16 Kasım 2007 Cuma

Ülkücülük

Ülkücülük

Ülkücülük soğuk savaş döneminin anti-komünist cephesinin Türkiye’deki adıdır. Türk egemen sınıfı komünizm hayaleti karşısında Türkçülük ideolojisi ile yetinememiş, yanına sahte İslamcılığı da ekleyerek türk-islam ideolojisi oluşturmuştur. Ülkücülük; Kemalist, muhafazakar, mukaddesatçı ve milliyetçi düşüncelerin eklektik biçimde sentezine dayanır.

Ülkücülük ve Muhafazakarlık

Ülkücülük her muhafazakar ideoloji gibi içe kapanmacıdır, kendi dayandığı unsura (burada “türk milleti”) karşı yabancı unsurların sürekli bir saldırıda olduğu vehmini adeta şizofrenik ölçüde içinde barındırır. Ülkücülüğe göre tüm dünya Türklere düşmandır; “türkün türkten başka dostu yoktur”. Diğer milletler sanki başka işleri yokmuş gibi sürekli Türklük aleyhine çalışmakta ve Türkleri yok etmeye uğraşmaktadırlar. İşte bu şizofrenik dış düşman ve içe kapanma duygusu beynin düşünme yetisini ortadan kaldırır. Tüm farklı öneriler “dış güçlerin bize dayattığı şeyler” gerekçesiyle reddedilirken bunun nedenselliği asla sorgulanmaz. Sözgelimi demokratlar 301. maddenin anti-demokratik olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını savunduklarında karşılarında “bizi güçsüz düşürmek isteyenlerin oyunlarına geldiklerini” söyleyen muhafazakarları bulurlar. Muhafazakarlar farklı şeyleri de düşünmeyi asla deneyemezler bile. Farklı düşünceler muhafazakarlara göre onların varlığına yönelmiş bir tehditten başka bir şey değildir. Farklı düşünme çabası daha baştan reddedilince muhafazakarlara düşen şey sorgulamaksızın kabul ettikleri kendi dogmalarına yapışmaktır.

Ülkücülük ve Milliyetçilik

Ülkücülük her milliyetçi ideoloji gibi sınıf çatışmasını reddeder. Milliyetçilere göre her millet birbirinin doğal rakibi veya düşmanıdır. Yine her millet kendi içinde homojen bir topluluktur. (hainler hariç!) Milliyetçi safsataya göre sabahtan akşama kadar çalıştığı halde yine de yoksul olan bir işçiyle, hiç çalışmasa da zengin olan patron aynı milliyetten oldukları ve aynı vatanda yaşadıkları için aynı çıkarlara sahiptirler. Ama yoksul bir türk işçi kendisi gibi geçimini çalışarak, emekle sağlayan bir yunan veya ermeni işçiye düşman olmalıdır! Neden? Çünkü milliyetçiliğe göre milletler farklı vatanların sahipleridirler ve birbirleri ile bu vatanları korumak bazen fetih (veya işgal) etmek amacı ile sürekli rekabet ve düşmanlık halindedirler. Milliyetçiliğe göre günde en az sekiz saat çalışıp ancak asgari ücretin biraz fazlası ücret alan bir işçinin bu durumu bir kenara bırakıldığında aslında o koskoca Türkiye’nin sahibidir, o yoksul işçi bir ‘vatan’a sahiptir. Bu sahip olduğu yüce değeri diğer milletlerden korumalı değil mi? Halbuki gerçekte işçinin vatanı yoktur. Vatan denilen toprak parçasına sahip olanlar aslında, o topraktaki yer altı ve yer üstü kaynaklarının kullanım hakkına sahip olan sermaye sahipleridir. Emekçiler yalnızca onların mülkünde çalışırlar ve belli miktar ücret alırlar. Ancak hammaddeler emek sayesinde ürün olmasına karşın; sermayenin sahibi emeğin sahibinden kat kat fazla pay alır. Kısaca vatan; insanları yapay ulusal çitlerle birbirine ayıran parça, kapitalist sınıfındır. İnsanlığın farklı ülkelere, sınırlara bölünüp birbirine düşman olmasına sebep olan hiçbir gerçek neden yoktur. Ulusların arasında çıkan savaş ve çatışmalar o ulusların kapitalist sınıflarının çıkarları doğrultusunda çıkarılmış savaşlarıdır. Savaşların sonunda ölen, yaralanan, savaşanlar çektikleri çilelerle kalırlar. Ancak kapitalist sınıflar rakiplerine karşı üstünlük elde ederler. Örneğin 1. dünya savaşı emperyalist paylaşım mücadelesinin bir ürünü olarak çıkmıştır. Yoksa Alman halkı ve Fransız halkının birbirlerine saldırmaları için hiçbir gerçek neden yoktu. Alman ve Fransız egemen sınıfı kendi halklarına “vatan için, millet için” yalanlarını söylediler. Şimdi de ABD kapitalist sınıfı açıkça petrol için ve rakipleri karşısında emperyalist hegemonya kurmak için Irak savaşını başlattı. Fakat kendi ülkesinde Amerika için, Amerika’nın çıkarları için savaştığını söylüyor. Irak’taki savaşın ABD’li işçi sınıfına hiçbir faydasının olmadığı açıktır. Çünkü onların ne petrol şirketleri var ne de rekabet etmesi gereken başka kapitalistleri…

