24 Aralık 2007 Pazartesi

Özel Mülkiyet ve Emek Sömürüsü

Basit olacak ama, özel mülkiyetin emek sömürüsüne yol açtığını çok kullanılan ıssız bir ada hikayesi ile açıklamaya çalışalım.

Diyelim ki ıssız bir adaya düştünüz. Yaşamınızı devam ettirebilmek için "üretim faaliyeti"nde bulunmanız gerekir. Yani "emek" ile hammaddeleri ürüne dönüştürmelisiniz. Ağaçlardan, taşlardan kendinize bir ev yaptınız, bazı hayvanların etinden, sütünden yününden yaralanmak için hayvan barınağı inşa ettiniz, adanın uzak kısımlarından topladığınız tohumlarla uğraşıp dininip bir tarla bile yaptınız. Sonuçta emeğiniz ile çeşitli ürünler ürettiniz.

Bir süre sonra birisi çıkageldi, dedi ki:
"Ben bu adanın mülkiyetine sahibim, işte bu yüzden bana ürettiğin ürünlerinin bir kısmını vermelisin." Siz itiraz ettiniz:
"Ama bunları ben kendi emeğim ile ürettim." 'Adanın sahibinin' cevabı hazır:
"Ama benim adamdaki ağaçlarla, toprakla, taşlarla ve hayvanlarla, işte bu yüzden ürettiklerinin bir kısmını bana vereceksin." Şimdi bu emek sömürüsü değil mi? Sizin emeğinizin ürünlerinin bir kısmını, bir başkası adanın sahibi benim diye alıp gidiyor. "Allah'ın adasını, taşını, hayvanını (kısaca üretim araçlarını) sen mi yarattın, nereden senin oluyormuş" diye sormak aklımıza gelebilir. Ancak sınıflı toplumlarda sınıfların varlığı ve üretim ve mülkiyet ilişkileri sorgulanamaz bir hal alır. Marx'ın dediği gibi sınıflı toplumlarda egemen olan fikirler egemen sınıfların fikirleridir.

İşte yukarıdaki 'ada örneği'ndeki durum feodal üretim tarzında her gün yaşanan bir şeydi. Temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetine sahip olan aristokrat sınıf (toprak ağaları), serf denilen topraksız köylülerin emekleri ile ürettiklerinin bir kısmına el koyuyordu.

Avrupa'da feodalizm yaşanırken Asya'da başka bir üretim tarzı egemendi. Marx'ın asyatik üretim tarzı denen bu sistemde toprağın özel mülkiyeti yerine devlet mülkiyeti vardı. Ancak devletin de sahipleri vardı. Despotik devlet, tıpkı aristokratlar gibi köylülerin ürettikleri ürünlerin bir kısmına el koyuyordu. Ancak devlet diye bir tüketim öznesi olmadığından, devletin sahipleri yani devletlû sınıf üretime katkı yapmadan üretimden pay alıyordu. Anadolu'daki türkmen aşiretlerinin dediği gibi:
"Ekende yok, biçende yok; yiyende ortak Osmanlı"

Köleci toplumdaki emek sömürüsü de özel mülkiyete dayanıyordu. Ancak burada mülk olan yani bir 'eşya' olarak kabul edilen şey, insandı. Efendiler, kölelerinin sahibiydi. Doğal olarak kölelerin ürettikleri tüm ürünler bizzat kölenin sahibi olan efendinindi. Tabiki kölenin yaşamını devam ettirmesi için gereken kısım, efendinin belirlediği kadarı ile köleye geri dönüyordu.

Kapitalizmde yine özel mülkiyete dayalı bir emek sömürüsü yaşanıyor. Burada bahsedilen 'özel mülkiyet' liberallerin sürekli çarpıttıkları gibi kişisel kullanım için örneğin kişisel ayakkabı, ev, araba vs. değil üretim araçları için bahsedilen özel mülkiyettir. Yani fabrikaların, makinaların, büroların, toprağın, taşın, demirin, madenlerin özel mülkiyeti. Kapitalizmde çalışan sınıf işçi sınıfı veya proletaryadır. İşçi sınıfının emeği ile ürettikleri kendisinin değil, kullandığı üretim aracına sahip olan kapitalistindir. (sermayedarın, patronun) Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi ürettikleri ayakkabılar üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip değildir. Artık o ayakkabılar patronun malıdır. Patron ayakkabıları satar, çeşitli hammadde giderlerinden (deri, iplik ve işçinin ücreti ile diğer giderler) kalan para patronun kârıdır.

İşçi emeğinin ürettiğinin tam karşılığını almaz. Yani işçi örneğin 10 ayakkabı üretecek kadar emek harcamışsa 10 ayakkabı parası almaz. Çünkü o zaman derinin, fabrikanın ve diğer üretim araçlarının sahibi olan patrona bir şey kalmaz. Halbuki patron kâr elde etmek için üretim yaptırıyor. İşçi iyi veya kötü bir ücret alır, ancak emek ile üretime katkı yaptığı için değil de özel mülkün sahibi olduğu için üretimden pay alan bir patronu varsa, o işçinin emeği sömürülüyor demektir. Tıpkı ıssız adadaki hayali üreticinin emeğinin sömürülmesi gibi...

