24 Aralık 2009 Perşembe

Evrensel Ahlak Yasası

Ne ahlak ne de sevgi
Gökten dünyaya indi
İnsanlık istedi
Keşfetti Hepsini

Diyor rockçı gibi görünen filozof Şebnem Ferah.

Sevgi ve aşk gibi ahlak da gökten dünyaya inmedi. İnsanlık icat etti bu kavramı. Çünkü insan toplumsal bir canlı. Topluluk halinde yaşıyor, tek başına değil. Toplumun diğer bireyleri ile de zorunlu olarak ilişkiye giriyor. Ahlak, toplumdaki bireylerin birbirleri ile 'iyi geçinme' gereksinimleri ile ortaya çıkmış bir kavram bence.

Ama ahlak kavramı sadece bunu kapsamıyor elbette. Toplumda çıkarları farklı sınıflar oluştuğunda, buna bağlı olarak ahlak anlayışı da tüm toplumu değil, toplumdaki bir sınıfın veya sınıfların çıkarı için kullanılan bir malzemeye dönüşüyor. Örneğin toplumda erkek egemenliği etkin olmaya başladığında, kadınlar erkekler karşısında ezilen duruma geldiğinde, ahlak anlayışı da buna bağlı olarak 'erkek egemen' kodlara sahip oluyor. Aynı şekilde vatan sevgisinden otoriteye itaat gibi pek çok 'ahlak kuralı'nın da toplumdaki sınıflaşmayla beraber ortaya çıkmış olması muhtemel.

Böylece ahlak dediğimizde 3 şey anlaşılabilir:

1- Evrensel ahlak: İnsandan ve toplumdan bağımsız, gökten inen, değişmez ve belki 'ilahî' ahlak.

2- Toplumsal ahlak: İnsanlığın keşfettiği, yardım, dayanışma, iyilikseverlik, hoşgörü, empati ve benzeri yarı-evrensel ahlak.

3- Sınıfsal ahlak: Belli bir sınıfın çıkarına olan ama tüm toplumun çıkarıymış gibi sunulan, hatta ilahî, gökten inen kurallarmış gibi dayatılan ahlak. Bu ahlak yarı-evrensel ahlakla aynı kaba girer, onun renginden faydalanarak kendine yer bulmaya çalışır. İnsanı seversin, o halde vatanını da seversin gibi...

Asıl incelememiz gereken yarı-evrensel ahlak dediğim 'gerçek ahlak'tır... İnsanlık başta bunu keşfetti işte. Kendisi tek başına bir hiç. Toplumla beraber yaşamak zorunda. Yaşamı toplumsal bir yaşam. Sevinci, hüznü, aşkı, sevgiyi, dostluğu kısaca maddi yaşam (doğayla etkileşim) dışında kendisini insan yapan unsurları toplumsallığı aracılığıyla deneyimliyor.
Toplumu tek bir canlı olarak düşünürsek, toplum kendi varlığını korumak zorunda. Tüm gelişmiş canlılarda bu işgüdü var. Bu da ahlak denen şeyin keşfedilmesini gerektiriyor, ya da daha doğru bir ifade ile icat edilmesini...
Demek ki ahlak, bireyin toplumdan beklentileri ne ise o şekilde keşfedildi ilkin. Herkes toplumdan ne bekliyorsa topluma onu ahlak diye sundu, herkesin ahlaklı olmasını istedi. Bir çeşit geri-besleme mekanizması. Herkes ahlaklı olmalı... Bu herkesin ortak istemi. Toplum bunu tek tek bireylere dayatıyor. Ahlaklı olmayanlar toplumdan dışlanır ve bu da birey için gerçekten kötü bir şeydir.

Şimdi gelelim 'gerçek ahlak'ın temel yasasına. Aslında çok basit. Muhammed Peygamber'in de dediği gibi:

Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma...

İnsanlık bu önermeden hareketle ahlak denilen şeyi keşfetti. Ahlak yasası için elde sadece bu veri var.

Bu yasa, doğal olarak tutarlılığı beraberinde getirir. Tutarsızlık ahlaksızlıktır. Örneğin,

- "Eşim bakire olacak, ama ben evlenmeden önce her istediğimi yapabilirim."
- "Biz fethederiz, onlar işgal eder"
- "Biz tebliğ yaparız, onlar misyonerlik yaparak ülkemizi bölüp parçalarlar"
- "Biz kendi siyasal istemlerimiz için silah kullanabiliriz, bundan dolayı kahramanızdır ama siyasi istemler için silah kullanan diğer gruplar katildir"
- "Cumhurbaşkanı bizdense ya da YÖK, X konusunda yetkilidir, bizden değilse aynı X konusunda yetki anayasa mahkemesindedir"

diyen kişiler ve kurumlar ahlaksızın, şerefsizin, haysiyetsizin önde gidenidir.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Andımız...


İnsanım, doğruyum çalışkanım...

İlkem, insanları sevmek, insanlara saygı duymak, bütün insanları özüm kadar sevmektir.

Ülküm; barış dolu bir dünya yaratmaktır.

Ey büyük 'insanlık vicdanı', açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Ne mutlu insanım diyene!

Bu fazla hümanistçe ve polyanavâri geldiyse,

İşçiyim, doğruyum çalışkanım...

İlkem, hakkımı savunmak, ezilenlerin yanında olmak, proletaryayı özüm kadar sevmektir.

Ülküm; sınıfsız, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya yaratmaktır.

Ey yüce Marx*, açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Ne mutlu komünistim diyene!**


___________________________________________________
* Burada biraz sıkıntı var tabi... Ama analojiye uygun olması açısından öyle yazdım.
**Komünist = sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız ve devletsiz bir dünya isteyen kişi...
Yukarıdaki metni hiç kimseye zorla okutmak gibi bir amacımın olmadığını da peşinen söylemeliyim
.
belki ilgini çeker: andımız kaldırılsın imza kampanyası

17 Aralık 2009 Perşembe

Hak almak için silaha sarılınmaz!

Bu teröristler neden dağa çıkıyor? Zamanında dilleri, kültürleri yasaklanmış, köyleri yakılmış, darbe döneminde işkence görmüşler, yok sayılmışlar, ezilmişler... Hakları gaspedilmiş. E tamam kabul ama hak almak için silaha mı sarılmak gerekir?
Kürtçe konuşmanın serbest olması için silaha sarılmak teröristliktir.
Kürt olduğunu söyleyebilmek için silaha sarılmak teröristliktir.
Köylerin yakılmamasını istemek için silaha sarılmak teröristliktir.
İşkencelere tepki için silaha sarılmak teröristliktir.
Hak almak için silaha sarılmak teröristliktir.

Ama,

Kürtçe konuşmanın hala yasak olmasını sağlamak için,
Herkese türküm dedirtmek için,
İtiraz edene yapılan işkencelere gelen tepkiyi bastırmak için,
Hak vermemek için, silaha sarılmak kahramanlıktır.

Çünkü hak vermemek vatan savunmasıdır, vatan savunması kutsaldır. Hak istemek bölücülüktür, bölücülük teröristliktir.

14 Aralık 2009 Pazartesi

AKP ne işe yarar?

Bir önceki yazı ile giriş yapmak istediğim bu konu ile ilgili uzun uzun yazılabilir ama söylemek istediklerim basitçe şuydu:
Akp, şüphesiz kendi tabanından daha ilerici bir parti. Bu konuda Türkiye'de belki de ilk örnek. Ancak Akp tabanı, Akp'nin demokratik açılımını, ermeni açılımını, azınlıklar ile ilgili söylediklerini anlamıyor ve desteklemiyor. Akp de kendi tabanının demokratik bilincini geliştirmek için hiçbir çaba harcamıyor. Tabulara dokunmak istemiyor veya dokunamıyor.

Önceki yazıda yazdığım gibi, 'akpartiforum.com'da birisi, Erdoğan'dan önce demokratik açılım yapılması gerektiğini söylemiş ve banlanmış. Forumdaki Akp'liler de bunu desteklemiş.

Son olaya bakalım. Dtp kapatıldı. Akp'nin sözcüleri bunu onaylamadıklarını söylediler. Ama Türkiye'de yaşayan herkes bilir ki, Akp tabanının önemli bir bölümü Dtp'nin kapatılmasına tıpkı Mhp/Chp'liler gibi zil takıp oynayacak kadar sevindiler.

Kürt meselesini kalabalık bir insan grubu içinde konuşmaya çalışın. Karşınızdakinin Akp'li mi, Chp'li mi yoksa Mhp'li mi olduğunu anlamanız çok zor. Bu kürtler... diye başlarlar, neyleri eksik... diye devam ederler, araya 'cumhurbaşkanı, başbakan oluyorlar bunlara bi şey diyen var mı' geyiklerini yerleştirirler, askerimizi şehit ediyorlar... diye sürdürürler, Ankara'nın doğusuna napalm bombası atalım... diye bitirirler.
Yine spesifik bir örnek vermek gerekirse... Yakın akrabalarımın olduğu bir ortamda konu siyasete ve oradan da kürt sorununa geldi. İçlerinden birisi:
- "Bu kürtler fazla oldu" dedi. Diğeri,
- "Ama İzmirliler hadlerini bildirmişler helal olsun" dedi. Başka birisi -ki kızı İmam Hatip'te okuyor ve 'kast'sayı tekrar Danıştay tarafından onaylanmıştı-
- "Mersin'de Adana'da ortalığı birbirine katıyorlar ama İzmir'de veya Bursa'da bi halt edemezler" dedi. Birisi sordu: Bursa'da neden bi şey yapamıyorlar. Kızı imam hatip öğrencisi olan:
- "Teksas var ya" dedi. (Teksas, sözde Bursaspor tarafrar grubu, özde ülkücü faşist çapulcu sürüsü)

Adam, 'kızına karşı yapılan apaçık haksızlığa nasıl direniriz' diye düşüneceği yerde, 'kürtleri nasıl ezeriz'e kafa yoruyor.
Ve maalesef bu adamların hepsi istisnasız Akp'ye oy veriyor, Akp'nin doğal tabanı.

Şimdi tekrar soralım: Akp, bir mazlumlar hareketi, demokratik devrimci bir hareket olma şansını neden denemiyor?

Benim cevabım şu. Biraz komplo teorisi gibi gelebilir, ama böyle algılamamak lazım. Partinin çapı, hareketin sınırları açısından bakmak lazım:

Akp, eğer halka 'hakkınızı arayın' propagandası yaparsa, demokratik bilinç aşılarsa, ayaklar baş olmaya kalkar. Bugün başörtülüler, kürtler, aleviler, gayri-müslimler birleşip kemalist anti-demokratik rejime karşı hakkını arasalar Akp belki bundan gocunmaz ama yarın işçi sınıfı burjuvaziye karşı hakkını aramaya başlarsa işte o, Akp'nin sınıfsal karakteri gereği asla kabullenemeyeceği bir şeydir.
Akp'nin bir mazlumlar hareketine, bir demokratik devrimci, anti-kemalist, anti-otoriter harekete dönüşmesini engelleyen işte bu sınıfsal karakteridir. Hakkını aramaya başlayan halkın nerede duracağı belli olmaz. Akp'yi ürküten de budur.

İşte sırf bu yüzden, tutarlı bir demokrasi mücadelesi, ancak toplumun -doğal olarak hak isteyen- büyük çoğunluğu olan işçi sınıfına dayanan bir sosyalist parti öncülüğünde yürütülebilir.

(yazı biraz bölük pörçük oldu ama yine de idare eder)

23 Kasım 2009 Pazartesi

Akp'nin Misyonu

Akp ne iş yapar, devrim mi yapar, reform mu yapar, insanları bilinçlendirir mi yoksa insanları kendi cehaletleri ile başbaşa mı bırakır? Bu konu etrafında güzel bir yazı yazılabilir. Ama önce, akparti forumundan bir başlığın linkini vermek istiyorum. Bu başlığı açan şeriatçı (Ali Şeriatî ekolünden, Türkiye'de Mazlum-Der'e yakın biri olduğu anlaşılıyor) bir arkadaşımız.

Erdoğan foruma üye olsa onu da banlayacakmışsınız

Üye olmadan yazının içeriği görünmediği için yazıyı buraya kopyalıyorum. Gelecek önemli ve ilginç olabilecek cevapları da koyarım ve derinlemesine bir analiz yaparız.

..........................................................

Sheriatist03 nikini seçtim çünkü daha önce şeriatçı'ydım banlandım. Ardından yanlış yolda olduğunuzu söylemek için şeriatçı2 oldum yine dinlemeye bile tahammül edemeyen kendini bilmezler tarafından banlandım.

