8 Ocak 2008 Salı

Türkçe Eğitim de Olmasın?

Başbakan kürtçe eğitim konusunda şunları söylemiş:

"Türkiye'de sadece Kürtler yok. Yarın Çerkezi de, Lazı da isterse ne olacak? Herkes talep edecek. O zaman nasıl birlikteliği sağlayacağız?"

Türkiye'de sadece türkler de yok. O zaman türkçe eğitim de olmasın. Türkçe eğitim olursa kürtler ve diğerleri de ister değil mi?

Kürt nüfusu tahminen 12-15 milyondur. Türkler ve kürtler haricindeki halkların (laz, çerkez, arab v.d.) nüfusu ise en fazla 2-3 milyon kadardır. 3 milyon da isteyecek diye 15 milyonun hakkını vermemek nasıl bir mantıktır? Bu şuna benziyor. Bir adamın on kişiye toplam 3 milyon borcu var ama bir kişiye de 15 milyon borcu var. 15 milyon alacağı olan adama sana borcumu ödersem diğerleri de ister deniliyor. İsterlerse istesinler, onlara da hakkını vermelisin.

Başbakan kürt sorunu konusunda bir adım ileri bir adım geri atıyor. Sorunun çözülmesi yönünde değil de oyalamak için bazı adımlar attığı izlenimi bırakıyor. Üstelik kürt halkının kendisine seçimlerde verdiği desteği de istismar ediyor. Kürtlerin AKP'ye verdikleri oyları "kürtler hak istemiyor" diye yorumlamaya kalkıyor.

Bir de Erdoğan, kürtlere azınlık hakları bile vermemek için (anadilde eğitim bir azınlık hakkıdır, örneğin Bulgaristan'lı Türkler bu haktan yararlanırlar) kürtler azınlık değil aslî unsurdur diyor. Ancak mevcut anayasada bile herkesin türk olduğu yani kürt diye bir unsurun olmadığı yazılıdır. Ne aslî unsurundan bahsediyor Erdoğan?


7 Ocak 2008 Pazartesi

Din, Devrim, Sosyalizm

Dinin devrimci doğuşu

Toplumda ortaya çıkan yeni bir din, eski dini inkar etmek demektir. Toplumdaki genel algıya bir karşı çıkıştır. Yeni din, ezberleri bozmak, mevcut durumu sorgulamak demektir, statükoya karşı çıkıştır. Bu yüzden eski dine ve dolayısıyla mevcut toplumsal koşullara başkaldıran dini hareketler devrimci bir karaktere sahiptir.

“İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “İlkel Hıristiyanlığın Tarihine Katkı”.)

Marx ve Engels’ten yukarıdaki alıntıyı yapan Alan Wood İslamın da tıpkı Hristiyanlık gibi, ezilenlerin devrimci kitle hareketi olduğunu söyler.

“Fransa’da Sınıf Savaşları”na Önsöz’de Engels Hristiyanlık tarihinin özetini bir devrim tarihi şeklinde sunar:

“Bundan hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya'dan Asya'ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu. Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum. Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya'da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile yoktu. O dönemde, Bay Von Köller'in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı biçimde "bireyin saygısını" uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie'de hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien'den sonra gelen ve papazların Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.”