13 Aralık 2007 Perşembe

DTP Kürtleri Temsil Etmiyormuş

Zaman gazetesinin haberine göre Güneydoğu'da yapılan bir ankette DTP'nin kürtleri temsil etmediği ortaya çıkmış. Anketin tüm olumsuzluklarını bir kenara bırakalım ve bu sonuçların genel eğilime yakın olduğunu kabul ederek inceleyelim.

Haberin ilk cümlesi şöyle:

"Güneydoğu'da yapılan anket çalışması DTP'nin Kürtleri temsil etmediğini ortaya koydu. Araştırmaya katılanların yüzde 45'i 'DTP bizi temsil etmiyor' derken, yüzde 52'si 'parti PKK'yı terör örgütü ilan etmeli' görüşünde."


Bu traji-komedi karşısında aklıma Baykal'ın halkın %53'ü (100-47) AKP karşıtı sözü geldi.

Rakamlara bakalım:

Soru:
DTP'nin kürtleri temsil ettiğini düşünüyor musunuz?

evet: %38.6
yeterli değil: %10.2
hayır: %35.1
fikrim yok: %16


2002 seçimlerinde AKP'nin tek başına iktidar olması için %34 oy yetiyor da DTP'nin kürtlerin bir temsilcisi olması için %38 "evet"ve %10 "kısmen evet" cevabı yetmiyor. El-insaf! Üstelik bu ankete cevap verenlerin hepsi kürt değil. Aynı ankette evde hangi dili konuşuyorsunuz diye bir soru var ve %13 Arapça diyenlerin oranı.

Yine ankette bir çarpıklık daha var. Operasyon'da Barzani hedef alınmalı mı diye bir soru var ve cevapların yüzdeleri aşağıdaki gibi:

evet: 65.8
hayır: 17.2
fikrim yok: 17


Burada belli ki "operasyon yapılmalı" diyenlere ayrıca Barzani de hedef alınmalı mı diye sorulmuş. Ancak sorunun nasıl sorulduğu haberde belirtilmemiş. Kürtlerin Barzanî'nin hedef alınmasını desteklemelerine inanmak pek mümkün değil. Bir milliyetçi türk için Barzani aslında olmayan kürtlerin aslında olmayan sözde Kürdistan sözde federe sözde bölgesinin sözde başkanı olabilir, ama aklı başında bir demokrat türk veya bir kürt için komşu Irak devletinin anayasal meşru kürt bölgesel yönetiminin başkanıdır.

PKK terörünü önlemek için Kuzey Irak'a yapılacak bir askeri operasyona bölge halkı "evet" dedi. "Türkiye Kuzey Irak'a bir operasyon düzenlemeli midir?" sorusuna verilen cevaplar içinde ilk sırayı yüzde 51.5 ile "evet, düzenlemelidir" seçeneği aldı.

Demek ki bölge halkının yaklaşık yarısının evet, diğer yarısının da hayır demesi evet anlamına geliyormuş. %48.5'in ne dediği önemsenmeksizin %1.5'lik bir fark "bölge halkının" ne dediğini ortaya koymaya yetiyormuş. Sırf bu %1.5'lik farka dayanarak iddialı başlıklar atabilir ve başımızı kuma sokup gerçekleri görmemeye devam edebilirmişiz.

_____________________
Bkz: Oyunu öğrenmeden hilesini öğrenmek / Haydar Eren


11 Aralık 2007 Salı

Kürt Sorununa Çözüm Ortadoğu Federasyonu Mu?

Kürt sorunu, Bask; Çeçenistan; İrlanda ve hatta Filistin sorunundan bile karmaşık bir sorundur. Öncelikle kürt sorununun yalnızca Türkiye'yi ilgilendirmediğini ve giderek bir Ortadoğu sorunu olmaya başladığını belirtelim. Özellikle Irak'da Saddam'ın devrilişi ile beraber Kürdistan federe bölgesinin daha fazla otonomi kazanabilecek koşulların oluşması ile kürt sorunu Ortadoğu sorununa dönüşmeye başlamıştır.

Kürt sorunu yalnızca son 30 yılın sorunu değildir. Asıl olarak Osmanı'nın parçalanması ile ortaya çıkan ulusal bir sorundur. Osmanlı'da aslî unsurun bir parçası sayılan kürd halkı Osmanlı'nın parçalanması ile dört ayrı devletin vatandaşları oldular. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın mirasçısı olarak aslî unsuru belirlemek için önceleri müslim / gayr-i müslim yöntemini kendine seçti. Buna göre yeni kurulan Cumhuriyet türk, kürd, laz, çerkez, arab ve diğer müslüman unsurların devleti idi. Çünkü "millî mücadele"nin yeni bir devlet ve rejim oluşturmak için değil, 'Devlet-i Âliye-yi Osmaniye'yi kurtarmak amacı ile yapıldığı söylendi. Ancak yeni devlet Osmanlı'nın devamı değil bir ulus devlet modeli üzerine kuruldu. Aslî unsur türk ulusu seçildi. Azınlıklar ise yine Osmanlı'daki mantığa göre belirlendi. Gayr-i müslim olan ermeniler, yahudiler, rumlar azınlık olarak kabul edildiler. Azınlık hakları hukuksal olarak tanındı. Kendi dilini kullanabilme, kendi kültürünü geliştirebilme ve diğer kültürel haklar. Gayr-i müslim olmayan bu yüzden de azınlık statüsünde olmayan kürtlerin, lazların, arabların ve çerkezlerin payına türküm deyip mutlu olmak düştü. Böylece Türkiye'de türklerden sonra ikinci büyük grup olan kürd halkının varlığı, ulusal kimliği, dili yok sayılmış oldu. Kürtler türk kimliği altında asimile edilmeye çalışıldı ancak başarılı olunamadı. Kürt sorununun Türkiye payına düşen kısmı kısaca budur.