Banlanmadan önce birilerinin sabrını taşıran son yazım dtp ile diyalog ile ilgiliydi ve aşağı yukarı mealen şöyleydi:

Kürt sorunu sadece güvenlik sorunu değildir. Bu sorun 3-5 insan öldürmekten zevk alan kişinin dağa çıkıp askerleri öldürmesi sorunu değildir. İşte bu yüzden sadece "terörist öldürerek" bu sorun çözülemez. Kürt sorunu, devletin kürtleri asimile etmek istemesi sonucu, kürtlerin asimilasyona direnmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Pkk ile başlayan bir sorun da değildir. Şeyh Said'den Dersim'e, kürtler asimilasyoncu ve zülumkar politikalara isyan etmişlerdir. Hala aynı mantıkla "devlete isyan edenin hakkı ölümdür" anlayışıyla hiç biryere varılamaz.

Sorun sadece kürtlerin meşru haklarını vermekle çözülebilir. Bunun için de kürtlerle diyaloga girilmesi gerekir ki kürtlerin hangi hak taleplerinde bulundukları, ne için isyan ettikleri anlaşılsın ve ona göre bir çözüm bulunsun.

Akp içinde bir çok kürt milletveliki olduğu gibi, Dtp de kürtlerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde büyük oranlarda oy alan bir partidir. Irkçı faşist mhp ve islam düşmanı chp'yi muhatap alan bir AKP'nin, DTP'yi muhatap almaması tutarlı değildir.
Başbakan bir an önce Dtp'lilerle oturup konuşmalı, bu sorunu gerçekten çözecek işler yapmalı. Dağ taş bombalayarak, daha fazla asker ve militanın ölmesini sağlayarak sorunu daha da karmaşık hale getirirsiniz.

Artık bu sorun çözülsün, kan ve göz yaşı dinsin, gencecik insanlar ölmesin, analar ağlamasın. (burayı aynen başbakanın daha sonra söyleyeceği gibi yazdığıma eminim)

Ben bunları yazdım yazmasına da.. Birileri rahatsız oldu ve başbakanın asla dtp'li hain ve teröristlerle oturup konuşmayacağını bunu savunan birinin de bu forumda yerinin olmadığını söyleyip beni banladılar.

Ama ne oldu?

Tarih beni haklı çıkardı.

Erdoğan dtplilerle konuştu.

Demek ki başbakan bu foruma üye olmuş olsaydı siz onu banlayacaktınız.

Azıcık zihniyetinizi geliştirin. Koskoca 85 yıllık resmi ideolojiye, bir paradigmaya karşı cephe alabilen başbakandan feyiz alın. Okuldan, medyadan ve diğer yerlerden ezberlediğiniz klasik kemalist-milliyetçi fikirlerinizl yüzleşin.

Milliyetçilik yapan bizden değildir diyen bir Peygamber'in ümmeti olduğunuzu hatırlayın.
Putları kıran bir Peygamber'in ümmeti olduğunuzu hatırlayın. Zihninizdeki putları kırın.

Ve son olarak bir özür beklediğimi de söylemeliyim.
Çünkü başbakan'ın dtp'liler ile görüşmesi gerektiğini söylediğim için banlanmıştım ve sonra başbakan dtp'liler ile görüştü. Akparti forumunda başbakan'ın gelecekte yapacağı bir şeyi savunmak suç olmasa gerek...

..........................................................

15 Kasım 2009 Pazar

Liboş Marx, Fetoşçu Engels, Bölücü Lenin

Marx serbest ticaret hakkında şöyle demiş:
"...genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcı olmasına karşın, günümüzün himayeci sistemi de tutucudur.
Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım."
Söze gerek var mı ey yurtsever yoldaşlar? "Korumacı ekonomiye karşı, serbest ticaretin daha ilerici olduğunu iddia eden, ille de birinin yanında yer almak gerekiyorsa serbest ticaretten yana yer alan" bir adam var karşımızda. Marx liboşun önde gidenidir.

Ayrıca Sorosçudur. (yani 'Sorosun dedesi'ci) "Ulusal egemenliği" pekiştirmeye çalışan devletçi Bismarck hükümetine karşı, demokrat liboşların yanında yer almıştır. Almanyanın Taraf'ı sayılabilecek, Prusya monarşisinin, demokrasi ile değiştirmesi gerektiğini savunan Rheinische Zeitung isimli liboş gazetesinde yazılar yazmıştır, hatta daha sonra bu gazetenin editörü olmuştur. İşte ey yurtseverler, Roni Marquiles isimli liboş da Taraf'da yazarak Marx'ın izinden gidiyor.

Marx, aşağıdaki sözleriyle liboş olduğunu kanıtlamıştır:
"İşçi sınıfının vatanı yoktur, eğer bir vatan söz konusuysa bu ayrımsız tüm dünyadır."
"Yurtseverlik, mülkiyet duygusunun idealize edilmiş biçimidir."
Yurtsever sosyalist yoldaşlarımız Gotha programında şunları yazmışlar:
"İşçi sınıfı, bütün uygar ülkelerin işçilerinin ortak çabasının zorunlu sonucunun, halkların uluslararası kardeşliği olacağının bilincinde olarak, kurtuluşu için, ilkönce, bugünkü ulusal devlet çerçevesi içinde çalışır."
Fakat Marx bu maddenin eleştirisinde şöyle bir cümle kuruyor:
"Gerçekte, programın enternasyonalizmi, Serbest Ticaret Partisi'ninkinden çok daha gerilerdedir. Bu parti de, hareketinin sonal sonucunun "halkların uluslararası kardeşliği" olduğunu iddia ediyor. Ama bu parti hiç değilse, her halkın kendi ülkesinde ticaret yapmasıyla yetinmeyerek, değişime uluslararası bir nitelik kazandırmak için bir şeyler yapıyor."
Görüyorsunuz ya ey yoldaşlar, Marx, liboşların, biz yurtseverlerden daha enternasyonalist olduğunu söylüyor.

Marx, aynı programın eleştirisinde devlet eğitiminine şöyle saldırıyordu:
"Devlet tarafından sağlanan temel eğitim", kesin olarak kabul edilmeyecek bir şeydir. ... Tersine, burada yapılacak şey, okuldan, hükümetin ve kilisenin her türlü etkisini uzak tutmaktır. Hem aslında, Prusya-Almanya İmparatorluğunda, halk tarafından çok sıkı bir eğitime tâbi tutulması gereken, devlettir."
Durun daha bitmedi. Marx'ın arkadaşı Engels hem liboş hem de fetocudur. Yoldaşımız Dühring, sosyalist toplumda dinin yerinin olmadığını yazdığında Engels şunu yazmıştı:
"...bay Dühring, dinin kendisine vaat edilmiş bulunan doğal ölümle ölmesini bekleyemez. Daha köktenci bir biçimde davranır. O, Bismarck'tan daha bismarkçıdır; yalnızca katolikliğe karşı değil, ama genel olarak tüm dine karşı ağırlaştırılmış mayıs yasaları çıkarır, gelecekteki jandarmalarını dini izlemeye gönderir ve böylece onun şehitlik mertebesine yükselmesine yardım eder ve ömrünü uzatır. Nereye bakarsak bakalım, her yerde o özgün Prusya sosyalizmi..."
Blanqui'ci komünarlar (gerçi bunlar bizden değil, yurtsever değil) programlarında şöyle yazmışlardı:
"Komün, insanlığı, geçmiş sefaletin bu hayaletinden" (Tanrıdan), "bu davadan" (varolmayan Tanrı dava oluyor!) "mevcut sefaletlerinden ilelebet kurtaracaktır. — Komünde papazlara yer yoktur; her türlü dinsel gösteri, her türlü dinsel örgütlenme yasaklanmalıdır."
Engels, Blankicilerin programını aktarırken parantez içinde bir şeyler yazarak onlarla alay ediyor ve şunu yazıyordu:
"İnsanları müftünün emri ile tanrıtanımazlar haline getirmek yolundaki bu istem, Komünün iki üyesi tarafından imzalanmıştır; bunların iki şeyi keşfetmek için yeterli olanağa kesinlikle sahip bulunmaları gerekirdi: birincisi, kâğıt üzerinde her şey buyurulabilir, ama bu onun uygulanacağı anlamına gelmez; ikincisi, arzulanmayan inançları güçlendirmenin en emin yolu baskıdır; şu kadarı kesin: Tanrıya bugün hâlâ yapilabilecek en büyük hizmet, tanrıtanımazlığı zorunlu bir dogma yapmak ve dini genel olarak yasaklayarak Bismarck'ın "dine karşı kültürel savaşını" da geçmektir."
İşte yurtseverler görüyorsunuz liboş Marx'ın fetocu arkadaşı Engels...

Durun yine bitmedi. Marx'ın öğrencisi Lenin de Sorosun çıkarlarına hizmet eden bir sorosçuydu.
"Ulusların kendi kaderini tayin hakkı" diye bir ilke ortaya attı ki, bu tamamen devletlerin parçalanıp Soros'un küresel çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesini içeriyordu.

Yurtsever Kautsky yoldaşımıza, tam da liboşların dediği gibi:
Devlet halk içindir, halk devlet için değil ilkesini hatırlatıyordu. Lenin'e göre Soros'un kandırdığı halklar, devletin birliği pahasına kendi kaderlerini tayin edip isterlerse ayrılabilmeleri gerektiğini söylüyordu. Hatta Soros'un dedesinin kışkırttığı Finlandiya ve Polonya, devrimden sonra Rusya'dan ayrılmıştı.

Lenin de devlete karşı özgürlüğü öne süren bir liboştur. Lenin'in liboşluğunu kanıtlayan bir iki sözü:
"Devlet varsa özgürlük yoktur.Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır. "

"Silahsızlanma, sosyalizmin amacıdır."

"Vatandaşlar arasında, dini inanışlardan kaynaklanan ayrımcılığa tahammül edilemez. Vatandaşın dininin resmi belgelerdeki yalın ifadesi bile kaldırılmalıdır. "

"Ulusal sorunda işçi demokrasisinin programı da şudur: hangi ulus ve hangi dil için olursa olsun her türlü ayrıcalığın kesin olarak ortadan kaldırılması; ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmesi sorununun, yani bunların tamamen özgür ve demokratik yoldan ayrılmaları ve bağımsız devlet kurmaları sorununun çözüme bağlanması; uluslardan birine herhangi bir ayrıcalık tanıyacak olan ulusların hak eşitliğini bozacak olan ya da bir ulusal azınlığın haklarını baltalayacak olan her türlü davranışı yasaya aykırı ve geçersiz sayan ve devletin her yurttaşına, anayasaya aykırı olan bu tür tasarrufların geçersiz sayılmasını talep etme hakkını tanıyan ve aynı zamanda böyle hareketlere girişecek olanları cezalara uğratan genel pir yasanın kabulü..."
Yurtsever yoldaşlar, farklı sosyalizm çeşitleri vardır. Gün yurtsever sosyalizm günüdür, sorosçu, liboş solcularla yurtseverlerin ayrılma günüdür.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Ufuk Uras Meclis Show

Kendisine bağıran mantıksız faşist sürüsüne cevap veriyor.

Sınıflara Göre Siyasi Yelpaze

(resmi büyütmek için üzerine tıklayınız)

Türkiye'de Partiler ve Sınıflar yazısı taban alındığında, partilerin politikaları göz önüne alıntığında böyle bir tablo ortaya çıkıyor. 3 boyutlu çizim için fazla uğraşmadım paintte görselliği pek tatmin etmeyecek bir çizim yaptım ama önemli olan içeriği :)

Türkiye'de Partiler ve Sınıflar

Bir Asya ülkesi olan, asyatik üretim tarzının hakim olduğu Osmanlı'da, siyaset ve sınıf ilişkileri asla Batı'daki gibi olmadı. Batı'da toprağın özel mülkiyetine dayalı feodal üretim varken, Osmanlı'da toprağın devlet mülkiyetine dayalı asyatik-despotik üretim biçimi ve buna bağlı siyasal otorite mevcuttu.

Batı'da feodalizm yerini kapitalizme terk etti. Kapitalist üretim tarzı tüm dünyada egemen olmaya aday olduğundan tüm dünyayı etkilediği gibi Osmanlı'yı da çözülmeye ve kapitalizme entegre olmaya zorladı.

Bir burjuva sınıfına, feodal toprak sahiplerine, gelişmiş bir işçi sınıfa sahip olmayan Osmanlı'nın kapitalizme dönüşümü Batı'daki gibi burjuva demokratik halk devrimleriyle gerçekleşmedi. Eski üretim tarzının, eski üretim ilişkilerinin yetersizliğini anlayan devlet bürokrasisi, devleti kurtarmaya girişti. İttihat-Terakki partisi böyle doğdu.