Dinin devrimci karakteri ancak “yeni bir din”, “eskisini yadsıyan bir din” olduğu sürece geçerli olabilmiştir. Din egemen konuma geldiğinde “devletin dini”, ”resmi din”, olduğunda tüm devrimci özelliklerini yitirir. Artık din, statükoyu muhafaza için basit bir araca dönüşür. Ortaçağ’da Hristiyanlığın geldiği durum ortada. Cennet’ten toprak satın alabilecek nitelikteki kitlelerin oluşturulduğu düşünülürse dinin ne derece bir muhafazakarlık aracı olduğu anlaşılabilir. Artık resmi din mücadele ettiği şeye dönüşmüştür. Hristiyanlık, putperest cehalete karşı mücadele etmiş fakat kendisini cehalet unsuru olmaktan koruyamamıştır. Dinin bu özelliği yapısal bir sorundur. Din toplumsal maddi ilişkileri olduğu gibi somut şekliyle algılamak yerine, ilahî, soyut ve bilinmezlik zemininde farklı bir süzgeçten geçirerek kitlelere önderlik eder. Hristiyanlık kendisini doğrudan kölecilik karşıtı, mevcut imparatorluk düzeni karşıtı şeklinde tanımlamamıştır. Hristiyanlığın öne sürdükleri, ilahî düzen, genel ahlak kuralları gibi soyut kavramlar olduğundan din adamları tarafından başka somut ve maddi amaçlar için rahatça kullanılmıştır. Bu bakımdan sürekli art niyetli olarak öne sürülen “din kitlelerin afyonudur” önermesi doğrulanmış oluyor. Zaten Hristiyanlığın ve İslam’ın da karşı olduğu din (putperestlik) yeni düzene karşı yeterince uyuşturucu görevi görmüştü. “Kişi nasıl olur da atalarının dinini inkar eder”? İslama karşı söylenen de buydu. Şimdi müslümanlar aynı şeyi söylüyorlar. "Atalarımızın değerlerini sorgulayamayız".

Din kitlelerin afyonudur

“Din kitlelerin afyonudur” sözü, dinin kitleleri hakları için mücadele etmekten alıkoyan, statükoyu korumak için kullanılan bir araç olduğunu anlatmak için kullanılır. Aslında bu sözü Marx daha farklı bir şeyi anlatmak için kullanıyordu. Lenin bu sözü bahsedilen anlamı ile kullanmıştır. Marx tam olarak şöyle demişti:

"Din ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kapsiz bir dünyanın kalbidir. Din kitlelerin afyonudur. (ağrı kesici)"

Burada dinin, açıklama getirme çabası, hayatı anlamlı kılma çabası ve güçlüklere dayanma gücü verdiği vurgulanıyor daha çok. Dünyanın sürekli cefasını çekenler bu anlamsızlığa karşı öte dünyadaki sefa ile hayatlarına anlam katıyorlar.

Lenin, daha çok dinin sorunları yok saymada bir araç olarak kullanılmasına dikkat çekmiştir.

"Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. (...) Bu bakımdan din halkın afyonudur". (Lenin, Sosyalizm ve Din)

Sosyalizm Dinin Yasaklanmasını Savunur Mu?

Halkı sosyalizmden uzak tutmak isteyenler "sosyalizm gelecek din yasaklanacak" şeklinde bir propagandaya girişirler. Biraz araştırma yapsalar hiçbir komünist kaynakta böyle bir şey bulamayacakları gibi tam tersini söyleyen bir çok alıntı ile karşılaşacaklar. Bu, demagojik bir anit-komünist propagandadan başka bir şey değildir. Komünizmin dine karşı siyasi tavrı demokrasi ve laiklik çerçevesindedir. Çünkü komünizm dini devlet ve siyasal otorite açısından kişisel bir olgu olarak kabul eder. Dinin devlet ile ilişkisinin demokrasi ve laiklik açısından anlamı gayet basittir. Devlet (siyasi otorite) dine karışmaz, dini yönlendirmez, din de devlette mutlak hakim değildir. Herkes istediği dini seçmekte veya dinsiz olmakta özgürdür. Devlet hiçbir dini finanse etmez, devletin resmi dini yoktur. Dini hizmetler devlet tarafından değil, çeşitli dini cemaatler tarafından karşılanır. Dini eğitimi ailenin isteği ile dini gruplar tarafından verilir, devlet din eğitimi vermez.

Her siyasal hareket gibi sosyalizmde de farklı akımlar vardır. Marksizm, sosyalizme ancak kitlesel işçi sınıfı devrimi ile ulaşılabileceğini savunmasına karşın, bazı sosyalist hareketler devrimin bir grup öncü devrimci tarafından darbe şeklinde, "tepeden inme" şekilde yapılmasını savunurlar. Bu tip bir "devrim" amaçlayan gruplar dinin, yasalarla yasaklanabileceğini ve ortadan kaldırılabileceğini düşünmüşlerdir.