Ancak sorun yalnızca azınlık hakları yani kültürel haklarla sınırlı değildir. Sorun özünde bir ulusal sorundur. "Arab devleti var, türk devleti var, farisî devleti var, yunan, ingiliz, fransız devletleri var; Kürd devleti neden olmasın?" İşte meselenin özünü bu soru oluşturuyor. Fakat barut fıçısını andıran Ortadoğu'da bağımsız ve birleşik bir Kürt devleti Türkiye, İran, Irak ve Suriye'yi içine alan bir ateşin kıvılcımı olur. Çünkü sözü edilen devletlerin egemen sınıfları "kendi ülkelerini" yalnızca kendi uluslarının tapulu malı olarak görüyorlar ve "bir çakıl taşını dahi" başkalarına (örn: kürtlere) vermemeye and içmişler. Bağımsız Birlerşik Kürdistan'ın yaratacağı sorunların yanında bunun gerekliliği de tartışma konusu. Kürt halkı, tarihsel, kültürel ve duygusal bağları olan türklerden ve araplardan ayrılmayı mutlak bir koşul olarak istemiyorlar. Kürt halkı üzerinde yaşadıkları ülkelerin eşit ve özgür ortakları olarak diğer kardeş gördükleri halklarla beraber yaşamaya razılar. Arab, fars ve türk halkı da tüm kışkırtmalara rağmen kürtlerle beraber yaşama yönünde irade gösterebilirler. İran ve Irak devletleri kürt halkının varlığını tanıyorlar. Hatta Irak'ta kürtler otonomi kazanmışlardır. Irak'ın ikinci resmi dili kürtçedir. İran'da da Kürdistan eyaleti mevcuttur. Suriye'de ve kürtlerin en kalabalık olarak yaşadığı Türkiye'de kürtlerin ulusal kimliği ve dili inkar ediliyor; kürt yok türk var ve kürtçe yok deniliyor. Ancak Türkiye'deki durum da mecburen değişiyor, değişmek zorunda.

Fakat Türkiye'de de Irak'taki gibi bir federasyon oluşsa yine de kürt sorunu var olmaya devam edecek. Çünkü bazı kürtler yine şu soruyu soracaklar: "Biz neden ayrı devlet kurmuyoruz?" Şu cevap verilecek: "Çünkü siz bizimle kardeşsiniz ve beraber yaşamalıyız." Bu sefer şöyle sorulacak: "Peki biz kürtler Irak'daki, İran'daki ve Suriye'deki kürtlere düşman mıyız, biz neden ayrı devletlerde yaşıyoruz?"

Tüm bu sorunların en iyi çözümü belki de İran, Irak, Suriye ve Türkiye'yi içine alan bir Ortadoğu Federasyon'u olabilir. Resmi dilleri arapça, türkçe, farsça ve kürtçe olan, diğer tüm dillerin de serbest olduğu Türk, Kürt, Arap ve Fars birliği... İngiltere, Galler, İskoçya ve K. İrlanda'daki Britanya birliği gibi. Üstelik böyle bir federasyon diğer arap ülkelerinde yaşayan halkları da içine alabilir. Mısır, Suudî Arabistan, Lübnan, Ürdün ve diğerleri.

Kürt sorununa Ortadoğu federasyonu çözümü ütopik gelebilir. Ancak "kültürel haklar" çözümünden çok daha kalıcı ve gerçekçi bir çözüm metodudur. Çünkü dört farklı ülkede yaşayan kürtler Irak'daki kürt bölgesinin daha
da bağımsızlaşması ile hiç olmadığı kadar bir ulusal bilinç kazanmışlardır. Kültürel haklar ve ekonomik gelişme gibi çözümler bu ulusal bilinci besleyecektir ve yeni sorunlar doğuracaktır. Kültürel haklar ve hatta ayrı ayrı kürt federasyonları ancak kısa ve orta vadede bir çözüm olabilirler gibi geliyor bana.



Bu federasyon nasıl gerçekleştirilebilir?