Ülkücülük ve İslamcılık

Ülkücü hareket kitlesel taban bulabilmek için yalnızca Türkçülüğün yetmeyeceğini görüp İslami bir söylem de kullanma gereğini hissetmiştir. “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” söylemi buradan çıkmıştır. 6000 metrelik Tanrı Dağı ile 500 metrelik Hira Dağı’nın büyüklüğünü oranladığımızda aslında ülkücülüğün ne kadarlık kısmının Türkçülük, ne kadarlık kısmının İslamcılık olduğunu görebiliriz.

Kemalizm laiklik adı altında dini kontrol etmek istiyor. TC’nin kuruluşundan beri hep aynı eğilim süregelmiştir. Diyanet Kurumu, devletin zorunlu din dersi vermesi, din adamlarının devlet memuru olma durumu hep bu durumun göstergeleridir. Demokratlaşamamış (ve laikleşememiş) cumhuriyet dini kendi egemenliğinin kitlelere benimsetilmesinde bir araç olarak kullanmak istemiştir. Bu yüzden kendi ‘ehli İslam’ını yaratmaya çalışmıştır. Böylece din, milliyetçiliğin bir öğesi durumuna getirilecektir. Türk Müslümanlar değil, Müslüman Türkler söylemi buna işaret eder. Önce Türk sonra Müslüman. Kemalizm’in İslam’la ilişkisi Osmanlı’nın mirasını devralması ile doğrudan başlamış oluyordu. Eski devlet bir ulus devlet değildi. Ancak yeni kapitalist devlet bir ulus devlet olmak zorundaydı. Milli mücadele Türklerin mücadelesi değil, Osmanlı’nın asli unsuru olan Müslüman milletlerin mücadeleleriydi. Milli mücadeleye damgasını vuran Türklük değil, Müslümanlıktı. Böylece Kemalizm ilk düşmanlarını Türk olmayanlardan değil, Müslüman unsurundan olmayanlardan belirledi: Rumlar, Ermeniler ve hatta Aleviler. Cumhuriyet kurulup ümmet anlayışından ulus anlayışına geçildiğinde Türklük asli unsur seçildi ve diğer Müslüman halkların kimliği yok sayıldı, inkar edildi. İşte Kürt sorunu da buradan mütevelliddir.

Ülkücülük kemalizmin bu ilklerini tamamen benimsemiştir. Ülkücülüğe (ve kemalizme) göre Türkiye’de asli unsur Türkler, azınlık unsurlar ise gayri-müslimledir. Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler, Zazalar, Boşnaklar, Arnavutlar yoktur, yalnızca Türkler vardır. Tabi Ermeni ve Rum düşmanlarımız da vardır. Ülkücüler Kürtlere “Türk Kürdü” derler, Azeri Türkü der gibi… Yani Kürtler Türklerin bir kolu, bir boyu kabul edilir. Bu bilime tamamen aykırı görüş hala taraftar bulabilmektedir. Türkçe Ural-Altay dil ailesine mensuptur, Kürtçe ise Hint-Avrupa dil ailesindendir. Hatta Kürtçe 30 yıldan beri resmi ve hukuki olarak Irak’ın Arapçadan sonra ikinci resmi dilidir.