Blankici sosyalistler şöyle diyorlar:

"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır. " (parantez içindekiler Engels'e ait)

Engels şu şekilde cevap veriyor:

" İnsanları par ordre du mufti (müftünün emri ile) tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: Birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck'ın anti-klerikal Kulturkampf'ını (Kültür Savaşı) da geçmektir. "

(Not: Bismarck Almanya'da Türkiye'deki 'devrim'e benzer bir devrim yapmıştır. Kulturkampf adını verdiği kültür savaşı ile halkın dini yaşayışlarına otoriter müdahalelerde bulunmuştur.)

1936 Rus Sovyet anayasasından bir madde:

MADDE 124. Yurttaşların vicdan özgürlüğünü güvence altına almak için, SSCB'de kilise devletten ve okuldan ayrılmıştır. Dini ibadet özgürlüğü ve dinsizlik propagandası özgürlüğü tüm yurttaşlara tanınmıştır.
Elbetteki uygulamada bunun ne kadarı etkili orası tartışılır. Stalin'in başta Kızılordu Başkumandan'ı Troçki olmaz üzere bolşevik kadroyu tasfiye ettiği biliniyor. Dünyadan soyutlanmış tek ve üstelik üretici güçler bakımından geri bir ülkede sosyalizmi kurduğunu iddia ederek Marksizmi tahrif eden Stalin dönemindeki anayasa maddesinde bile dinin yasaklanması değil, aksine dini ibadet özgürlüğü vardır. Buna benzer bir madde TC anayasasında bile yok. Ancak dinciler şuanki durumu sosyalizme bin kere tercih ediyorlar, ilginç bir durum.

Lenin dönemindeki 1918 anayasasında daha ilginç bir madde ile karşılaşıyoruz:

"İşçilere gerçek vicdan özgürlüğünün sağlanması maksadıyla din ile devlet işleri birbirinden ayrılmış, buna baralel olarak eğitim de kiliseden ayrılmıştır. Dinî ve din karşıtı propaganda yapma hakkı tüm vatandaşların en doğal hakkıdır" (13. madde)

Eminim bu anayasa maddesini istemeyecek olan dinciler olacaktır. Sosyalistleri din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamakla suçlayanlar, din karşıtı propaganda özgürlüğünü, dine inanmama özgürlüğünü ne kadar savunuyorlar acaba?

Sosyalizm ve Din

Sosyalizm kavramı genel olarak anti-kapitalist düşünce ve hareketleri içerir. Sosyalizmden bahsedebilmek için kapitalizmin olması gerekir. Mevcut büyük dinler kapitalizmden çok önceleri ortaya çıktığından "sosyalizm mi yoksa kapitalizm mi dine daha uygundur" gibi tartışmalar pek de anlamlı değildir. Kendi tarihsel koşulları içinde doğan bir dinin çok sonraki tarihlere ilişkin tartışmalara yönelik doğrudan ve kesin yargılar içermesi mümkün değildir. Bu yüzden din açısından sosyalizm kişisel bir mesele olarak kalmaya mahkumdur. Nasıl ki milliyetçi, liberal vb. hristiyan, müslüman olabilirse sosyalist hristiyan ve müslüman da olabilir. Sosyalizm açsından da din kişisel bir olgudur. Hangi inançtan ve dinden olursa olsun işçi sınıfı kapitalizme karşı birlikte mücadele edebilir ve etmelidir.

Genel olarak din için sosyalizm kişisel bir tercih olmakla birlikte "islamcılık ve sosyalizm" ilişkisi başka bir yazıda incelenebilir.

Pkk'ya küfretmek sorunun çözümüne katkı sağlamaz

Türkiye'de kimilerinin terör sorunu, kimilerinin de güneydoğu sorunu dediği bir sorun var. Olaya terör sorunu diyenler bazı "gözü dönmüş canilerin" dış güçlerin maşalığına soyunması ile şiddet kullanıp Türkiye'yi güçsüz düşürmeye çalıştığını söylüyorlar. Sorunun adını güneydoğu sorunu olarak koyanlar ise bizim de "ufak tefek" hatalar yaptığımızı kabul ediyorlar. Tabi bu hataları yalnızca ekonomik olarak görüyorlar. "Güneydoğu'yu ihmal ettik, işsiz ve aç kitleler terör örgütünün kucağına itildi".