1. dünya savaşından sonra, ordu içindeki paşalar (askeri bürokratlar) iktidarın tek sahibi oldu. Kendilerine ayak bağı olabilecek ve artık yalnızca sembolik olan saltanatı kaldırdılar.
Kapitalizmi yukarıdan aşağıya, tepeden inme yöntemlerle kurma görevini karşılarında buldular. Kapitalizme uygun modernleşme süreci, devlet eliyle halka dayatılan bir süreç oldu. Devlet, ileride özel mülkiyete verilmek üzere, özel mülkiyeti geliştirmek amacıyla, bir burjuva sınıfı yaratmak amacıyla, kapitalist işletmeler kurdu. Burjuvazi, batıda feodal gerici sınıfla savaşarak,diğer halk kesimleri ile ittifak kurarak, demokrasi mücadelesi ile iktidara gelirken, bizdeki burjuvazi, devletin besleyip büyüttüğü, devlete bağlı bir sınıf olarak ortaya çıktı.

Bu süreçte, Türkiye halkının "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle" olduğu iddia edildi. Askeri ve sivil bürokrasinin ideolojisi (kemalizm) yalnızca egemen ideoloji olmadı, aynı zamanda resmi ideoloji de oldu. Resmi ideoloji, türkçü, elitist, milliyetçi, modernleşmeci, devlet laikçisi bir yapıda olduğundan kendi kurguladığı seküler, türk, sünni vatandaş modeline uymayan halk kesimlerini dışladı.

Uzun bir tek parti döneminden sonra, kurulan ilk siyasi parti olan Demokrat Parti, elbette sınıf mücadelesi açısından bir şeyler ifade ediyordu. Ama üretim ilişkilerine bağlı olan devlet modeli, sınıf mücadelesini Avrupa'daki gibi siyasetin ana ekseninde olmasına müsade etmiyordu. Asyatik miras da buna engeldi. Siyaset, dini ve ulusal kökene, unsura, yaşam tarzına takılı kaldı. CHP, kentli, iyi eğitimli, 'modern', seküler hayat tarzını belirlemiş kitlelerin elitist partisi, DP ise nispeten köylü ve dindarların partisi olarak görüldü.

Bu tarihsel miras günümüzde de hala devam ediyor. Siyasetin ana ekseni unsuriyet (milli ve dinsel köken). Tartışmalar hep bu eksende sürüyor.

Kendini dindar olarak tanımlayanlar AKP'yi; alevi, laik ve türk olarak tanımlayanlar CHP'yi; kürt kimliğini öne çıkaranlar DTP'yi; türk kimliğini müslüman kimliğinin önüne koyanlar ise MHP'yi destekliyor. Geriye kalan diğer partiler de bu şablonu pek aşamıyor.
Türkiye'de sol da bu şartlar altında geliştiğinden sünnilerden çok alevilerin benimsediği bir görüş oldu. Sol, sınıfsal temelden çok unsuriyet temelini hedef aldı diyemesek de, gerek 'sağcı'ların propagandalarıyla, gerekse kendinden menkul 'solcu' CHP'nin iticiliğiyle, sosyalizm kendini dindar olarak tanımladığı için ne kadar ezilse de ne kadar sömürülse de bir türlü işçi sınıfının bir kesimine uğrayamadı.

Fakat artık siyaset bu kör düğümü aşıyor. Çünkü Türkiye değişiyor. Devlet eliyle yeterince gelişen burjuvazi artık ipleri kendi eline almak istiyor, bürokrasiyi normal kapitalist devletlerdeki gibi yalnızca kendi memuru kılmak istiyor. Dünya ve bölge şartları, Türkiye burjuvazisine bölgesel güç veya alt-emperyalist güç olma görevini de yüklüyor. Artık içine kapalı, resmi ideolojiye sahip, dünyadan korkan, "türkün dostu yalnızca türktür" anlayışında bir Türkiye mümkün değil.

Değişimci burjuvazinin adresi AKP, muhafazakar burjuvazinin (büyük çoğunluğu bürokraside yani orduda, yüksek yargıda vs. konumlanmış kendini devletin esas sahibi sanan kesimin) adresi ise CHP oldu.

Unsuriyet siyasitinin haricinde, sosyo-ekonomik temelde baktığımızda Türkiye'deki sınıfları ve katmanları incelersek şu tabloyla karşılaşırız:

1- Burjuvazi

a) Liberal-reformcu burjuvazi: Bu kesim AKP'yi destekliyor. AKP gibi "dinci kökenleri olan" bir partiden başka bu kesimi tatmin edebilecek bir parti yok.

b) Muhafazakar burjuvazi ve bürokrasi: Dönüşen Türkiye'de çıkarları en fazla zedelenen grup bu kesim. Esasen savaş burjuvazi içinde cereyan ediyor. Tüm rejim, laiklik, bölünme tartışmalarında kendi sosyo-ekonomik ve siyasal çıkarlarının tehlikede olduğunu hisseden bu kesim değişime müthiş bir direnç gösteriyor. Bu kesimin sadece ideolojik değil organik partisi de CHP'dir. CHP devletin partisidir.

2- Orta sınıflar

a) Küçük-burjuvazi: Kentli bir sınıf. Kendi özel mülkü olan, küçük bir dükkanı, atölyesi olan, çırak vb. 3-5 işçiden başka işçi çalıştırmayan bu sınıf kapitalist ilerlemeden rahatısız. Çünkü kapitalizm gelişip sermaye büyüdüğünde, büyük burjuvazi ile rekabette daha da zorlanacak. Modellersek; büyük marketler açıldığında bakkallar iflas edecek. Bu yüzden bu kesim genellikle değişimden ürker, kapitalist gelişmeye karşıdır. Bu kesimin sosyo-ekonomik korkuları, bilinç altından bilinç düzeyine çıkarken ya laiklik elden gidecek ya bölüneceğiz parçalanacağız ya da din elden gidecek şeklinde kendini gösteriyor. Bu kesime hitap eden partilerin başında MHP geliyor.

b) Köylüler: Köylülerin de 3 farklı katmanı var bunların ikisi büyük toprak sahipleri, topraksız köylüler, ama genel olarak Türkiye'de köylüler kendi toprağını kendi işleyen, kendi hayvanlarını kendi yetiştiren bir sınıftır. Küçük-burjuvazi ile benzer korkulara sahiptir. Ancak her ne hikmetse MHP ve CHP'den çok AKP'yi desteklerler. Yalnız son açılım tartışmaları bu kesimi AKP'den MHP'ye döndürebilir.

3- İşçi Sınıfı

a) Mavi yakalılar ("kol emekçileri"): Türkiye'de halk yoğun bir resmi ideoloji bombardımanına maruz kalmıştır. Irkçılık ve milliyetçilik her türk vatandaşının zihnine kazınmıştır. Fakat buna rağmen bu "açılımcı, vatanı satan, özelleştirmeci, AB'ci, ABD'ci, bölücü AKP" nasıl bu kadar destek bulabiliyor, MHP neden onun ancak 3'te biri kadar oy alıyor? Denilecek ki AKP dincidir, halkı kandırıyor, tamam dinci halk bu yüzden CHP'yi desteklemesin, diğer dinci ama vatansever partileri (BBP, SP ve bir ölçüde MHP'yi) desteklemiyor da neden AKP'de ısrar ediyor? İşte bunun cevabı bana göre sınıfsal içgüdüdür.
AKP kapitalizmi geliştiriyor, küçük-burjuvazi kederlenebilir ama işçi sınıfı için özünde değişen bir şey yok, işçi sınıfının ürkeceği bir şey yok. Hatta maddi konumunun, sermayenin büyümesi ile iyileşme ihtimali bile var. Yani işçi sınıfında korku değil ümit hakim. Ümidin olduğu yerde ümitsizlik galip gelemez. AKP ümit vaadediyor. Bu yüzden işçi sınıfı ümitsizlik ve korku pompalayan partileri değil AKP'yi tercih ediyor. Bu ümit devam ettiği sürece, işsizlik fırlamadığı sürece, enflasyon tavan yapmadığı sürece işçi sınıfı umut etmeye devam edecek, zira umut fakirin ekmeğidir. Ama eğer umutsuzluk egemen olmaya başlarsa işte o zaman Hitler dönemindeki gibi bir faşist yükseliş kaçınılmaz olur. Çünkü işçi sınıfını devrimci ve gerçekçi umuda sevkedecek bir sosyalist parti de yok.

b) Beyaz yakalılar ("kafa emekçileri"): Öğretmen, avukat, mühendis, doktor gibi bir mesleğe sahip olup kapitalist bir işletmede "kafa emeğini" patronuna kiralayıp karşılığında bir ücret alarak geçinen sınıftır. Sol, nereden çıktığını bilemediğim ve bir anlam veremediğim şekilde bu kesimi küçük-burjuvazi içine dahil etmekte pek heveslidir. Liberaller de bu kesimi 'kentli orta sınıflar' şeklinde takdim eder.
Bu kesim de genellikle işçi sınıfının diğer kesimi gibi bir siyasal duruşa sahiptir.
Fakat bu kesimin bir bölümü kendini bürokratlara benzetir. "İyi eğitim almış olmanın" verdiği çoşkuyla kendilerini diğer 'cahil halk'tan üstün gören elitist duruşları nedeniyle CHP'nin tabanı olurlar.

c) Memurlar: Normal kapitalist ülkelerde memurlar, işçi sınıfının doğal bir parçasıdır. Türkiye'de şekilsel olarak bakıldığında işçi sınıfından sayılabilirler. Ancak ülkenin anormal yapısı nedeniyle işçi sınıfından büyük farkları vardır. Siyaseten çoğu zaman küçük-burjuvazi ve bürokrasiye yakınlaşır. Sayıları olması gerekenden bir hayli fazladır. Aldıkları ücret, ürettikleri değerden kaynaklanmaz. Bu yüzden "devlet bize ekmek veriyor" bilincini geliştirirler.

13 Kasım 2009 Cuma

Güzellik / Yakışıklılık Göreceli midir?

Evet... Şimdi bu soruya bilimsel bir yanıt arayacağız. Bunun için bize bir anket lazım. Hazır yapılmışını buldum.

Anket için resim

Bu resimdekilerdekilerden hangisi en yakışıklı diye sorulmuş.
Cevapları vermeden önce olası sonuçların ne anlama geleceğini yorumlayalım. Ama önce istatistikle ilgili bir iki tanım vermek gerekiyor:

1- Gauss eğrisi: Doğada istatistiksel (rassal veya olasılıksal) olarak dağılan bir çok parametrenin modellenmesini sağlayan bir eğridir. Çan eğrisi diye de bilinir. Bir sınıftaki öğrencilerin aldığı notlar, bir grup insanın boyu, kilosu, elektromanyetik gürültü genliği vs. hep bu Gauss eğrisine uyar. Aşağıda farklı parametrelere göre çizilmiş Gauss eğrileri var.

Gauss eğrisinin iki parametresi var. Biri ortalama değer, diğeri standart sapma. Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz.

Ortalama değer: Adından da anlaşıldığı gibi değişkenlerin aritmetik ortalamasıdır.
Standart sapma: Her bir örneğin ortalamadan farkının kareleri toplamı varyanstır. Varyansın karekökü de standart sapmayı verir.

Şimdi anketin Gauss dağılımının varyansının yorumlanması üzerine şunları söyleyebiliriz:

1- Eğer güzellik/yakışıklılık tamamen göreceli ise (varyans x örnek sayısı) 0 olmalı. Yani dağılım her bir örnek için: %11.1 değerinde ve eşit olmalı. Her bir örnek için aynı sayıda en yakışıklı oyu gelmiş ise buradan açıkça anlaşılır ki yakışıklılık %100 görecelidir.

2- Eğer yakışıklılık tamamen nesnel ise (varyans x örnek sayısı) 1 olmalı. Yani tüm oyları tek bir örnek almalı, diğer örnekler 0 oy almalı. Bu durumda güzellik %100 nesneldir diyebiliriz.

3- (varyans x örnek sayısı) bize güzelliğin ne kadar nesnel, ne kadar göreceli olduğu bilgisini verir.

Şimdi anket sonuçlarına bakıp varyansı hesaplayalım.
1: %50
2: %0
3: %0
4: %0
5: %0
6: %18.8
7: %0
8: %31.3
9: %0

Varyans 0.034, (varyans x 9) %30 çıktı.
Demek ki güzellik %30 göreceli, %70 nesnel, mutlak. Bu anket örneğinden çıkan sonuç bu.