Ortadoğunun parçalanmış ulus devlet yapısı -yani mevcut durum- bu ülkelerdeki despotik, anti-demokratik rejimlerin varlığı açısından en uygun koşullardır. Bu parçalanmış yapıyı en çok savunacak olan da mevcut egemen klikleridir. Suriye'nin tek partici, Baasçı kesimi, İran'ın teokratik kesimi, Türkiye'nin malum, Suudîlerin monarşiden yana demokratik cumhuriyet karşıtı egemenleri... Bu durumda zaten parçalanmış yapının "dış güçlerin" bir dayatması değil, içteki siyasal-ekonomik egemenlerin çıkarlarını yansıtan bir durum olduğu görülüyor. Sadece Arap yarımadasında -Mısır'ı da sayarsak- 12 tane arap ülkesi var. Arap halkarı ancak ileri bir demokratik devrimle yerel siyasal hegemon güçleri altedip arap ulusunu ve birleşik arap devletini oluşturabilir. Ortadoğu federasyonu da mevcut egemen çıkar gruplarının karşıtı bir devrimle kurulabilir. Bu devrimin siyasal temelinin demokrasi olacağı açıktır. Ancak demokrasiyi savunabilmek için sosyo-ekonomik temel olarak kapitalizm koşulları yetersiz gelecektir. Çünkü Ortadoğudaki kapitalizm Avrupa'dakinden çok geridir. Demokrasi böyle bir sosyo-ekonomik koşullar altında işleyemez haldedir. Bunun için Ortadoğu federasyonu işçi sınıfının öncerliğinde tüm emekçi sınıfların sosyalist devrimi ile kurulabilir. Ortadoğu işçi Sovyetleri Federasyonu da Dünya İşçi Sovyetleri Federasyonunun bir aşaması olarak kabul edilebilir. Yoksa "emperyalist batı"ya karşı "sosyalist doğu" tarzı yerelci veya 3. dünyacı bir mantığın tutarlılığı yoktur.


Sosyalist ortadoğu federasyonu

7 Aralık 2007 Cuma

Rusya'da Terör Sorunu

Sözde Çeçenistan için mücadele ettiklerini söyleyen bölücü ‘sözde çeçen’ teröristler Güney Rusya’da Rus askerlerini ölürmeye devam ediyorlar. Bu terör sorunu aslında 1917 bolşevik devrimi ile başlamıştı. Milliyet mefhumunu reddeden komünistler Rus devletine isyan ettiler ve komünist bir devlet kurdular. Dış güçlerin maşası olan vatan haini, bolşeviklerin lideri Lenin Rusya’nın bölünmesini kararlaştırdı. Bunun için ulusların kendi kaderini tayin hakkı diye bir şey ortaya attı. Bölücü vatan haini Lenin, Rus Çarlığını “halkların hapishanesi” olarak nitelendirdi ve rus milliyetçiliğinin diğer “sözde halkları” inanılmaz şekilde ezdiğini iddia etti. O güne kadar Rusya Çarlığı bayrağı altında yaşayan, Rusya’ya vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları için Rus milletinden olan; Polonyalılar, Finler, Kazaklar, Kırgızlar, Çeçenler, İnguşlar bağımsız devlet kurma hakkına sahip oldu. Finlandiya ve Polonya Rusya devletinden ayrıldı, diğer sözde halklar SSCB içinde federal bir yapıya kavuştular ve Rusya bölünmüş oldu. Tek bir resmi dil olan Rusça reddedildi ve her federal devlet kendi dillerini sözde devletlerinin anadili kabul etti. Çeçenler de önce 1921’de kurulan Özerk Sovyet Dağ cumhuriyeti’nin üyesiydiler, sonra 1922’de kendi özerk Sovyet devletlerini kurdular.

Rus devletinin bu içler acısı hali Lenin’den sonra biraz iyileşti. Sözde federal devletlerin yetkileri azaldı, eski yöneticilerin çoğu sürgüne gönderildi. 2. Dünya savaşında Rus vatanını işgal etmek isteyen dış güçlerle işbirliği yapan sözde Çeçenler sözde topraklarından sürüldü ve sözde Çeçen özerk cumhuriyeti feshedildi.

Rusya’da komünizm yıkılınca Rusya yine bir alt üst oluş içinde bölünmeye doğru ilerledi. Çeçenler sözde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Rus devleti bu bölücü teröristlere karşı kutsal ve kahramanca bir savaş başlattı. Çeçen teröristler sözde Çeçenistan devletini kurmak için bir çok Rus askerini ve sivilleri öldürdüler. Ama Rus devletini asla bölemeyecekler. Katil Basayev ve Dudayev gibi diğer elebaşları hakkettikleri cezayı çekeceklerdir.

Bazı vatan hainleri bu soruna Çeçen veya Çeçenistan sorunu diyor ama bu bölücülük ve terör sorunudur. Rusya toprakları içinde yaşayan herkes Rustur. Rusya’nın ekmeğini yiyip bu vatana ihanet eden teröristlerin hakkı ölmektir. Vatanı bölmek isteyen bu teröristler Beslan’da vampir gibi çocuk kanı içmişlerdi. Dış güçlerin maşası liberaller ve vatan haini sosyalistler yüce Rus devletine bu katil, insanlıktan çıkmış teröristlerle masaya oturmasını söylüyorlar. Bazı kafası karışmış asker anneleri oğullarının artık ölmemesi için başka çözüm yolları, demokratik ve barışçı çözüm yolları aranması gerektiğini söylüyorlar. Herkes şunu iyi bilsin ki devlet teröristlerle masaya oturmaz, gerekirse binlerce asker ve milyonlarca terörist bu kutsal yolda ölür. Putin eli kanlı katillerle masaya oturmaz!!!



Ne mutlu Rus’um diyene
Kahraman Rus askerleri ölmez, Rusya bölünmez

Ayrıca bu Çeçenlerin ne eksikleri var allah aşkına! Federe devletleri var, dillerini konuşuyorlar; hatta Çeçence resmi dil statüsünde. Daha ne istiyorlar?