Ülkücülüğe göre Türkiye’de Kürt halkının kültürel hakları olmadığı gibi hiçbir siyasi hakkı da yoktur. Çünkü “Türkiye Türklerin”dir. Yani tüm “vatan” Türklere aittir, Kürtlerin bir çakıl taşları bile yoktur.

Ülkücülüğün İslamcılığı bir tek şeyde kullanır; o da düşman yaratmadır. “Gavurlar bize düşman!”. İşte bu kadar sığ. Farklı bir ülkede, farklı bir anne babadan doğan, farklı sosyal çevrede yetişen insanların farklı inançlarda olmasından daha doğal bir şey yoktur. Ama milliyetçi-dinci sanki kendi inancını bin bir zorlukla araştırıp seçmiş ve kendi inancının tüm gereklerini yapıyormuş gibi farklı inançtan olan “kafir”leri peşinen düşman ilan eder. Diyecek bir şey yok. “Allah akıl fikir versin”

Ülkücülük ve Faşizm

Faşizm kapitalizmin krizde olduğu olağan dışı dönemlerinde ortaya çıkan devletçi-otoriter ve baskıcı bir devlet şeklidir. Faşizmin ideolojisi devleti kutsamaya dayanır. Faşizm bazen ırkçılığı bazen de koyu milliyetçiliği kendine rehber edinir.

Ülkücülüğü tamamen kafatasçı-ırkçı olarak nitelemek pek mümkün değildir. Çünkü Türkiye gibi ırkların birbirine karıştığı ve pek yakın olduğu bir ülkede ırkçılık reel olarak mümkün değildir. Reel olarak mümkün değildir ancak ülkücülüğün sanal ırkçılığı da bir gerçektir.
Ülkücülük her faşist ideoloji gibi devletin kutsallığına dayanır ve ulusun çıkarları bütün sınıfsız bir topluluk olduğunu iddia eder. Ülkücülük her faşist ideoloji gibi koyu ve akıl dışı bir anti-komünist propaganda yayar. Komünizmin ne olduğunu bile bilmeyen ancak komünizmi “kötü, öcü, pis” gibi çocuksu nitelemelere tabi tutan kitleler tam faşizmin istediği kitlelerdir. Komünizmin “halkı kandırmak için kullandığı yem”lere yakalanmamak için de kendi ideolojilerinin de toplumcu olduklarını söylerler. Hitler de kendi partisine “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” adını vermemiş miydi? Ülkücülüğü ilkeleri olan dokuz ışıktan birinin de “toplumculuk” olması tesadüf değildir.

“Devlet bize ekmek veriyor”. Bu iddia faşizmin temel iddialarındandır. Halbuki devlet denilen kurum insanlarca oluşturulmuştur. Hiçbir kutsallığı yoktur. İnsanlara ekmeklerini veren bir tanrı değildir devlet. İnsanlar kendileri çalışıp üretirler. Üstelik işçi sınıfı üretir, patronlar yer. Dahası devlet denilen baskı aracıyla bu sömürü düzeninin devamı sağlanır.

8 Kasım 2007 Perşembe

En İyi Asker Ölü Asker Mi?

Dağlıca'daki çatışmadan sonra Pkk tarafından esir alınan 8 asker geçen günlerde kurtarıldı. DTP'nin de bu kurtarma işinde çabalarının bulunması bazılarını çok üzdü. Bu bazıları maalesef bütün düzen cephesi... AKP'lisinden CHP'lisine, MHP'lisinden, İP'lisinden ipsizine hiçkimse 8 askerin kurtulmasına ve ailelerine kavuşmasına samimi şekilde sevinemedi. Onlar belki de "gözü dönmüş canilerin", şeytanların büyüledikleri "terörist"lerin 8 genç insanı El-Kaide'nin infazları gibi kameralar önünde öldürmesine daha az üzüleceklerdi. Hatta içlerinden bazıları dünyaya "terörle mücadele" ettiklerini ve pkk'nin "ne kadar kötü" ve "gözü dönmüş caniler topluluğu" olduğunu kanıtlayabilmek için kullanacakları malzemeyi bulacakları için bu vahşete belki de sevineceklerdi. Ancak beklenen olmadı. Pkk, Kuzey Irak Kürt yönetimi ve DTP gibi bazı aktörlerin baskısı ile esir askerleri serbest bıraktı. Bakan Şahin askerin kurtarılmasına sevinemediğini söylemiş. Doğu Perinçek daha ileri gidip "keşke onurluca ölselerdi" demiş. İşte milliyetçiliğin, şovenizmin aklı ve insanlığı nasıl yok ettiğinin güzel (aslında çirkin) bir örneği. İşte kürt sorunu karşısında çözüm üretmek yerine daha çok kan ve gözyaşı isteyenlerin hazin sonu. Diyolog yerine silah ve çatışmayı; yaşam yerine ölümü; kardeşlik yerine düşmanlığı seçenlerin iğrençliği...
Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Ferhat Kentel bu durumu şöyle ifade etmiş:
Yaşayanlar yüzünden “fazla bir sevinç duyamamanın ifadesi”