12 Kasım 2009 Perşembe

Doğanın bir mucizesi: Atatürkçülük

Herkesin hayran olacağı, herkesin sevebileceği, herkesin saygı duyacağı bazı evrensel şeyler vardır. Siyasi ve felsefi görüşü ne olursa olsun herkes baharı sever, çiçekleri böcekleri sever, göğün maviliğine hayrandır. Bu mucizelerden biri de Atatürk'tür.

Atatürkçü olmak için, Atatürkçü değerleri savunmak için belirli siyasi görüşleri benimsemek gerekmez.

CHP'li Atatürkçüdür.
MHP'li Atatürkçüdür. MHP'liye göre Atatürk izinden gidilmesi gereken en büyük milliyetçidir.
Irkçı, 'Nihal Atsız'cı Atatürkçüdür. Atatürk türk ırkına yol gösteren bir bozkurttur.
Erbakan'a göre Atatürk bugün yaşasaydı milli görüşçü olurdu.
Alevi Atatürkçüdür.
Sünni Atatürkçüdür.
Dindar Atatürkçüdür; Dinsiz Atatürkçüdür
Patron Atatürkçüdür, esnaf Atatürkçüdür, işçi Atatürkçüdür, memur Atatürkçüdür.
D.B (Deniz Baykal = Devlet Bahçeli, ikisini uzun uzun yazmaya gerek yok D.B dendiğinde ikisini kastetmiş oluruz), Tayyip Erdoğan (kısaca R.T.E.), Erbakan, Haydar Kelle (pardon Baş), Doğu Perinçek Atatürkçüdür, Harun Yahya, Fetullah Gülen... Hepsi Atatürkçü.

Buraya kadar normal mi? Durun devam ediyor:

Bazı 'kürtçü'ler de Atatürkçüdür. Hatırlayın.. Dtp'li vekil Hasip Kaplan askere nasıl seslenmişti:

"Bölgede biz laikliğin teminatıyız. Biz olmasak Akp gelir, laiklik tehlikeye girer." (Yine de fazla yüklenmemek lazım. Şunu da demiş.)

Bazı marksistler, komünistler Atatürkçüdür. Hayır nasyonal sosyalist İp çetesinden bahsetmiyorum. Türkiye Komünist Partisi'nden Kemal Okuyan şunları demiş:

"Türkiye solu, ... , burjuva devriminin bugün için bile çok değerli olan kazanımlarını karşısına almaya çalışıyor. Biz bunu yapmayız."

"Mustafa Kemal’e sosyalizm elbisesi giydirmek isteyenlere ise elbette saygı duyarız."

Hadi bu da bir yere kadar normal diyelim.
Peki anarko-kemalistlere ne demeli? Bana Atatürk doğanın bir mucizesidir fikrini verenler anarko-kemalistler oldu.

Anarko-Kemalizm
devletçilik ilkesi ise tek başına ele alınmamalı. nasıl ki bir renk skalasını hızla çevirdiğimizde ortaya beyaz çıkıyorsa. altı oku birleştirmeye çalıştığımızda da ortaya kaos çıkar, anarşi çıkar.

anarko-kemalizmin simgesi de diğer anarşist gruplar gibi çember içinde büyük a harfidir. ama buradaki a harfi anarşiyi değil atatürk'ü, çemberin üstündeki 16 yıldız ise tarihteki 16 büyük türk devletini sembolize eder.

Bu ülkeye anarşizm gelecekse onu da biz getiririz.
İlk bakışta mükemmel bir ironik yaklaşım gibi duruyor. Ama bunlar maalesef ciddi.

Her türlü görüşü, ideolojiyi, felsefeyi, dini kendine hayran bırakan bu Atatürkçülük, kesinlikle doğanın bir mucizesi olsa gerek...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Diktatör Olma İsteği

Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içiyorsanız kurallarına da uyacaksınız!
Ya sev ya terk et!
Devlete karşı gelmek çok günah.

Bu ve benzeri sözler kendilerine bir omurilik yeteceği halde tesadüfen bir beyne sahip olan homo sapiens türünden yaratıkların ağzından çıkıyor.

Bu türün 2 alt türü var:

1- Saf kemalist, laikçi
2- Türk islamcı, milliyetçi, bulanık kemalist, bulanık islamcı

Devlet otoritesini kutsadıklarına göre, devlet bir şekilde o çok korkulan şeriat devletine dönüşse ve devletin başına da ben geçsem ve bunlara birazdan anlatacaklarımı yapsam, devletin ekmeğini yiyip suyunu içiyoruz karşı gelmeyelim mi diyeceklerdi acaba...

Ben diktatör olsam, 1. grup için şunları yapardım:.

- Sokakta türban takma zorunluluğu
- Sabah namazına kalkma zorunluluğu
- Alkollü içki yasağı
- Oruç tutma zorunluluğu
- ve hatta tuvalette islami kurallara göre sıçma zorunluluğu
- Ülkemizin ve (islami) cumhuriyetimizin temeli olan 'şeriat'a muhalif işler yasak

O zaman anlarlardı, belki, türbanlı kızlara dayatılan eğitim yasağını savunmanın ne olduğunu... o zaman anlarlardı eşi türbanlı birinin de türbanlı olamayan kadar cumhurbaşkanı olabilme hakkını, o zaman anlarlardı ruhban okulunun açılmasının çok da kötü bir şey olmadığını ve hatta diyanet'in gerekliliğini sorgulayabilirlerdi belki...

2. grupla beraber şunları dayatırdım:

- Türkçe konuşmayacaksın, yazmayacaksın. Sadece arapça kullanacaksın! Bölücülük yapmayacaksın, adam olacaksın, yoksa seni adam etmesini bilirim ben.
- Türküm demeyeceksin müslümanlık neyine yetmiyor. Devlete karşı gelme çarpılırsın, fena çarparım!
- Türkçe tv açmak yassaahh... Bu ülkede yaşıyorsan kurallarına uyacaksın, ille de türkçe tv izlemek istiyorsan Azerbaycan'a git lan! Tv kanalları arapça olacak!
- İt bile ekmek yediği kaba pislemez. Ekmeğini yediğin çanağa pislemeyeceksin. Senin ekmeğini devlet veriyor ve devletin başı olarak ben veriyorum. İtaat edeceksin!

Neyse daha fazlasını yazmaya gerek yok... Otoritenin dayatmalarını, sırf devlet otoritesi dayatıyor diye haklı görmek için insanın kör olması gerekiyor, ya da beyni fena halde uyuşturulmuş olmalı.

5 Kasım 2009 Perşembe

Sosyalizm Çeşitleri

Günümüzde olduğu gibi Komünist Manifesto'nun yazıldığı dönemde de çok çeşitli sosyalist akımlar vardı. Komünist Manifesto'nun "Sosyalist ve Komünist Yazın" isimli 3. bölümünde bu akımlar başlıklarıyla şöyle sıralanmış:
1- Gerici Sosyalizm
a) Feodal Sosyalizm
b) Küçük-Burjuva Sosyalizmi
c) Alman Sosyalizmi ya da 'Gerçek' Sosyalizm
2- Tutucu Sosyalizm ya da Burjuva Sosyalizmi
3- Ütopik-Eleştirel Sosyalizm
Daha sonra yazılan Komünizmin İlkeleri isimli yazıda ise komünizmden farklı olarak, sosyalizm çeşitleri şu şekilde ele alınmış:
1- Gerici Sosyalistler
2- Burjuva Sosyalistleri
3- Demokratik Sosyalistler
Günümüzde de sosyalistleri 3 başlık altında inceleyebiliriz:

1- Gerici Sosyalistler

Marksizmin ilerici-gerici kavramları tarihsel ilerleyişe karşı alınan tavırla ilgilidir. Üretici güçlerin (üretim tekniklerinin, teknolojinin) gelişimini, kapitalizm altında sermayenin doğal ve zorunlu hareketini, yani sermayenin/kapitalizmin evrenselleşmesini bir tehdit olarak algılayıp bu ilerlemeye karşı olan gruplar gericidir. Örneğin Komünist Manifesto'da:
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi.
deniliyor. Demek ki anti-emperyalist, sosyalist adındaki bir siyasal hareket, sanayiyi ulusal zemine oturtmak, bir ülkeyi dışa kapalı kılmak gibi amaçlar güdüyorsa, gerici bir hareket olmaya mahkumdur. Sosyalizm ve anti-emperyalizm adına ulusal ve içine kapanmış bir ülke hayal eden, yerli sermayeyi es geçip yabancı sermayeye düşman olan, 'ülkesini savunma' adına (işçi sınıfının sosyal hakları için değil) özelleştirmelere karşı çıkan sosyalistler gerici sosyalist kavramının Marx döneminde kalmadığını, karşılığının günümüzde de hala olduğunu gösteriyor. Bu gerici sosyalistlerin birinci düşmanı liberal veya liboş adını verdikleri demokratlardır. Ulusalcılar, darbeciler, Bonapartist hükümetler, hatta faşistler liboşlardan daha az tehlikeli olacak ki bu gerici sosyalistlerin en büyük düşmanı liberal demokratlardır.

Bir dünya sistemi olan kapitalizmin doğasına aykırı olarak ulusal kapitalizmi (milli demokratik devrim ve benzeri yollarla) kurma amacı taşıyan, ancak işçi sınıfına dayanmayan, devletçi sosyalistler... Evet bunlar büyük sermayeye düşmandır, yabancı sermayeye, ABD sermayesine düşmandır. Ama yine de gerici olmaktan kurtulamazlar. Çünkü kapitalizme düşmanlıkları, işçi sınıfının pozisyonunda değil, küçük-burjuvazinin pozisyonundadır. Komünist Manifesto, büyük kapitalistlerle farklı çıkarları olan küçük-burjuvazi hakkında şunları yazıyor:
Orta kesimler, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, hepsi orta kesim olarak varlığını çöküşe karşı güvenceye almak için mücadele eder burjuvaziyle. Demek ki bunlar devrimci değil tutucudurlar. Dahası, gericidirler, tarihin çarkını geriye doğru döndürmeye uğraşıyorlar.
Küçük bir ayakkabı imalathanesi olan bir küçük-burjuva, büyük sermayenin, dükkanının hemen yanına kocaman bir fabrika kurmasına karşı siyaseten direnir. Yabancı sermayeye karşı çıkar, özelleştirmeye karşı çıkar, toprağın kapitaliste satılmasına vatan satılıyor diye karşı çıkar... Ama gericidir. Çünkü kendisi 3 saatte 1 ayakkabı üretebilecekken, büyük fabrikada 1 işçi saatte 3 ayakkabı üretir. Toplumsal ilerleme, üretici güçlerin gelişmesi, kendi çıkarının aleyhinedir ve bunlara direnir.
Ekonominin toplumla ve siyasetle olan ayrılmaz bağını ortaya koyan Marksizmi ispatlarcasına, küçük-burjuvazinin sosyo-ekonomik çıkarlarını dillendiren bu gerici sosyalistler siyasal alanda liberallerin bile çok gerisine, anti-demokrat hatta hatta darbeci saflara kadar sürüklenirler.

Bkz: Liberalizm mi Ulusalcılık mı?

2- Tutucu Sosyalistler

Kapitalizm devrimci potansiyeli olan bir sınıf yaratmıştır: Proletarya...
Tutucu sosyalistler yani muhafazakar sosyalistler, işçi sınıfına bazı sosyo-ekonomik ve siyasal hakların verilmesini savunurlar. Bu yönüyle iyi bir şey yaparlar. Ancak kapitalizmin tamamen ortadan kaldırılıp sınıfsız bir toplum olan komünist toplumun kurulması gerektiği fikrine yanaşmaşmayarak kapitalizmi muhafaza etmiş olurlar. İşçi sınıfına bazı hak kırıntıları verilmesini sağlayarak kapitalizmin ömrünün uzamasını sağlarlar. Tutucu sosyalistler, ancak kapitalizmin geliştiği, sermayenin yeterince büyüdüğü ülkelerde var olabilirler. Çünkü kapitalizmin doğası gereği, sermayenin hızla büyümesi işçi sınıfı için en uygun durumdur. Ancak bu şekilde işçinin maddi konumu iyileşebilir. İşte tutucu sosyalistler bu koşulu değerlendirip işçi sınıfına daha iyi bir maddi konum sağlama amacıyla siyaset yaparlar. Marx, Ücretli Emek ve Sermaye isimli yazısında şöyle diyor:
İşçinin, sermayenin hızla büyümesinde çıkarı vardır demek, işçi başkalarının zenginliğini ne kadar büyük bir hızla çoğaltırsa, kendi payına düşen kırıntılar o denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı köleler yığını o denli artırılabilecek demektir ancak.
Tutucu sosyalistler iyi bir şey yapmalarına karşın, yaptıkları şey kapitalizmin gelişmesi (sermayenin büyümesi) ile mümkün olabilen bir şeydir. İşçi daha iyi ücret alıyor olabilir ama kapitalizm altında kapitaliste (patrona) oranla her zaman nisbî yoksul olarak kalmaya mahkumdur. Sermaye büyüdüğünde, daha az kişide toplanmaya başladığında atık sermeyesiz ve mülksüz olan işçilerin bir kapitalist olma umudu daha da azalır. Bu da proletaryanın sermayeye bağlı bir köle olma durumunun güçlenmesi demektir.