Sözde Çeçen ordusu adı altındaki terör örgütüne vatanını seven Çeçenler de prim vermiyorlar. Ruslar ve Çeçenler kardeştirler. Stalingrad'da Alman Nazilere karşı beraber savaşmışlardır. Hepsi de Rus'turlar. Son Rusya seçimlerinde Çeçenlerin verdikleri oylar aslında bir Çeçen sorununun olmadığını gösteriyor. Çeçen bölgesinde (Çeçenistan değil!!!) Putin %99,3 lük bir oy oranıyla birinci olmuştur.
Kaynak

( Kapanan sonuncukoy.com forumunda yazdığım bir yazının biraz değiştirilmiş halidir)

4 Aralık 2007 Salı

Başörtüsü Sorunu

Başörtüsü sorunu Türkiye'nin bir çok sorunu gibi demokrasi sorunu içerisindedir. Siyasal eşitlik anlamına gelen demokrasilerde ülkenin siyasal sahipleri olmaz. Hiç kimse diğerinden siyasi ve hukuksal olarak üstün değildir demokrasilerde. Demokrasi burjuva devrimlerinin getirdiği bir kavramdır. Feodalizm ekonomik sömürüyü siyasi baskı sayesinde sürdürüyordu. Halk ve seçkinler/elitler veya aristokrasi sınıflaşması aynı zamanda siyasi sınıflaşmaydı da. Burjuvazi feodal aristokratlarla savaşırken demokrasiyi savundu. Yani siyasal olarak halk ve aristokrasi sınıflaşmasının kalkmasını ve siyasal eşitliği. Kapitalist sömürü ayrıca siyasal bir eşitsizlik gerektirmeksizin sadece ekonomik temellerde yürütülebileceği için burjuvazi temsili demokrasiyi benimseyebildi.

Avrupa'da burjuva demokratik devrimler feodalizme ve aristokrasiye karşı gerçekleşti. Ancak Osmanlı toplumu Avrupaî bir feodalizm değil Asyatik despotik bir yapıdaydı. Burjuvazi-aristokrasi çatışması ve burjuva devrimi kapitalizmi karşılamadı Osmanlı'da. Ancak kapitalizmle karşılaşan Osmanlı mutlaka çözülmesi ve eski üretim tarzını değiştirmesi gerekiyordu. Kapitalizm Osmanlı'yı değişime zorluyordu. Bu değişime önderlik eden yine Osmanlı egemen sınıfı olan bürokrasi (devletlû sınıf) oldu. "Devleti kurtarma" sözü Osmanlı'yı kapitalizme uyarlama anlamına gelir. Osmanlı meşrutiyete içte bir halk mücadelesi ile değil daha çok "dış dayatma" ile devleti kurtarma rolüne girişmiş kesim tarafınan geçirilmiştir. Osmanlı'nın siyasal, ekonomik, sosyolojik ve kültürel varisi olan Türkiye Cumhuriyeti işte böyle bir ortamda ortaya çıkmıştır. Halk devrimi değil, tepeden inme bir "modernleştirici, kurtarıcı" bir devrimle... Böyle bir devrim batı tipi demokrasi yerine Osmanlıvarî devletin sahiplerinin olduğu bir siyasi ve ekonomik rejim doğurmuştur. Türkiye kapitalistleşmiştir ancak özel mülkiyet ve burjuvazi önderliğinde değil; devlet mülkiyeti ve bürokrasi önderliğinde.

Türkiye'de devletin sahiplerinin bazı korkuları vardır. Bunların birincisi "bölünme tehlikesi" ise, ikincisi de "şeriat tehlikesi"dir. Başörtüsü yasağı, kendilerini devletin sahipleri gören zihniyet tarafından demokrasinin rağmına yürütülmektedir.

Emekçi sınıf demokrasiyi savunmak durumundadır. Çünkü derin bir ekonomik sömürünün üstü yapay bölünmelerle gizlenmektedir. Başörtüsünün veya başka bir şeyin yasaklanması işçi sınıfının durumunu düzeltmez. Şeriat korkusu olan halk kesimi (genellikle alevîler) elbette bu korkularında haklıdırlar. Karşımızda kendisi gibi sunnî-müslüman ve türk olmayanlara düşman (edilmiş) bir kesim var. Ancak başörtüsü yasağını onaylamak hiçbir ilerleme sağlamaz. Her kesimdeki hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük işçilerin kardeşliği şiarıyla giderilebilir. Tersi de geçerlidir. Başörtüsünün serbest olmasını isteyen ancak zorunlu din dersleri ve benzeri uygulamalarla alevîlere zulmedilmesini onaylayan sunnî muhafazakar kesim, kendilerini ezilen konumdan ezen konuma koymak istemektedir. Halbuki ülkenin siyasal sahipleri aynı zamanda ekonomik sahipleridir. Kendini müslüman ve türk ülkesinde yaşıyorum diye ülkenin sahibi zannedenler derin bir yanılgı içindedirler. Çünkü aslında o emeğinden başka bir şeye sahip olmayan, günde en az sekiz saat çalışıp sonra patrona kazandırdıklarının onda birini bile kazanamayan bir emekçidir. Kapitalist sömürüden kurtulmak isteyen emekçiler başkalarının ezilmelerine destek vermemeliler. Çünkü başkasını ezen özgür olamaz.