Ancak gerçeklik daha başkadır. İşsizlik ve yoksulluk yalnızca 'Güneydoğu'da yok. Karadenizde, İç Anadolu'da da benzer tablo var. Kaldı ki "terör örgütü" işsizlik ve yoksulluk üzerinden değil, kürt kimliği üzerinden propaganda yapıyor. 'Terörist'ler arasında sadece işsizler ve yoksullar yok. Üniversite mezunları, doktorlar falan da var.

Kürt sorunu, kürt halkının yok sayılması ve kürt dilinin yasaklanmasından kaynaklı bir sorundur. Kürt diye bir şey yoktur, kürtler dağ türküdür, karda yürürken kart kurt sesleri çıkardıkları için bunlara kürt denilmiştir gibi efsaneler bile üretilmiştir.

Bir kürt sorununun varlığını kabul edenler hatta sorunun çözümüne ciddi demokratik çözüm önerileri getirenler yine de pkk'ya küfretmeden, hain, bölücü, terörist vb. şeyleri söylemeden edemiyorlar. Pkk'nın "kürt kardeşlerimizin" asla temsilcisi olamayacağını söylüyorlar. Kürt sorununun varlığını kabul edenler kürt halkının ezildiğini, demokratik haklarının gaspedildğini bilmelerine karşın her nedense kürtlerin bu durum karşısında isyan etmelerinin doğal olduğunu bir türlü kavrayamıyorlar. Kürtler melek değildir, kürtler de isyan eder, kürtler de silah kullanır, silahlı bir örgüte sempati ile bakabilirler. Kürt sorununda pkk'yı çözümün dışına itmek kürtlerin isyan ettiği gerçeğini görmemek olur.

Kendini asla milliyetçi olarak addetmeyen bazı kesimler (sosyalit, liberal ve islamcılar) pkk'ya söverek ama ne olduğunu anlamaya çabalamayarak milliyetçiliğe düşüyorlar. Bu "hümanist" kesimler silahla çözümün olmayacağından hareketle böyle bir tavır içine girdiklerini söylüyorlar. Ancak bu kesimler silahı her ne şekilde olursa olsun reddetmiyorlar. Silah ancak kürtlük için kullanılırsa kötü oluyor bunlar için. Sözgelimi "vatanı böldürmemek" için silah kullanmak iyidir ancak "vatanı bölmek" için silah kullanmak kötüdür. Böylece anlıyoruz ki pkk'ya yalnızca küfretmek, sorunun çözülebilmesi için asla muhatap almamak insanî duygulardan değil siyasi önyargılardan ve türklüğün kürtlükten üstün olduğu gibi milliyetçi bir önyargıdan kaynaklanıyor. Eğer silah her ne koşulda olursa olsun kötü ise, kimin ne için kullandığından bağımsız olarak her silahlı örgüte aynı şekilde yaklaşmak gerekir. Sosyalistler için "eli silahlı" Che Guevara, terörist bir hain değil devrimci bir gerilladır. İslamcılar için Hamas sivillleri öldüren terörist ve insanlık düşmanları değil, bağımsızlık mücadelesi veren mücahidlerdir. Ancak konu pkk'ya gelince onlar terörist ve hatta haindirler. Bu tavır pkk'nın "nasıl" (silahlı) olduğu ile ilgili değil "ne için" (kürtlük için) olduğu ile doğrudan ilgilidir.

Her konuda olduğu gibi pkk konusunda da soğukkanlı, akılcı ve mantıklı olunmalıdır. Pkk konusunda aklımızı yitirip sadece küfrederek çözüme bir katkı sağlayamayız. Kürtlerin bir kısmı için pkk bizim düşündüğümüz şey değildir. Başımızı kuma sokarak, aslında kürtler pkk'ya sempatik bakmıyor diyerek ancak kendimizi kandırırız. Çözüm önerimiz pkk'ya sempatik bakan ve bakmayan tüm kürtleri kapsamadıkça gerçek bir çözüm önerisi olamaz.

video - 1
video - 2
video - 3