Kısaca tutucu sosyalistler, kapitalizmin oluşturduğu imkanlarla işçi sınıfının daha çok sosyal, ekonomik ve siyasal hak almasını savunurlar; ancak mevcut kapitalizmin sınırlarının dar ufkunu aşamazlar. Kapitalizmin ömrünün uzamasına hizmet etmiş olurlar. İşçi sınıfının kapitalistlere bağımlı olma durumuna hizmet ederler.

Avrupa'nın Sosyalist Enternasyonal ile örgütlenmiş sosyal demokrat partileri tutucu sosyalistlere en karakteristik örneklerdir.

3. İlerici Sosyalistler

Henüz yeterince gelişememiş ülkelerde radikal demokrat istemlerle ve işçi sınıfının sosyo-ekonomik haklarını savunarak ortaya çıkan sosyalistlerdir. Bunlar komünist değildirler. Kendilerini Avrupa'nın sosyal demokrat partileri ile özdeş görebilirler. Ancak komünizmin maddi koşullarının ileri kapitalist ülkelerdeki kadar gelişmemiş olduğu göz önüne alınırsa, işçi sınıfını reformist de olsa bazı hakları için örgütlemek isteyen bu sosyalistler ilericidirler. En azından hiçbir sınıf bilincine sahip olmayan işçilere kendi sınıf çıkarlarını reformizm sınırlarını aşmadan da olsa anlatıyorlar.
Bu sosyalistlerin yoksulluğu değil zenginliği paylaşalım sloganları tutarlıdır. Bu yüzden kapitalizmi geliştirecek liberal politikaları, sosyal politikalarla beraber savunabilirler.
Fakat kapitalizm geliştikçe bu tür sosyalistler sabit kaldıklarında geride kalmış olurlar, gericileşirler.

3 Kasım 2009 Salı

Damarlarımızdaki Asil Kan

Ey Türk Gençliği!
...
Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

"Asil kan" nasıl bir şeydir biraz araştıralım. Bilindiği gibi A, B, 0 ve AB kan grupları var. Bir de Rh faktörü var ama onu karıştırmayalım, hesap kolay olsun.

0 grubundakiler her gruba kan verebilir ama kendi grubundan olmayanlardan kan alamaz. AB grubu ise her gruptan kan alır, ama kimseye vermez.
Hangisi asil bir davranış? 0 grubununki diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü asiller (soylular, aristokratlar) herkese vermezler, herkesten alırlar ama kimseye vermezler. Demek ki AB grubunun davranışı asil bir davranış, soylu, aristokrat davranışı... Herkesten kan alıyor ama kimseye vermiyor.
Böylece asil kanın AB grubu olduğunu bilimsel olarak ispatlamış bulunuyorz.

__________________________________

Türkiye'de kan gruplarının oranı şöyleymiş:
0 - % 43
A- % 34
B - % 18
AB -% 6
Orta Asya'da B kan grubunun yüksek olduğu biliniyor. Orta Asya Türklerinde, Moğollarda, Çinlilerde,Japonlarda B kan grubu diğer bölgelerdeki insanlara göre daha fazlaymış. (%25-30'dan fazla)

Avrupa'da Macarlarda, Finlerde, Türklerde, Yunanlılarda, Litvanyalılarda, Estonyalılarda %15 ve daha fazla oranlarda B kan grubu var.
Avrupa'nın genelinde B grubu düşük, A ve 0 grubu hemen hemen eşit oranlarda var.
Amerika yerlilerinde neredeyse %100'e varan 0 kan grubu oranı gözüküyor.
Hintlilerde de B grubu oranı biraz yüksek. (%25 civarı) Geriye kalan oranı A ve 0 yaklaşık eşit olarak paylaşıyorlar.
Afrikalılarda 0 grubu A grubundan birazcık yüksek oranda var.
Aborjinlerde 0 grubu %60, A %40 civarında...






2 Kasım 2009 Pazartesi

Türkiye'de Siyasi Yelpaze

Türkiye'de siyasi yelpaze konusunda, hangi partinin, hangi siyasi görüşün sağda, hangisinin solda olduğu konusunda ciddi kafa karışıklığı var.
Siyasi partileri sağa veya sola koyabilmek için önce sağ ve sol kavramının tarihsel kökenine bakalım.

Fransız devrimi döneminde, Fransız meclisinde eski düzeni savunanlar, aristokrasinin siyasal ayrıcalıklarını savunanlar Başkan'ın sağ tarafında, yeni düzeni, burjuvaziyi, demokrasiyi yani siyasal eşitliği savunanlar Başkan'ın sol tarafında oturmuşlar. Siyasal olarak sağ kavramı eski düzeni savunan, muhafazakar anlamında, sol kavramı ise yeni düzeni, reformları ve devrimleri savunan anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Burjuvazi tek egemen sınıf olduğunda, artık düzen burjuvazinin düzeni olduğunda, onu savunanlar sağda kaldı. Burjuvaziye karşı işçi sınıfının çıkarlarını savunanlar solcu oldular. Liberal demokratlar yalnızca siyasal eşitliği savunmalarına karşın, işçi hareketine dayanan sosyal demokratlar siyasal eşitlikle birlikte toplumsal eşitliği de savunuyorlardı. Marx ve Engels'e göre teorik olarak hatalı olan 'sosyal demokrasi' kavramı yine de işçi sınıfının devrimci hareketi tarafından bir dönem kullanılmıştı. Lenin'in partisinin ismi de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ydi. 1. Dünya Savaşı'nda Avrupa'nın sosyal demokrat partileri yurtsever olunca, yani savaşta kendi devletlerini, kendi burjuvazilerini destekleyerek işçi sınıfına ihanet edince, devrim fikrinden uzaklaşıp reformlarla yetinmeye başlayınca, Bolşevikler Marksistlerin eski isimleri olan komünist ismine geri döndüler.

Tekrar sağ ve sol kavramlarına dönersek, en genel anlamıyla sol, mevcut durumun değişmesinden yana, sağ ise mevcut durumun korunumundan yanadır. İkinci özellikleri ise insanlığın genel gelişimini ve çıkarlarını sol savunur. Yani özgürlük, barış, demokrasi, laiklik, cinsel ayrımcılığın kaldırılması, ulusaların ve halkların kardeşliği, çevrenin korunumu gibi...

Türkiye'de sağ ve sol kavramlarının yerli yerine oturtulabilmesi için, Türkiye'deki mevcut düzenin ne olduğu tespit edilmeli.
Mevcut düzen, kısaca sivil ve askeri bürokrasinin batıdaki gibi, normal kapitalizmdeki gibi burjuvazinin memuru olmadığı, bürokrasinin kendini devletin sahibi zannettiği ve öyle davrandığı anormal, kısıtlı bir parlamenter demokratik kapitalist düzen. Kapitalist düzen, yani üretim araçlarının toplumun küçük bir azınlığının özel mülkünün olduğu, toplumun bir kısmının kâr ile geçindiği; geri kalan çoğunluğunun ise yalnızca emeğini patrona satarak geçimini sağladığı, emekçi sınıfının yalnızca kendisi için değil patronunu da zengin etmek için çalıştığı bir kapitalist düzen...
Türkiye'de siyasal tartışmalarda işçi sınıfı pek yok. Bunun yerine, eski egemenliğini devam ettirmek isteyen bürokrasiye dayanan ulusalcı burjuvazi ile, yenileşme isteyen, dünyaya entegre olmak isteyen liberal burjuvazi arasındaki savaş, günün siyasi savaşı...

Bu savaşın en belirgin ve popüler iki cephesi var. Neredeyse sadece bu iki sorun eksenindeki meseleler konuşuluyor.

1. Laiklik
2. Kürt sorunu

Siyasi partileri bu iki sorundaki tavırlarına göre 2 boyutlu bir düzlemde belirli koordinatlara yerleştirebiliriz. Herhangi bir partinin bu iki konudaki belirli sorunlara karşı tutumları onun genel görüşlerini büyük ölçüde yansıtır.

Laiklik sorununda solcu tutum: (tersi sağcı tutum oluyor)

1. Diyanetin kaldırılması, din işlerini finanse etme işinin devlet yerine dini gruplara bırakılması
2. Din eğitiminin devlet yerine dini gruplara bırakılması, zorunlu din dersinin kaldırılması
3. Kamusal veya kamusal olmayan alanda vatandaşların kılık kıyafetlerinin serbest olması

Kürt sorununda solcu tutum:

1. Kürt halkının kültürel haklarının kabülü, kürtçe TV, kürtçe dergi, kürtçe kitap serbestliği
2. Kürtçe eğitimin, (sadece kürtçe eğitiminin değil) olabilirliğinin savunulması
3. Pkk'nın kürt sorunundan kaynaklandığının farkında olmak

Şimdi siyasi partileri bu iki eksende sıralayalım. Bunu yaparken solcu tutum için her iki eksende de (-), sağcı tutum için (+) değer verildi.
Bu düzlemde, y=x doğrultusunda çizilmiş bir doğruya olan dik uzaklıkları,siyasi partilerin sağ-sol eksinindeki konumunu verir. Buna göre siyasi partilerin soldan sağa sıralanışı şu şekilde olur:

EMEP.DTP.......ÖDP....AKP...DP...TKP...SP...CHP.MHP

29 Ekim 2009 Perşembe

Aşk Nedir?

Aşk, bir ruhun iki bedende aynı anda bulunması, iki ruhun bir bedene sığmasıdır.
Aşk, Eros'un attığı okun bir kalbi delip diğerine saplanmasıdır.
Aşk, iki ruhun aynı frekansta titreşmesi, ruhların aheng içinde dans etmesidir.

Tüm bu sözler felsefeyi süslü söz söyleme sanatı olarak görenler için gayet makul sözler. Ancak bana göre felsefe kendinden menkul, süslü, bilimi içermeyen sözler yığını olamaz.

Önce kullanacağım kavramları hangi maksatla kullandığımı açıklamalıyım. Aşk arapça bir sözcüktür ve aşırı sevgi anlamına gelir. Âşık ve ma'şûk (âşık olunan) sözcükleri bu kelimeden türemiştir. Arapça'da sevgi için kullanılan bir başka sözcük daha var: muhabbet. Bu kelimeyle aynı kökten olan habib, sevgili anlamına gelir. Türkçe'de sevgi sözcüğü her türlü sevgiyi ifade etmek için kullanılır. Annenin çoğununu sevmesi, kişinin arkadaşını sevmesi gibi... Ancak aşk sözcüğü çoğu zaman özel bir sevgi türünü, karşı cinse olan sevgi türünü ifade etmek için kullanılır. Bu yüzden bir erkeğin başka bir erkeğe seni seviyorum demesi pek sorun teşkil etmez ancak sana âşığım derse çok fena yanlış anlaşılabilir.

Demek ki burada bahsedilen aşk, karşı cinse duyulan özel bir sevgidir. Aşk için karşı cins, ya da en genel anlamıyla bir cinsellik olması gerekir. Bu da cinsellik gibi basit ve sıradan kimyasal/biyolojik bir içgüdü ve o yüceler yücesi aşk duygusu arasındaki kopmaz bağı basitçe gözler önüne serer.

Aşkın bireysel ve toplumsal oluşum mekanizması basitçe şöyledir:

1. Her canlı türü kendi neslini devam ettirmek zorundadır. Doğal seçilim açısından bakarsak, kendi neslini devam ettiremeyen canlılar yok olacak, varlığını devam ettiren canlı türleri ise yalnızca üreyebilen canlılar olacaktır. Akıllı tasarım açısından bakarsak: Canlıların nesillerini devam ettirmeleri için "Tasarımcı", canlılara üreme/cinsellik içgüdüsünü vermelidir.
Nereden bakarsak bakalım şu kesin: Gelişmiş canlılarda üreme mekanizması olarak cinsel içgüdü olmazsa olmazdır.

2. İnsan da, bir canlı türü olarak üreme ihtiyacı nedeniyle cinsellik içgüdüsüne sahiptir.