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kapitalizmin Bir Çelişkisi: İşsizlik

Bir tarafta işsizlik var ama diğer tarafta da fazla mesailer, yüksek çalışma saatleri.

Toplum tarafından tüketilen ürünler uzaydan inmiş değildir, yine toplum tarafından üretilir. Toplumun ihtiyaçlarının karşılanması için belirli miktarda bir işgücü gerekir. Mevcut durumda Türkiye'de resmi olarak da %10 bir işsizlik var. Toplumun üretime katkı yapamayan bu kitlesinin yerine toplam işgücü ihtiyacını karşılamak için çalışan işçiler daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Yani hem insanlar işsiz kalıyor hem de bu yüzden diğer insanlar daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalizmin bir çelişkisi de budur.

Patronlar bu çiftbaşlı çelişkiden çiftbaşlı bir kazanım sağlıyorlar. Hem müsdahdem işçileri daha fazla çalıştırıyorlar hem de onlara daha az ücret veriyorlar. Çünkü bu ücreti beğenmeyenler işten çıkarılır ve yerine bu ücrete razı olarak aylarca işsiz kalmış kişiler işe alınır.

İşsizlik ne kadar gelişmiş olursa olsun her kapitalist ülkenin sorunudur. Refah seviyesi işçi sınıfının mücadelesi ile görece yüksek olan AB ülkelerinde bile ortalama %7-8 civarında bir işsizlik vardır. İşsizliğin ve bunun neden olduğu fazla çalışma süreleri kapitalizmden kaynaklanmaktadır. Çünkü kapitalizmde üretim kapitalistlerin kar güdülerine göre yapılır. İşçinin içgücü de kapitaliste göre diğer hammaddeler gibi bir "gider"dir. Kapitalistler (sermayedarlar/patronlar) daha fazla kar edebilmek için giderleri mümkün olduğunca tasarruflu kullanmaya çalışacaktır. İşte bunun için daha az işçi, daha az ücretle, daha fazla saat çalıştırılmalıdır.

Makinalaşma ve teknolojinin gelişmesi doğrudan doğruya iş saatlerinin düşmesini beraberinde getirmesi beklenir. Ancak kapitalizm koşullarında bu her zaman böyle olmuyor. Çünkü eskiden üç işçinin yapabileceği işi yeni makineler sayesinde bir işçi yapabilecekse, patron üç işçinin çalışma saatini 1/3'üne düşürmek yerine iki işçiyi işten atıyor ve kalan tek işçiyi yine aynı müddet çalıştırıyor. Makinalaşma iş saatlerini düşürmek yerine işsizlik üretiyor. İyi olan bir şey kötülük üretiyor. İşte kapitalizmin ilginç bir çelişkisi ve zıtların birliği ilkesine bir örnek.

2 Kasım 2007 Cuma

DTP Kürtleri Temsil Ediyor Mu?

DTP Kürtleri temsil ediyor mu?

DTP’nin Kürtleri temsil etmediğini söyleyenler iki çeşittir:

1- Kürtlerle Türklerin kardeşliğini savunan (ama tutarlı değiller) ancak Kürtleri temize çıkarmak için DTP gibi “kötü” bir partinin onları temsil edemeyeceğini savunan iyi niyetli fakat gerçekleri göremeyen kimselerdir.