(%52 isminde bir anarşist grubun Zulme Karşı Hepimiz Başörtülüyüz eylemi)



Bkz: TC Laik Bir Devlet Mi?

Bkz:
Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

3 Aralık 2007 Pazartesi

Türkiye'de Konuşulan Diller

Türkiye halkları çeşitli din, kültür ve dilleri ile gerçekten bir mozaik oluştururlar. Türkiye'de birbirine yakın veya birbirinden uzak bir çok dil konuşulur.

Hint-Avrupa Dil Ailesindeki Diller:

Kürtçe: Türkiye'de türkçeden sonra en çok konuşulan dildir. Kürtçe hint-avrupa dil ailesinin İrani kolunda yer alır. Irak anayasasına göre Irak'ın 2. resmi dilidir. Üç büyük lehçesi vardır:
  • Kurmanci:En yaygın kullanılan lehçedir. Türkiye'deki kürt kardeşlerimiz bu lehçeyi kullanırlar. İran'da, Suriye'de, Irak ve Ermenistan'da da kullanılır. Latin alfabesi ile yazılır.
  • Sorani: Kuzey Irak'ta konuşulur. Arab alfabesi ile yazılır.
  • Kelhuri: İran'ın batısında konuşulur. Genellikle şii kürtler tarafından kullanılır.
Latin-Kürt alfabesi:

* A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z
* a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z

Burada;
Ê-ê: E ile i arası ince bir e sesini verir.
Q-q: Kalın k sesini verir. Arab alfesinde 'kaf' ق harfi ile gösterilir.
W-w: Dudaklar öne uzatılarak söylenir. İngilizcedeki w harfine benzer. Arab alfabesinde 'vav' و harfi ile gösterilir.
X-x: Hırıltılı, boğazdan gelen h sesini verir. Arab alfabesinde 'hı' خ harfi ile gösterilir.
I-i: ı sesini verir
Î-î: i sesini verir
U-u: ü sesini verir
Û-û: u sesini verir
wx: bu iki harf yanyana geldiklerinde ayrı iki harf olarak değil tek bir harf olarak okunur.

Türkiye'de en milliyetçiler bile türk kürt kardeştir derler. Ancak şimdiye kadar yapılanlar kardeşlik çerçevesinden hayli uzakta kalıyor. Kürt kardeşlerimizin dili olan kürtçeyi konuşmak, kürtçe ile müzik yapmak, dinlemek, kitap yazmak, Tv açmak yasaktı. Bunların bir kısmı artık serbestleşse de hala alınacak çok yol var siyasi olarak. Toplumsal olarak da...

Kürtçe örnek için bir rock şarkısı videosu:
Jana dile min - Rojhan Beken

Zazaca: Hint-Avrupa dil ailesinin İrani diller kolunda yer alır. Kürtçe ile yakın akraba bil dildir. Bazı dilbilimcilere göre Zazaca kürtçenin lehçeleri arasında yer alır. Türkiye'de Tunceli (Dersim), Bitlis, Erzincan, Muş, Diyarbakır, Elazığ ve Malatya'da konuşulur. Zazaca yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Zazaca Müzik Örneği

Aşağıda Kürtçenin lehçeleri olan Kurmançi ve Sorani ile aynı dil ailesinde yer alan Farsça ve Zazanın karşılaştırması verilmiştir.
Dillerin Karşılaştırması
Kürtçe-Farsça-Zazaca karşılaştırma

Boşnakça: Slav dilleri arasında yer alır, Sırpça ve Hurvatça ile yakın akraba bir dildir. Bosna-Herkes'te resmi dildir.
Türkçe wikipedia'da Boşnakça sayfası'nda boşnak alfabesi ve çeşitli boşnakça örnekler verilmiştir.

Bir Boşnak Halk Müziği

Arnavutça: Hint-Avrupa dil ailesinde izole bir dildir. Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde konuşulur.
(Bkz: Arnavut.com)

Arnavutça bir müzik

Rumca:
Rumca veya Yunanca; Yunanistan ve Kıbrıs'ta resmi dildir. Türkiye'de rum azınlık tarafından kullanılır.

Bir Yunan Halk Müziği

Ermenice: Ermenice, Anadolunun yerli dillerinden birisidir. Ermenistan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Türkiye'de konuşulur.

Kardeş Türküler'den Ermenice bir türkü

Kafkas Dil Ailesindeki Diller

Lazca:
Kafkas dil ailesinde, Güney Kafkas Grubundadır. Gürcüce ve Megrelce ile yakın akrabadır.
Lazuri.com'da laz dili hakkında geniş bilgi ve sözlük imkanı vardır.

Lazca örnek müzik:
Kazım Koyuncu - Ela Ela
Kazım Koyuncu Gyuli Çkimi

Çerkezce: Çerkezce veya Adige Kafkasya'da, Arabistan'da, Balkanlar'da ve Türkiye'de konuşulur.

Grup Yorum'dan Çerkez dansı ve müziği

Sami Dil Ailesindeki Diller

Arapça:
Arapça tüm Kuzey Afrika ülkelerinde ve Arab yarımadasında konuşulan bir dildir. Türkiye'nin güneyinde ve İran'ın batısında da konuşulduğu yerler vardır. Tek bir arapça yazı dili olmasına karşın bir çok konuşma lehçeleri oluşmuştur.