3. Toplum insanın cinsellik içgüdüsünü kısmen veya tamamen sınırlar. Cinselliği bir tabu, yasak haline getirir. Bunun bir çok sebebi var. Bir sebebi belki de insanın 'mülkiyet'i ve bununla beraber 'miras'ı keşfetmesi. Cinselliğin doğal sonucu, yeni bir insan, dolayısıyla yeni bir varistir. Çocuğun kimin çocuğu olduğu bilinmeli. Bu da cinselliğin sınırlanmasını gerektiriyor. Bundan başka bir çok sebep olabilir, ancak şurası kesin ki cinsellik sınırlanıyor.

4. Cinselliğe içgüdüsel olarak ihtiyaç duyan bir insan ve cinselliği sınırlandıran bir toplum... Bu çelişkiden doğan şey, cinselliği meşru olarak yaşayabileceği kişiyi kutsamak oluyor. O'na özel bir isim veriyor: Mâ'şuk... Yaptığı seçimi yüceltiyor, kutsuyor: Aşk...

İnsan, evrimsel süreçte aşkı muhtemelen böyle icat etti. Bundan sonra aşk, nesiller boyunca, onu yaratan ilk sebepler gölgede kalarak, ayrı bir içgüdü olarak, bağımsız, kendi başına bir duygu olarak devam etti.

Aşk, tümüyle kimyasal bir olaydır. Önce östrojen ve testesteron gibi cinsellik hormonları gereklidir. Cinsel duygular yoksa aşk da asla olmaz. Ya da kişi cinsel kimliğine göre kendine maşuk seçer. Heteroseksüel bir erkeğin başka bir erkeğe aşık olması gibi bir durum sözkonusu değildir. Aseksüel kişiler için aşk sadece boş bir sözden ibarettir.
Ardından feniletilamin gibi aşkta etken olan bir kaç kimyasal madde salgılanması... Bu kimyasallar sayesinde, insan kendini bağlanmış hissediyor, ve aşık olduğu kişiden başka bir şey düşünmüyor. Feniletilamin, ilginçtir şizofrenlerde de fazlaca salgılanıyor. Aşık olan kişilerde serotonin salgısı ise azalıyor, tıpkı obsesif-kompulsif kişilik bozukluğuna (kısaca anlamsız takıntılara) sahip kişilerde olduğu gibi....

Aşk kutsal değildir. "İnsanlar kime aşık olur" sorusunun cevabı bunu kanıtlar.

1. İnsanların büyük çoğunluğu ne kadar inkar edilirse edilsin güzel/yakışıklı bulduğu kişiye aşık olur. Fikirsel uyuşma ikinci plandadır. Zaten insanların büyük çoğunluğu fikirsel düzlemde birbirlerinin kopyasıdırlar. Bunun aşkın oluşum mekanizmasına işdüşümü, aşkın cinsellikle olan kopmaz ilişkisidir.

2. İnsanların küçük bir kısmı, fikirleri ve hayata bakışları ortak olan, ama fiziksel olarak da çok kötü bulmadıkları kişiye aşık olurlar. Bunun aşkın oluşum mekanizmasına izdüşümü, aşkın toplumsal boyutudur. Yani insan birlikte olduğu kişiyi topluma deklare etmeli... Beraber yaşayacağı kişi ile fikirsel uyumu elbette olmalı.

Şişman, sivilceli ve çok çirkin vs. vs. bir kıza aşık olunabilme ihtimali ne kadar büyükse aşk o kadar kutsal bir duygudur.
Tipsiz, çirkin, kısa boylu, çekingen vs. vs. bir erkeğe aşık olunabilme ihtimali ile aşkın yüceliği eşdeğerdir.

Şimdi güzellik/yakışıklılık tamamen görecelidir gibi absürd bir argüman öne sürülebilir. Belli bir göreceliği muhakkak vardır ama güzelliğin 'mutlak'lığı da tartışılamaz. Sorun rassal bir modelleme ile çözülebilir. Yani şöyle: Bir kişi vardır O'nu insanların %90'ı güzel bulur, bir kişi de vardır insanların sadece %30'u güzel bulur. Bu oranları belirleyen, göreceli olmayan, yani mutlak güzelliktir.




26 Ekim 2009 Pazartesi

Zaman Nedir?

Zaman nedir sorusuna verilen cevap genellikle zaman iki hareket arasında geçen süredir oluyor. Peki süre nedir? Süre de zamandır. Demek ki zaman zamandır demekten daha fazlası söylenmiyor.

Zaman algılarımıza bağlıdır, insanın hissettiği bir şeydir denir. İnsanın algılamadığı hiçbir şey zamana tabi değil mi? Mesela içinde hiçbir bilinçli varlık yaşamayan bir gezegende zaman yok mu?

Zaman olmasaydı ne olurdu? Bir dakika öncesi, geçen sene, m.ö. 2000 yılı, yarın, 3 sene sonra gibi kavramlar olmazdı. Buradan çok açık bir biçimde anlaşılıyor ki zaman olmasaydı her şey aynı kalırdı, yani hiçbir şey değişmeden, sabit kalırdı. Demek ki zaman, maddenin değişiminin ifadesi... Herşey hareket halinde ve değişiyor. Bu duruma zaman kavramı tekabül ediyor.

Rölativite Teorisi ve Zaman

Newton, zaman, uzay, hareket ve maddeyi birbirlerinden tamamen ayrı ve bağımsız şeyler olarak tasavvur ediyordu. Madde olmasa dahi, zaman kendi başına, kendi çizgisi üzerinde akıp gidecekti diye düşünüyordu.

Fakat Einstein'ın özel görelilik teorisi; zamanın, hareket ve kütleyle olan bağını ortaya koydu. Bir cismin hızı arttıkça (ışık hızına yaklaştıkça), kütlesi de artar ve zamanı genişler. Bu yüzden ışık hızı en yüksek hızdır, çünkü artan hızla beraber kütle de artar ve limit durumunda (ışık hızında) kütle sonsuz olur. Bu yüzden ışık hızı aşılamaz denir.

Işık hızına yakın bir hızda seyahat eden bir astronot hayal edelim. Seyahatini tamamlayıp dünyaya döndüğünde herşeyin ve herkesin kendisinden daha fazla yaşlandığını görecektir. Kendisinin bu kadar fazla zaman geçirmediğini düşünecektir. Çünkü hızı ışık hızına yaklaştığı için 'zaman'ı genişlemiş, yani kalp atışları, nöronların hareketi, düşünme hızı, alıgısı ve yaşlanması yavaşlamıştır. O, gerçekten de daha az zaman geçirdiğini düşünür. Ama bizim O'nu izleme şansımız olsaydı bir filmi yavaşlatılmış olarak izliyor gibi olacaktık. Ama kendisi için herşey normaldir.

Zamanda Yolculuk

Zamanda yolculuk çok fantastik ve heyecan verici bir konu ama maalesef mümkün değil. Çünkü zaman, maddenin değişiminin ifadesidir ve maddenin değişmeden önceki her ânı kayıt altına alınmış ve bizim onu ziyaret etmemiz için bekleniyor değil. 10 sene önceki beni asla ziyaret edemem. 'Ben'im 10 sene önceki halimi oluşturan atomlar ve moleküllerin bazıları doğaya karıştı, bazıları da hala benim vücudumda. Eğer geçmişe gideceksem geçmişteki 'ben'deki bir molekül ile şimdiki 'ben'deki bir molekül yani aynı tek molekül aynı zamanda iki tane olacak demektir. Gerçi zamanda yolculuk safsatasına inananlar için bu örnek asla yeterli kanıt oluşturmaz.
Zamanda yolculuk mümkün olsaydı gelecekten günümüze birileri gelirdi deyip konuyu kapatalım.

25 Ekim 2009 Pazar

Tek Ülkede Sosyalizm - 3 / SSCB'nin karakteri

Tek Ülkede Sosyalizm - 1 (proletarya diktatörlüğü, sosyalizm, komünizm kavramları)
Tek Ülkede Sosyalizm - 2 (kapitalizmin evrenselliği, komünizmin evrensel olmasının zorunluluğu)

Komünist toplumsal devrimin nesnel koşullarını ilk iki yazıda dile getirmiştim. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte üretici güçlerdeki büyüme ve işçi sınıfının nitelik ve nicelik olarak güçlü olması en önemli koşullar. Sovyet devriminden önce Rusya'da bu koşullar Avrupa'dakinden daha geri düzeydeydi. Bunun farkında olan Rusya'daki komünistler (bolşevikler) Rusya'da tek başına patlak verecek bir devrimin zorluğunu dile getirmişlerdi. Bu yüzden Avrupa'daki özellikle Almanya'daki devrime büyük umut bağlamışlardı. Hatta Lenin, Rus devriminin, Alman devrimine feda edilebileceğini de söylemiştir. Lenin şunları yazıyor:
“Tarih şimdi bizi olağanüstü zor bir duruma soktu ... Meselelere dünya tarihi ölçeği uygulanırsa, devrimimizin yalnız kalması halinde, diğer ülkelerde devrimci hareketin olmaması halinde, umutsuz bir dava olacağına en ufak bir kuşku duyulamaz elbette. Bolşevik Parti olarak biz tek başımıza bu işe giriştiysek, bunu devrimin tüm ülkelerde olgunlaşmakta olduğuna, katlanacağımız bütün zorluklara rağmen, payımıza düşecek bütün yenilgilere rağmen uluslararası sosyalist devrimin sonunda –hemen başlangıçta değil– patlak vereceğine inançla yaptık ... Tüm bu zorluklardan bizi kurtaracak olan –bunu bir kez daha yineliyorum– Avrupa devrimidir.”

"Alman devriminin talihsizliği, gelişmesinin böyle hızlı olmaması. Peki bu durumda kim kime güvenecek: biz onlara mı, onlar bize mi? Siz, onların size güvenmesini diliyorsunuz, fakat tarih size bir ders verdi. Bu bir derstir, çünkü Alman devrimi olmadan bizim mahvolacağımız mutlak bir gerçektir."
Fakat Avrupa devrimi olmaksızın Rusya'da işçi sınıfı ile köylü sınıfının kurduğu ittifak devrimi gerçekleştirdi ve işçi devleti kuruldu. Lenin işçi devletindeki (proletarya diktatörlüğündeki) denetim ve yönetim işleri için şunları söylüyor:
1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme
2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret
3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için "bürokrat" durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin "bürokrat" olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması. (Devlet ve Devrim'den)
Proletarya demokrasisinde, halk için (halka rağmen) görev yapan memurlara/bürokratlara yer yoktur. Bunu anlayamayan Alman sosyalisti Kautsky hakkında şunu söylüyor:
Kautsky, —(halk için olmayan) demokrasiyi (halka karşı olan) bürokrasiye bağlayan— burjuva parlamentarizmi ile, bürokrasiyi kökünden kazıyacak önlemleri hemen alacak, ve, bu önlemleri sonuna dek, bürokratizmin tamamen yıkılmasına ve halk için bir demokrasinin tamamen kurulmasına dek uygulayacak olan proleter demokratizm arasındaki ayrımı hiç mi hiç anlamaştır. (Devlet ve Devrim'den)
Burjuva demokrasisi, son tahlilde yalnızca burjuvazi için bir demokrasidir, temsilidir. 4-5 senede bir yapılan seçimlerde burjuvazi ile organik ve ideolojik bağı bulunan herhangi bir burjuva partisi iktidara gelir. Bundan sonra halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının, yönetimde hiçbir müdahlesi kalmaz. Ama proletarya demokrasisinde, halk her zaman yönetimin içinde olmalıdır. Hayır yönetimde olmalıdır sözü eksik, yönetim tamamen halka ait olmalıdır.

Devrimden sonra Rusya'da büyük ölçüde işçi demokrasisi işler hale gelmesine rağmen, iç savaştan sonra giderek bürokrasi güçlenmeye ve demokrasi aşınmaya başlamıştı. Lenin bunun hakkında şöyle diyor:
"Devrim eski bürokratları kovmuştu çünkü sovyetleri yaratmak zorundaydı ... Eski bürokratları kovduk, fakat geri geldiler. Bunlar kendilerine komünist diyorlar. Yakalarında kırmızı kurdelalar taşıyorlar ve sıcak köşelere yerleşiyorlar. Ne yapabiliriz? Bu pisliğe karşı tekrar tekrar mücadele etmeliyiz, şayet bu pislik geri gelirse onu tekrar tekrar temizlemeliyiz." (Lenin Seçme Eserler, 29. bölüm)
Maalesef bu pislik temizlenemedi ve daha da büyüdü. Lenin döneminde de işçi devleti bürokratik yozlaşmaya uğramıştı. Lenin devletimiz bürokratik yozlaşmaya uğramış bir işçi devletidir demişti.

Peki sonra ne oldu SSCB'de? Bunun hakkında 2 temel görüş var.