2-
Kürtlerin demokratik taleplerini bastırmak için, Kürtlere haklarını vermemek için Kürtlerin hak talep etmediğini iddia edebilmek için aslında Kürtlerin asimile olmayı kabul ettikleri ve DTP’nin hiçbir şekilde onları temsil etmediği yalanını söyleyen şovenistlerdir.

Bir de “kötü” DTP’nin Kürtleri temsil ettiğini söyleyen ırkçı faşist bir kitle var. DTP kötüdür, Kürtler de kötüdür bu yüzden DTP Kürtleri temsil etmektedir diye bir şablonla düşünürler. Bu faşistler “Türkiye türklerindir” diyerek Kürtlerin hiçbir hakka sahip olmadıklarını söylemektedirler. Hatta “Türk Solu” isimli faşist dergide “kürt sorunu yoktur, asıl sorun kürdün kendisidir” yazacak kadar pervasızlaşmıştırlar.



DTP nasıl bir parti?

DTP, Sosyalist Enternasyonal’e üye olmaya çalışan kendini demokratik sosyalist veya sosyal demokrat olarak tanımlayan bir parti. Ancak reel siyasette DTP’nin en önemli varlık sebebi kürt sorunudur. DTP’nin savunduğu politikalar da genellikle kürt sorunu etrafında şekillenmiştir. DTP kürt sorununun sadece bir asayiş sorunu olmadığını, sadece ekonomik bir geri kalmışlık da olmadığını söylemektedir. DTP’ye göre kürt sorunu bir kimlik sorunudur. Kürt halkının varlığının, dilinin ve kimliğinin tanınması sorunudur. DTP kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesini ve Kürtlerin ne istediğinin sorulabilmesini, federasyon gibi farklı çözüm önerilerinin de tartışılabilir olmasını istiyor. Bu bağlamda DTP demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkiye’lilik üst kimliği altında türk unsuru ile eşit olarak kürt kimliğinin tanınmasını ve kürt dilinin tamamen serbest olmasını istiyor. Kısaca DTP demokrasi istiyor.

DTP kendini sosyal demokrat veya sosyalist olarak tanımlıyor ancak DTP milliyetçi bir partidir ve bu yüzden sosyalist/komünist olması mümkün değildir. DTP milliyetçidir ama ezen ulusun şovenist milliyetçiliğini değil ezilen ulusun demokratik milliyetçiliğini savunmaktadır. Başka şekilde söylemek gerekirse örneğin CHP “hak vermeme milliyetçisi”, DTP ise “hak alma milliyetçisi”dir. CHP kürtlere “türküm” dedirtmeye çalışırken, DTP kürtlerin kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını savunur, kalkıp da türklere zorla “kürdüm” dedirttirmeye çalışmaz.

Diğer partilerin kürt sorunu konusundaki tavrı

Şoven milliyetçi devletçi cephe, yani başta CHP ve MHP olmak üzere BBP, DSP, SP ve benzeri partiler bir kürt sorununun olmadığı iddia ediyorlar. Onlara göre bir terör sorunu var. Genellikle Türkiye’yi yıkmak, güçsüz düşürmek ve bölme isteyen “dış güçler” argümanıyla kürt halkının yaşadıklarının üstü örtülüyor. Kürtçenin yasaklandığı ve hala da tam serbest olmadığı bir ülkede kürt sorunu yoktur demek sorunun çözülmemesini istemek ve daha nice acıların yaşanmasını istemek demektir. Seçilen milletvekilleri “acaba Kürtçe yemin edecekler mi” diye diken üstünde durulduğu bir ülkede kürt sorunu yoktur demek ancak gerçeklere gözlerimizi kapamak olur. Şoven-milliyetçi partiler terörün dış güçler desteği ile beraber ekonomik geri kalmışlık yüzünden de çıktığını söyleyip Kürtlerin kimlik taleplerine tamamen gözlerini kapatıyorlar. Bu partiler daha önceleri “Kürtler aslında dağ türküdür” yalanını uydurabilmiş, Kürtçe diye bir dil yoktur diyen partilerdir. Hala bu görüşler özellikle faşist MHP tarafından dile getirilmeye devam ediliyor. Eski İslamcı yeni ulusalcı SP de “dış güçler” argümanının altına saklanarak, koyu bir anti-AB’cilik yaparak kürt sorunu konusunda çuvallamıştır. Kökten Kemalist CHP ise aynı klasik ezberini tekrarlıyor: TC’ye Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür” diyerek kürtlerin varlığını inkar politikasında diretiyor.