Kardeş Türkü'lerden Arapça bir türkü

İbranice: Türkiye'de musevi azınlık tarafından kültürel ve dini dil olarak kullanılmaktadır.
Bir Yahudi müziği

Süryanice: OrtaDoğu'da konuşulan ve giderek yok olan bir dildir.
Süryanice bir müzik

1 Aralık 2007 Cumartesi

Kürt Sorununda Şahinler, Güvercinler ve Devekuşları

Kürt Sorunu ve Şahinler

Kürt sorununa "şahince" bakanlar, yani kürt halkını düşman belleyenler daha başta "kürt sorunu" tanımlamasını bile kabul etmiyorlar. Kürtlerin hak taleplerini nankörlük olarak niteliyorlar. Kürtçe müzik duyduklarında, kürtçe konuşan birilerini gördüklerinde "babalarının çiftliği olan vatanlarının" tehlikeye düştüğü vehmine kapılıyorlar. Tabi "bu ülke" şahinlerin tapulu malı ve herkes onların ulusal kimliğini kabul etmeli. Türküm demeyen kimseler vatan haini.

Kürt Sorunu ve Güvercinler

Şahin savaşın, düşmanlığın ve çatışmanın sembolü olduğu gibi güvercin de barışın ve kardeşliğin sembolüdür. "Güvercinler", kürt sorununun şiddetle çözülemeyeceğini, demokrasi ve diyalogla çözülmesi gerektiğini, kürt sorununda kürt halkına da söz verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Güvercinler halkarın kardeşliğini ve halkar arasındaki düşmanlıkların son bulması gerektiğini savunuyorlar. Kürt sorununun bir savaş doğurduğunu, bu savaşın tarafları olduğu gerçeğini ve barışın ancak tarafların diyaloğuyla çözülebileceğini söylüyorlar. Yani "silah başına değil masa başına" diyorlar.

Kürt Sorunu ve Devekuşları

Devekuşu avcıyı görmüş uçamıyor, başını kuma sokmuş avcıyı görmemek için. Sanıyor ki avcıyı görmezse avcı da onu görmeyecek.
Kürt sorunu konusunda bir kürt sorununun varlığını kabul eden, milliyetçiliğe karşı olduğunu söyleyen ancak sorun hakkında çarpık görüşleri olan bir kitle var. Bunların temel iddiaları şudur:

1. yanılgı: Pkk, tamamen dış güçlerin çıkardığı ve kürt halkından destek bulmayan bir terör örgütüdür.

Kendi isteklerimiz ile gerçekler çelişebilir. Ancak gerçekler başımızı kuma soktuğumuzda ortadan kalkmaz. Bir ingiliz atasözünde dendiği gibi: "gerçekler inatçıdır."

Pkk, ABD destekli olarak kurulmadığı çok açık. Çünkü pkk'nın ortaya çıktığı konjonktür soğuk savaş koşullarıydı. İki kutuplu bir dünya vardı. Bu iki kutbun kendisine göre ideolojileri vardı. SSCB liderliğindeki bürokratik diktatörlük rejimi kendisine ideoloji olarak marksizmi, komünizmi ve sosyalizmi seçmişti. ABD ise; liberal kapitalizmi, demokrasiyi, çoğu zaman da milliyetçiliği ve dini seçmişti. Hatta sağ/sol ayrımı bile ABD/SSCB yandaşlığına dönüşmüş durumda olabiliyordu. Bir örgütün hangi kutbun desteğini aldığı, deklare ettiği ideolojisinden anlaşılabilir. Buna göre ABD'nin Afgan mücahitleri, milliyetçi kontgerilla/gladio yapılanmalarını desteklediği; SSCB'nin ise Stalinist "marksist" ideolojideki örgütleri destekledikleri belli. Bir örgüt ideolojisini belirlerken aynı zamanda hangi kutupdan destek beklediğini ve aldığını da göstermiş oluyordu. Örneğin Filistin'deki El-Fetih örgütü sol bir ideoloji ile ortaya çıktı ve SSCB'den destek aldığı ortadaydı. Pkk de kurulurken marksist bir ideolojiyi deklare etti. Desteğini ABD'den değil, SSCB'den aldı. Pkk'nın ismi "Partiya Karkera Kurdistan" yani "Kürdistan İşçi Partisi"dir, sosyalist referanslıdır. Silahları Amerikan silahı değil meşhur Rus silahı AK-47 nam-ı diğer kalaşnikof'tu. Bunun için pkk'nın çıkış sebeplerini incelemeden gerçeğin ne olduğunu düşünmeden sorunları halının altına süpürür gibi Pkk 'amariga'nın uşağı demek başımızı kuma sokmak demektir.

SSCB yıkıldığında pkk başka yerlerden destek aradı. Bu doğrultuda ideolojisini de değiştirdi. Birleşik sosyalist Kürdistan hedefinden demokratik konfederalizm hedefine yöneldi. Abdullah Öcalan, Karl Marx'ı aştığını iddia etti ve sosyalizmden daha ileri bir hedef olarak 'demokratik konfederalizm'i icat etti. Bazı "marksist" ve "devrimci" oluşumlar pkk'nın ve Apo'nun sosyalizme, marksizme ihanet ettiğini söylediler. Ancak pkk daha başlangıçta işçi sınıfına dayanmayan ulusal bir örgüttü. Bu bakımdan işçi sınıfına ve sosyalizme değil bazı devrimci örgütlerin "hayal dünyasına" ihanet ettiler.