1. Stalinist görüş

Stalinistler sosyalizm ile proletarya diktatörlüğünü aynı şey olarak görürler. Sosyalizmi tek ülkede olabilecek, sınıflı, devletli bir toplum biçimi olarak tanımlarlar. SSCB'yi köylü ve işçi sınıfından oluşan sosyalist bir devlet olarak tanımlarlar. Proletarya diktatörlüğü olarak örgütlenmiş sosyalist devlet... Üretim araçları devletindir, küçük mülk sahibi sınıfların varlığına izin verilir, ancak büyük burjuvaziye yer yoktur. Stalinistler bir ölçüde bürokratik yozlaşmanın varlığını kabul ederler.

2. Troçkist Görüş

Troçkist gruplarda, SSCB'nin karakteri hakkında 3 farklı görüş vardır:

1. Yozlaşmış işçi devleti: Devrimden sonra kurulan işçi devleti bürokratik yozlaşmaya uğramıştır. İşçi demokrasisi kalmamıştır. Ancak bürokrasi bir sosyo-ekonomik sınıf olarak görülemez. Bürokrasi kapitalizmde olduğu gibi egemen sınıfın hizmetkarıdır. Fakat yozlaşmaya uğramış SSCB'de bürokrasi, işçi sınıfının hizmetkarı olması gerekirken onun efendisine dönüşmüştür. Troçki'nin görüşü de budur.

2. Devlet kapitalizmi: SSCB'de kapitalizm restore edilmiştir. Özel mülkiyet yerine devlet mülkiyeti vardır ama bu da kapitalist bir mülkiyet biçimidir. Kapitalist sınıf ise özel mülk yerine devlet mülkiyetinin yönetimine sahip olan bürokrasidir.

3. Bürokratik diktatörlük: SSCB'de burjuvazi ortadan kaldırılmış, kapitalizm yıkılmıştır. Devlet kapitalizmi tanımı, özel mülkiyetin esas olduğu, özel mülkiyetin yetişemediği yerlerde devlet mülkiyetinin yardıma koştuğu bir sistem için geçerlidir. SSCB'de ise tamamen devlet mülkiyeti esastı. Bu yüzden devlet kapitalizmi uygun bir tanım değildir. Bürokratik yozlaşmış işçi devleti tanımı ise bürokrasinin bir sınıf olamayacağından haraket eder. Halbuki Marx, Avrupa'da özel mülkiyet temelli feodalizme karşı, Asya'da bürokratik despotik devletlerin varlığının temelinin devlet mülkiyeti olduğunu söylemiştir. Tarım toplumunda Avrupa'daki feodalizme karşılık Asya'da despotik imparatorlukların karşılık gelmesi gibi, Sanayi toplumlarında da SSCB ve benzeri "reel sosyalist" ülkelerde devlet mülkiyetine dayanan, bürokratik despotik devletler var olmuştur. Devlet mülkiyeti var olmasına karşın, siyasal egemenlik ve ekonomik karar yetkisi "Komünist Parti" ile örgütlenen bürokratik sınıfa aittir. Yani çok basitçe ifade etmek gerekirse, mülkiyet devletindir, devlet ise tüm halkın değil bürokratik sınıfındır.

SSCB ne kapitalist ne de sosyalist ne de ikisi arasında bir sosyo-ekonomik formasyona sahip değildi. Tarihsel olarak geçici, devlet mülkiyetine dayalı, bürokratik despotik diktatörlüktü. Tarihsel olarak geçiciydi çünkü kendi gelişim döngüsünü tamamladığında kapitalizme evrilmek zorundaydı ve nitekim SSCB kapitalizme evrildi, Çin de hızla kapitalistleşiyor.
Bürokratik diktatörlüklerin tarihsel olarak anlamı, geri kalmış kapitalist ülkelerin, üretici güçlerinin, özel mülkiyet ve kapitalist yolla geliştirilmesi yerine planlı bir devletçi ekonomi ile geliştirilmesidir. Üretici güçlerini yeterli ölçüde geliştirdikten sonra, "kalkınmacı, ulusalcı, sanayileşmeci ve devletçi sosyalizm" anlayışının terk edilip dünya emperyalist sistemine bağlanmaları kaçınılmazdır. Çin'de olan şey tam olarak budur.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Atatürk'e Hakikaten Şirk Koşulamazmış...

Pollemik.com isimli anket sitesine, Osman Pamukoğlu'nun Atatürk'e şirk koşulamaz sözüne binaen bir anket göndermiştim. Anket hemen hemen şöyleydi:
Askerlikten emekli olduktan sonra siyasete atılan Osman Pamukoğlu "Atatürk eleştirilemez mi?" sözüne cevaben "Atatürk'e şirk koşulamaz, senin de dilini yakar" dedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

- İçerik olarak doğru da olsa maksadını aşan bir söz
- Söylenmesi gerekeni söylemiş
- Atarük'ün tabulaştırıldığını ve Atatürkçülüğün dinleştirildiğinin bir örneği
- İlgilenmiyorum / Fikrim yok
Anket onaylanmadı ve site yönetiminden şu cevap geldi:
"Ülkemizin kurucusu Atatürk`ü tartışmaya açmıyoruz.İyi eğlenceler."
Yuh artık... İnsana söylecek söz bırakmıyorlar. Burada Atatürk'ün değil, birinin söylediği sözün, birinin anladığı Atatürkçülüğün tartışmaya açıldığını IQ seviyesi 85'ün üstünde olan her homo sapiens anlar.

23 Ekim 2009 Cuma

Tek Ülkede Sosyalizm - 2

Önce temel kavramların açıklandığı 1. yazının kısa bir özetini yapayım.

Proletarya diktatörlüğü, kapitalizm ile komünizm arasındaki devrimci dönüşümler dönemidir. Proletarya, siyasal iktidarı burjuvaziden alır, eski kapitalist devleti parçalar ve yerine işçi demokrasisinin egemen olduğu proletarya diktatörlüğünü kurar. Marksizme göre her devlet, dolayısıyla her demokrasi aynı zamanda bir diktatörlüktür. Kapitalizm altındaki demokrasi işçi sınıfı için diktatörlük anlamına gelir. Çünkü kapitalist demokrasi, kapitalizmin temeli olan üretim araçlarındaki özel mülkiyeti korumak için bir aygıttır. Proletarya demokrasisi ise kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi için çeşitli yollara başvuran bir diktatörlüktür. Yani işçi sınıfı için demokrasi, burjuvazi için ise diktatörlük.

Proletarya diktatörlüğü, baskı uygulanacak bir sınıf kalmayıncaya kadar, yani sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar proletaryanın kullanacağı bir araçtır. Sınıflar tamamen ortadan kalkınca kapitalizm yerini komünizme bırakır.

Komünizmde, kapitalizmin bağrından çıktığı şekliyle ele alındığındığında, paylaşım eski hukuka göre, yani eşdeğerlerin değişimi metoduyla işler. Kapitalizmden farkı emek-gücünün artık satın alınabilen bir meta olmamasıdır. Bu yüzden emek sömürüsü son bulmuştur. Komünizmin bu ilk evresine sosyalizm adı verilir.

Komünizm, kendi temelleri üzerinden gelişmeye devam eder. Artık giderek daha fazla hizmet ve mal, herkese ihtiyacına göre dağıtılmaya başlar. Bunun emareleri kapitalizm içinde bile görünüyor. Sağlık ve eğitim gibi hizmetler bir çok kapitalist ülkede meta görünümüne girmeden, herkesten alınan ortak vergilerle finanse edilip herkesin ihtiyacına göre dağıtılıyor. Ve bu durum kanıksanmış durumda. Buna halktan çok büyük bir tepki gelmiyor. Elbette kapitalizm altında kazanan yine kapitalist sınıf oluyor. Kapitalistlerin, sömürücü sınıfların olmadığı bir sosyalizmde ise herkesten emeğine göre, herkese ihtiyacına göre ilkesi gerçek anlamıyla uygulanabilecektir.
Komünizmin üst evresindeki bir diğer durum da kafa emeğinin ve kol emeğinin eşitlenmesidir. Artık herkes yeterli eğitimi alabilecek durumda olduğundan herkes aynı zamanda bir kafa işçisi aynı zamanda bir kol işçisi durumuna gelecektir.
Komünizmde üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte çalışmak bir yük olmaktan çıkar. Bunun emarelerini de kapitalizm altında inceden görüyoruz. Eskiden 1 ayakkabı üretimi 5 saatte tamamlanıyorsa şimdi gelişen üretici güçler ile bu 1 saate inmiş durumda. Üretim çok kolaylaştığı ve insan emeğinin çok daha az gerektiği bir toplumda, çoğu şeyin makinelerce yapıldığı bir çağda elbette çalışmak bir zorunluluk olmaktan çıkar. Toplumda bolluk oluştuğunda herkes topluma emeği kadar katkıda bulunur ve ihtiyacı kadar toplumdan alır.

Tek ülkede sosyalizm sorunu, tek ülkede politik devrim sorunu değildir. Tek ülkede sınıfların ortadan kaldırılması sorunudur. Sınıflar ortadan kalktığına göre bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı aracı olan devlet de ortadan kalkacaktır. Devletin siyasal niteliği son bulur. İşlerin düzenlenmesi için kurulan kurumlar, insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenme mekanizması artık devlet olarak nitelendirilemez.

Tek ülkede sosyalizm sorunsalı için önce kapitalizmin ne olduğunu anlamak gerekir.
Komünist Manifesto'dan okuyalım:
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
Anlaşılacağı üzere kapitalizm bir dünya düzenidir. Tek tek ülkelerdeki kapitalizm aritmetik toplamı bize kapitalizmi vermez. Kapitalizm tüm ülkeleri birbirine bağlamıştır.
Emperyalizm çağı ile yani sermaye ihracı ile bu bağ çok daha fazla kuvvetlenmiştir. Evrensel olan yerini evrensel olana bırakır.
Kapitalizmin evrenselliği ve tüm ülkeleri birbirine bağlaması 3 sonuç doğurur:

1- Bir ülkenin başına gelenler az veya çok tüm dünyayı ilgilendirir. Sosyalist devrim gibi tarihsel önemi büyük bir olay asla tek bir ülkeyi ilgilendiremez.

2- Evrensel kapitalizmin bir ürünü olan işçi sınıfı evrensel bir sınıftır. Bu yüzden mücadelesi de evrenseldir. Komünist manifesto'nun son sözü bu yüzden Tüm ülkelerin işçileri birleşiniz! diye biter.

3- Kapitalizm ancak evrensel olarak ortadan kaldırılabilir. Bu da sosyalizmin ancak evrensel bir toplumsal düzen olması demektir.

Alman ideolojisinde, komünizmin ancak evrensel bir toplumsal düzen olabileceği vurgulanmıştır. Bu vurgu, yalnızca öyle olursa daha iyi olur cinsten bir vurgu değil, tarihsel materyalizmin özünü içeren bir vurgudur. Bu yüzden ama dünya değişti, artık tek ülkede sosyalizmi yaratmaya çalışmalıyız türünden itirazlar idealist felsefenin itirazlarıdır. Çünkü komünizm yaratılması gereken bir ülkü değil, bir ütopya değil, toplumsal gelişimin mümkün kılacağı ve hatta kendini dayatacağı bir toplum biçimidir.

Alman İdeolojisinden bu gerçeği ifade eden cümleler:

"Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar"

"Tümüyle mülkiyetsiz işçiler yığını —sermayeden ya da sınırlı bile olsa her çeşit tatmin olma durumundan uzak muazzam işgücü— dünya pazarını varsayar; nasıl ki, bu işin geçici nitelikte olmayan kaybı, güvenli geçim kaynağı olarak kaybı, rekabetten doğan iş kaybı da dünya pazarını varsayarsa. Demek ki proletarya ancak dünya çapında tarihsel olarak mevcut olabilir, nasıl ki proletaryanın işi olan komünizm de, ancak, dünya çapında tarihsel olarak varolabilirse. Bireylerin dünya çapında tarihsel varlığı, başka deyişle, bireylerin doğrudan dünya tarihine bağlı varlıkları..."
Görüldüğü gibi komünizmin evrenselliği tarihsel materyalizm anlayışının özünden gelen bir zorunluluktur.

Komünist Toplumsal Devrim Evrenseldir

Siyasal devrim, yani iktiradın burjuvaziden proletaryaya geçişi yerel, ulusal olabilir. Buna tarih şahit. Ancak kapitalizmi tasfiye edip komünist toplumu te'sis etmek demek olan komünist toplumsal devrim de enternasyonal bir devrimdir. Yukarıdaki paragraflarda Alman İdeolojisi'nden alınan sözler bunu tarihsel materyalizmin bir sonucu olarak ortaya koyuyor.
Marx ve Engels'in yazdığı Komünizmin İlkeleri adlı yazıda da bu konuya şöyle değinilmiş:
Soru 19: Bu devrimin yalnızca tek ülkede yer alması olanaklı olacak mıdır?