İkinci cephe AB’ci partiler cephesidir. Bu cephenin baş aktörü şüphesiz AKP’dir. AKP’nin somut acil önerileri veya vaatleri DTP ile kısmen örtüşmektedir. Kürtlere Türk kimliğini dayatmak yerine Türkiyelilik kimliğinin benimsenmesi, AB süreci içinde Kürtçe üzerindeki yasakların belli ölçüde kalkması kürt sorunu konusunda AKP’yi diğer şoven partilerden ayırmıştır. Ancak AKP’nin bu açılımlar konusunda ne kadar tutarlı olduğu da ayrı bir konudur. AKP kürt sorununun varlığını kabul etmekle beraber ayrı bir terör sorunundan bahsediyor. Halbuki kürt sorunu olmasaydı terör sorunundan da bahsedilemeyecekti. AKP bu kadar yalın gerçeği göremiyor. Bu yüzden DTP’ye “PKK’ya terör örgütü deyin” diye dayatıyor. Ama her ne hikmetse “kürt sorunu vardır deyin” diye CHP-MHP ikilisine hiçbir dayatmada bulunmuyor. AKP her konuda olduğu gibi bu konuda da tutarsız davranıyor. AB’ci cephede “dağda silah sıkacağına düz ovada siyaset yapsınlar” diyebilen Ağar’ın partisi DP de bulunuyor. Ancak farklı nedenlerden dolayı DP seçimlerde tam bir fiyasko yaşamıştır.

Kürt halkı ne istiyor?

Kürt halkının genelinin istekleri DTP’nin de isteği olan demokratik cumhuriyetten farklı değil. Geçen 2007 seçimlerinde Kürt halkı kendilerini yok sayan, dillerini yasaklayan partilere değil, demokratik ve kültürel haklarını savunabileceklerini düşündükleri partilere oy verdiler. Kürtler DTP’nin yanında AKP’yi de tercih ettiler.

Bazı aklı evvel İslamcılar DTP’nin sol veya sosyalist imajda bir parti olmasından dolayı bu partinin büyük çoğunluğu “dinine bağlı” olan Kürtleri temsil etmediğini söylüyorlar. İslamcılar genel olarak “sol” veya “sosyalizm” hakkında koyu bir önyargıya sahipler. En büyük “sol” partisinin CHP olduğu bir ülkede bu durum bir derece doğal. Ama örneğin Avrupa’da 12 eylül saldırılarından sonra aşırı sağcı (faşist) partilerin Müslüman düşmanlığını ve islamofobiyi kışkırttığını ve Müslümanların da sol (sosyal demokrat veya sosyalist) partilere oy verdiklerini düşünürsek DTP hakkındaki bu itirazın ne kadar anlamsız olduğu görülür. Çünkü sol, eşitlikten ve özgürlükten yanadır. (Bkz: Sol Nedir, CHP Kimdir?)

Bazıları da DTP’yi etnik milliyetçi, ayrımcı ve ırkçı bir parti olarak tanımlayacak kadar gerçeklikten uzaktalar. DTP türkçenin yasaklanıp, Türklere kürdüm dedirttirilmesini mi savunuyor? DTP “en iyi türk ölü türktür” falan mı diyor? DTP’nin

  • Ne mutlu kürdüm diyene
  • Kürt öğün çalış güven
  • Bir kürt dünyaya bedeldir
  • Ey Kürt gençliği, … muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevuttur.
  • Kürde durmak yaraşmaz, kürt önde kürt ileri

Ve diğerleri gibi söylemleri var mı? Fazla söze gerek yok. DTP’yi etnik milliyetçi ve ırkçı bir parti olarak niteleyenler önce kendilerine baksınlar.

