niteliği devam etmektedir.

Kapitalist devlet biçimleri

Kapitalist devlet biçimi olağan durumda demokratik parlamentarizmdir. Fakat olağanüstü durumlar olağanüstü rejimleri doğurur. Burjuvazi iktidarı kaybedeceğini düşündüğü anda işçi sınıfına karşı gerici feodal sömürüyle işbirliği yapmaktan çekinmez. Bu durum burjuvazinin gericileştiğini ve demokratik görevleri yerine getirmediğini gösterir. Burjuvazinin güçsüzleşip, işçi sınıfından korktuğu ve gericileştiği zaman düzenin devamı için bir çeşit denge kurulur, parlamenter sistem ya tamamen ortadan kalkar ya da işlemez. Bu durum Marx’ın Bonaparte’ın Fransa’sını incelediği özellikte olduğundan Bonapartizm olarak isimlendirilir. Bu tip rejimlerde devlet sınıflar üstü görülür ve kendini sanki bütün halkı temsil ediyormuş gibi sunar. Küçük-burjuva ve mülksüz köylü sınıfının desteğini de alır. Fakat devlet aslında burjuvazinin gerici ve baskıcı bir diktatörlüğüdür. Bürokrasi, militarizm vb. araçlarla işçi sınıfına yoğun baskı kurulur.

Kapitalizmin son evresinde, emperyalizm çağında mali sermayenin (finans kapitalin) baskıcı rejimleri ortaya çıkmıştır. Devletin kutsallaştırılması, koyu milliyetçilik veya ırkçılık, militarizmin yükselmesi, halkın demagojilerle aldatılması gibi özellikleriyle faşizm finans kapitalin kanlı bir diktatörlüğüdür. Faşizm de küçük-burjuva sınıfını kendi tarafına çeker, fakat faşist diktatörlük küçük-burjuvazinin iktidarı değildir. Faşizm işçi sınıfının mücadelesini her türlü yöntemle bastırır.



16 Ekim 2007 Salı

Bilim ve Felsefe Arşivi

Demokrasi - Güncel Siyaset Arşivi

Sosyalizm Arşivi