Pkk ne kadar "öcü ve kötü" de olsa gerçekler gerçektir. Pkk kürt halkında sempati duyulan bir örgüttür. Dış güçler silah da verse para da verse dağda ölenler dış güçler değil kürtlerdir.

2. yanılgı: Kürtler Pkk'yı desteklemiyor.

2009 yerel seçiminde Pkk ile tabanımız aynı söylemini kullanan DTP'nin oylarına bakalım.
Aşağıdaki harita kazanılan belediye başkanlıklarını gösteriyor.

Aşağıdaki harita ise il genel meclisi seçim sonuçları:

Devekuşluğu yapmanın manası yok. Gerçekler apaçık ortada. İl genel meclisi seçimlerinde Chp 7 ilde, Mhp 2 ilde birinci gelirken Dtp 9 ilde 1. parti gelmiş. Türkiye'liler Chp'yi destekliyor mu, evet, kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları illerdeki halk Dtp'yi destekliyor mu? Daha fazla evet. Tabanımız Pkk ile aynı diyen bir Dtp kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları 12-13 ilin 9'unda yani %75'inde 1. parti geliyorsa buradan çıkarmamız gereken dersler var demektir.

Bkz: DTP Kürtleri Temsil Ediyor mu?

3. yanılgı: Kürt sorunu ile terör sorunu birbiriyle ilgisi olmayan apayrı şeylerdir.

Bu yanılgıyı bizzat Akp'nin kürt açılımı yanlışlıyor. Akp terörün bitmesi için demokratik açılımlar yapılması gerektiğini söylüyor. Terör ile demokratik açılımın ne alakası olabilir ki, bunlar ayrı şeylerse... Ortada terör varsa çözümü sadece silahla olur. Teröristleri imha edersin. Ama ortada demokratik bir sorun varsa demokratik çözüm için adımlar atarsın.

Terör denilen şeyi yani çatışmayı kürt sorununun bir sonucu olarak görmek gerek. Pkk'yı kürt sorunundan ayrı tutmak anlamsızdır. Pkk'yı kürt sorunu doğurdu. Bu yüzden çözümün içinde Pkk da olmalı. Biz bazı demokratik adımlar atarız, Pkk bizi ilgilendirmez denilemez.

Tehlikenin Farkında mısınız: Devekuşları Şahinleşiyor

Eskiden halkın çoğunluğu "pkk ile kürt kardeşlerimiz ayırmak gerek", "pkk öcü kürtler iyidir" diye bir devekuşu mantığı içinde, kardeşliğe ve birliğe zarar verecek söylem ve davranışlardan uzak duruyordu. Bunda "kürtler ayrıdır pkk ayrıdır" diyen islamcı, sosyal demokrat ve liberal demokrat siyasetçilerin payı var. "Kürtler düşmandır" gibi bir anlayış yani faşist anlayışın yaygınlaşması bu yolla engellenmeye çalışıldı.

Ama şimdi durum farklı. 2 kere 3'ün 6 olduğunu ispatlayabilmek için 2x2=5 argümanını kullanmak eskiden işe yarıyor olabilirdi. Ama şimdi 2 kere 2 nin 5 etmediği gün yüzüne çıkıyor. Bu yanlış argümana kurulu doğru mantık da bununla beraber çöküyor. 25 yıldır bitmeyen çatışma ortamı, 20.000 kadar teröristin öldürülmesine rağmen bir türlü bitmeyen Pkk... Demokratik haklarını ister Dtp'li olsun ister Akp'li olsun isteyen kürtler... Devekuşları daha fazla kafalarını kumda tutamaz hale geldiler ve kafalarını kumdan çıkardıklarında maalesef şahinleşiyorlar.

Pkk meselesini doğru biçimde anlatmak gerek. Basit ve yüzeysel olarak söylersek; Pkk kötüdür kürtler iyidir mantığı iflas etmek üzere. Ve bu mantık iflas ettiğinde kürtler iyidir, pkk kürt sorununun sonucudur mantığının gelişmesi yerine, pkk teröristtir, kürtler de bölücüdür mantığı gelişiyor.

Eskiden kürtlerin çoğunluğunun vatanlarını sevdikleri yani hiçbir hak istemedikleri, mevcut konumlarından, mevcut politikalardan hiç rahatsızlık duymadıkları, bu yüzden pkk'nın kürtlerce desteklenmediği, pkk'nın bizi güçsüz düşürmek isteyen dış güçlerin oyunu oldukları söylenip dururdu.
Ama şimdi kürtlerin haklarını istedikleri gün yüzüne çıktı. Tehlike de burada başlıyor.

Toplumun her kesiminde (laikinden dincisine; milliyetçisinden muhafazakarına) kürt düşmanlığı artıyor. Erdoğan'ın, terör örgütü asla kürt kardeşlerimin temsilcisi olamaz tarzı sözleri ise maalesef bu kürt düşmanlığını azaltmak yerine uzun vadede daha da körüklüyor.

Konuyla ilgili bir yazı:
PKK'ya sövmek sorunu çözmez