Ve rakamlar…

Türkiye’de 11 ila 15 milyon kürdün yaşadığı tahmin ediliyor. Bu da 70 milyonluk Türkiye nüfusunun % 15-20’sine tekabül eder. 40 milyonluk seçmenin 6 milyonunu yani %15’ini kürt seçmen kabul edelim. DTP çizgisinin Türkiye genelinde aldığı oy 1,5 milyon civarındadır. Böylece Kürtlerin en az %25-30’unun DTP çizgisine oy verdiği görülüyor. Sadece ¼ diye küçümsenmemesi gerekir. Tüm Türkiye’de ikinci parti olan CHP Türkiye’nin %20’sinden oy aldığı halde hiç kimse CHP’nin Türkiye’yi temsil edip edemeyeceğini veya muhatap alınıp alınmayacağını tartışmıyor. İkinci bir hususa da dikkat çekmek gerekiyor. DTP’ye oy vermeyen bir kürt CHP’ye de oy vermiyor. Kürt sorunun varlığını kabul eden AKP’yi tercih ediyor. Kürtlerin istediği şey dillerinin ve kimliklerinin tanınmasıdır. AKP’ye oy veren kürtler onu bu yolda kusursuz görmüyorlar ama DTP’den kısa vadede daha etkili olabileceğini düşünüyorlar. DTP’yi daha marjinal buluyorlar. Yoksa dillerinin yasak, kimliklerinin tanınmamış olmasını istiyor değiller. Ayrıca şurası da çok önemli: Diyelim ki bir seçime yalnızca MHP ile DTP katıldılar. Kürtlerin çok büyük bir oranı DTP’ye oy verecektir. Yani Kürtler DTP’ye türk milliyetçilerinin baktıkları gibi bakmamaktadırlar. Kürtlerin büyük çoğunluğu MHP veya CHP’yi bırakıp DTP’ye saldırmaya çalışmazlar. Bu yüzden DTP kürt halkının meşru bir temsilcisidir ve muhatap alınmayı hak etmektedir.


Yukarıdeki seçim haritasında görüldüğü gibi. DTP (bağımsızlar) kürtlerin yoğun olarak yaşadığı doğu illerinde birinci parti olmayı başarabilmiştir. Üstelik kendinde cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaptırmama hakkı bulan CHP tüm Türkiye'de 81 ilden yalnızca 5 ilde; her konuda sesi çıkan ve muhatap MHP yalnızca 2 ilde birinci gelirken, DTP kürtlerin yoğun olduğu illerin neredeyse yarısında, 6 ilde birinci gelmiştir. Başörtüsü sorununun çözülmesi için CHP ve onun dayandığı anti-demokratik kurumların keyfini bekleyebilen AKP'nin kürt sorununun çözüme kavuşması ve akan kanın, gözyaşının durması için DTP'yi muhatap almamakta diretmesi ne kadar demokrat olduğunu gösteriyor.

DTP PKK’ya neden terörist demiyor?

PKK, kürt sorunu olduğu için var. DTP’nin PKK’ya terörist demesi sanki PKK’yı hiçbir sebep yokken ortaya çıkmış görmesi, adeta gökten zembille inmiş kabul etmesi demektir. PKK’yı masalsı bir şeytanlığın içine sokmak çözüm değildir. PKK’yı terörist, şeytan vb. ilan etmek şiddeti ve acıları dindirmiyor. Önemli olan PKK’nın ortaya çıktığı koşulları değiştirebilmektir.

PKK’nın militanları DTP’ye oy veren o bir buçuk milyon insanın ya kardeşi, ya eşi, ya oğludur ya da arkadaşıdır. DTP’ye bu şartlar içinde PKK’ya terörist demesini teklif etmek çözümün önünü tıkamaktır. Çözümün siyasi ve diyalog yönünü tıkayıp daha fazla kan ve gözyaşı akmasına sebep olmaktır. Halbuki DTP’nin ne istediği bellidir. DTP kürt sorununun çözülmesini ve PKK’nın artık gereksizleşmesini ve yok olmasını istiyor. DTP defalarca açıkladığı gibi silah ve kan yerine diyalog ve barış ortamında bir çözümden yanalar. Ancak egemen Kemalist zümreye yaranabilmek için mi bilinmez AKP sürekli DTP’ye bu noktadan vuruyor.

DTP'nin PKK'ya terörist demesi kendilerinin de söylediği gibi onları hiçleştirir.
DTP’nin zaafları ve hataları da elbette var. Ama bunlar başka yazıya kaldı.

Bkz:
DTP PKK’ya neden terörist demiyor ve AKP / İlhan Döğüş