Yanıt: Hayır. Dünya pazarını yaratmış olan büyük sanayi, yeryüzündeki bütün halkları, ve özellikle de uygar halkları öylesine birbirlerine bağlamıştır ki, her halkın başına gelecekler, bir ötekine bağlıdır. Ayrıca, büyük sanayi bütün uygar ülkelerde toplumsal gelişmeyi öylesine eşitlemiştir ki, bütün bu ülkelerde burjuvazi ve proletarya, toplumun iki belirleyici sınıfı, ve bunlar arasındaki savaşım da, günün temel savaşımı olmuştur. Komünist devrim, bu yüzden, hiç de salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya'da, aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktir. Bu ülkelerin herbirinde devrim, o ülkenin daha gelişkin bir sanayie, daha çok zenginliğe, ve daha hatırı sayılır bir üretici güçler kitlesine sahip olup olmayışına bağlı olarak, daha çabuk ya da daha yavaş gelişecektir. Dolayısıyla, bunu gerçekleştirmek, en yavaş ve en güç Almanya'da, en çabuk ve en kolay da İngiltere'de olacaktır. Bunun dünyanın öteki ülkeleri üzerinde de önemli etkileri olacak ve bunların daha önceki gelişme biçimlerini tamamıyla değiştirecek ve büyük çapta hızlandıracaktır. Bu, dünya çapında bir devrimdir, ve dolayısıyla kapsamı da dünya çapında olacaktır.
Stalinizmin Çarpıtmaları

Stalinizm, 1. yazıda da değindiğim gibi kapitalizmden komünizme geçiş dönemi olan proletarya diktatörlüğü ile komünizmin ilk evresi olan sosyalizmi birbirine eşitler. Yani proletarya diktatörlüğü hem komünizme geçiş dönemi hem de komünizmin 1. evresidir. Dilbilimsel olarak bile yanlış olan bu önerme üzerine komünizmin 1. aşamasını yani sosyalizmi devletli, sınıflı ve tek ülkede mümkün olan bir toplum biçimi olarak tanımlar.

Stalinizmin başka bir büyük çarpıtması ise sosyalizm için üretici güçlerin yeterince gelişmiş olmasına gerek olmadığının söylenmesidir. Hatta bir çok Stalinist akım gelişmiş kapitalist ülkelerin (Avrupa, Amerika, Japonya vb.) işçi sınıfından tamamen umutlarını kesmiş ve gözlerini henüz gelişmekte olan kapitalist ülkelere dikmişlerdir. Böyle olunca sosyalizmi, ulusal kalkınmacı bir devlet modeli olarak sunarlar. Bu anlayışa göre sosyalist devrim, tek bir ülkede burjuvaziyi tasfiye eder, ülkeyi emperyalist zincirden koparır, güçlü ve bürokratik bir devlet mekanizması kurar... Al sana sosyalizm.

Stalinist sosyalizmde burjuvazi yoktur, üretim araçları devletleştirilmiştir. Ama köylü sınıfı vardır. Stalinizm, sosyalizmi köy ile kent arasındaki çelişkinin var olduğu bir toplumsal düzen olarak tanımlar. Halbuki köylü sınıfı kapitalizmde bile giderek yok olmaktadır. Köylü sınıfının idealize edilmiş bir kapitalizmde bile yeri yoktur, köylülük pre-kapitalist ve feodal bir unsurdur. Böyle bir unsuru kapitalizmden daha ileri bir toplum olan sosyalist toplumun içine yerleştirmek tarihin diyalektiğine aykırıdır.
Komünist manifesto, küçük burjuva ve küçük köylü mülkiyetinin kapitalizm tarafından ortadan kaldırıldığını söyler:
Kişisel çalışmayla elde edilmiş, hakkıyla kazanılmış, kişisel kazançla edinilmiş mülkiyet! Burjuva mülkiyetinden önce var olan, küçük burjuva, küçük köylü mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz? Onu bizim kaldırmamıza gerek yok ki, sanayinin gelişmesi ortadan kaldırdı onu, gün geçtikçe daha da kaldırmakta.
Tek Ülkede Sosyalizm -3 / SSCB'nin Karakteri

Kamusal Alan ve Kürtçe

Bu konuda bizim İslamcılarda Stockholm sendromu türünden bir etkileşim olduğu kesin. Kürtçenin devlet işlerinde kullanılması hakkındaki söyledikleri laikçilerin kamusal alan hassasiyetleri ile birebir örtüşüyor.

Laikçi: Kamusal alan herkese ait olan alandır ve türban girmemelidir.
Türk-İslamcı: Kamusal alan herkese ait olandır ve kürtçe girmemelidir.

Laikçi: Kamusal alana türbanlılar girerse ayrımcılık baş gösterir. Bu yüzden kamusal alanda yalnızca modern kıyafetler olmalı.
İslamcı: Kamusal alana kürtçe girerse ayrımcılık baş gösterir. Bu yüzden kamusal alanda yalnızca resmi dil olmalı.

Laikçi: Niye illa tutturuyorlar kamusal alana gireceğiz diye. Evlerinde taksınlar türbanı.
İslamcı: Niye illa tutturuyorlar kamusal alanda kürtçe olacak diye. Evlerinde konuşuyorlar ya kürtçe.

Laikçi: Sokakta kimsenin türbanlı dolaşmasına karışıyor mu?
İslamcı: Sokakta kürtçe konuşmalarına karışılıyor mu?

Laikçi: Namazlarını kılsınlar, oruçlarını tutsunlar, sokakta evde türban taksınlar, bunlara karışan yok. Ama türban asla kamusa alana giremez.
İslamcı: Kürtçe müziklerini dinlesinler, kürtçe kitap yazsınlar, kürtçe tv izlesinler. Ama kürtçe asla kamusal alana giremez, kürtçe eğitim asla olamaz, devlet dairelerinde, devlet okullarında kürtçe asla kullanılamaz.

Ilımlı laikçi: Kamusal alanda, hizmet alanlar türban taksın ama hizmet verenler takmasın.
Ilımlı türk-islamcı: Devlet dairelerinde bir tercüman bulunsun, isteyen vatandaş hizmetini kürtçe alabilsin, kürtçe seçmeli ders olsun. Ama kürtçe eğitim olmasın, devlet kürtçe hizmet vermesin.

DTP M(C)HP'nin simetriği mi?

Her türlü milliyetçiliğe karşı olduklarını söyleyen bazı sosyal demokrat, liberal ve islamcılar DTP'yi MHP-CHP ile simetrik gördüklerini söylüyorlar. Peki gerçekten öyle mi? Bakalım M(C)HP'ye simetrik bir DTP ne söylerdi:

- Türkiye'nin ismi Kürdistan olacak, Kürdistan kürtlerindir, beğenmeyen Orta Asya'ya gitsin
- Eğitim dili ve resmi dil kürtçe olacak
- Türkçe diye bir dil yoktur, yasaklanacak
- Türkçe özel tv olamaz!
- Ne mutlu kürdüm diyene!
- Bu ülkedeki herkes kürttür, türkler ova kürdüdür. Türk diye bir şey yoktur.
- Gerillamıza kurşun sıkanlara gül uzatmayız!
- Şehit olan 20 bin gerillamızın kanı yerde mi kalacak. Barış falan yok!

DTP bunları söylemediğine göre onu C(M)HP'nin simetriği olarak görme eğilimi neden? DTP'yi açılımın önünde C(M)HP kadar engel olarak görme eğilimi neden?

Lenin ezen ulus ile ezilen ulus milliyetçiliğinin birbirinden ayırt edilmesini ve ikisine farklı yaklaşılmasını söylerken çok haklıydı. DTP kürt milliyetçisidir, bu doğru. Ama bu yüzden DTP M(C)HP'nin simetriği olamaz. Çünkü C(M)HP hak vermeme milliyetçisidir. DTP öyle değil. Yüzeyse olarak bakarsak DTP hak alma milliyetçisidir. Hataları, yanlışları, eksikleri kendi bağlamında değerlendirilir ve eleştirilir. Ama C(M)HP'nin simetriği olma iddiası gibi toptancı bir yaklaşım gerçekçi değil.

Hatta bu bağlamda baktığımızda görürüz ki AKP de DTP'den daha milliyetçidir. Çünkü başta ana dilde eğitim olmak üzere DTP'nin savunduğu bir çok şeyi savunmuyor.

Bkz: DTP kürtleri temsil ediyor mu?

22 Ekim 2009 Perşembe

Kürt sorununa yalın bir bakış

Bir zamanlar Osman diye bir adam varmış. Bu adamın 3 odalı bir evi varmış. Bu adamın iki de oğlu varmış. Osman ölünce evi oğullarına kalmış. Ama büyük oğlan kardeşini kandırarak babasından kalan evin tapusunu sadece kendi üzerine almış. Kardeşine hiçbir şey vermemiş.
Kardeşi bu duruma çok kızmış ve üzülmüş.

Ya 3 odadan benim hakkım olan 1 odalık bölümünü bana ver, ayrı yaşayalım ya da tapuya benim de adımı yaz demiş.

Abisi "bu ev benimdir" demiş. İlle de burada yaşamak istiyorsan benim her dediğime uymak zorundasın ve benim kurallarıma tabisin, "ya sev ya terket" demiş.

Kardeşi çok öfkelenmiş ve dayanamayarak abisine bir tokat atmış. Abisi kardeşinden daha güçlü olduğu için onun bir tokatına karşılık çok daha büyük bir şiddet uygulamış. Abisi komşularına "bu haindir bana tokat attı" deyip duruyor bir taraftan da sopayla vuruyormuş...

Büyük kardeş, "kardeşine niye mirastan hiç pay vermedin ya da tapuya neden sadece kendi ismini yazdın" diyenlere benim kardeşim yok ki, bababım 1 oğlu vardı miras sadece benim hakkım dermiş.
Abisi, kardeşinin, babalarını sevmeyen komşularca kendisine karşı kışkırtıldığını iddia ediyormuş. Ama evi yalnızca kendine ait olarak gören kendisi...
Hak istemek için bana tokat attı, insan hakkını tokat atarak mı ister diye yaygara kopartmasına rağmen kardeşine hak vermemek için sopayla vurmaya da devam ediyormuş.

İşte durum bundan ibaret...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Tek Ülkede Sosyalizm

Marksizm içi tartışmada tek ülkede sosyalizm sorunu büyük bir yer tutar.

Bu konu hakkında bir şeyler söyleyebilmek için kullanılan kavramların neyi kastederek kullanıldığının açıklanması gerekir. Tartışan taraflar arasındaki en büyük sorun aynı terminolojiyi kullanmamaktır. Bir tarafın sosyalizmden kastettiği şey ile diğer tarafın sosyalizmden kastettiği şey farkı. Bu yüzden tartışma özünde bir kavram tartışmasıdır.

Komünist toplum ve proletarya diktatörlüğü kavramı

Komünizm, kapitalizmin işçi devrimiyle yıkılmasından ve tasfiye edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan sınıfsız, sınırsız ve devletsiz bir sosyo-ekonomik düzenin adıdır. Marx ve Engels komünist toplum kavramını bu anlamda kullanılır.
Troçkistler ve Stalinistler için bu kavramda bir sorun yok.

Proletarya diktatörlüğü ise kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin, burjuvazinin ortadan kaldırılması için, yeni toplumun kurulması için gereken devrimci dönüşümler sürecinin adıdır.
Bu konuda da Troçkist ve Stalinist gruplarda bir mutabakat söz konusu. Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi'nde yazdıkları bunu söylüyor:

Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.
Komünist toplumun alt ve üst evreleri

Şimdi gelelim asıl tartışmanın çıktığı yere. Komünizmin üst evresi, komünizmin alt evresi.
Komünizmin birinci evresi, yani kapitalist toplumdan henüz çıkmış şekliyle komünist toplum hakkında Marx aynı yazıda şunları söylüyor:

Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır.

...
Ama bir insan, bedensel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir, böylece aynı süre içersinde daha fazla emek sağlayabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü görevi yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanılmalıdır, yoksa bir ölçü birimi olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes bir diğeri gibi yalnızca bir işçidir; ama eşit olmayan bireysel yetenekleri ve böylece de üretken kapasiteyi doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder.
Stalinistler, komünist toplumun birinci evresini, sözcüğün tam anlamıyla komünist toplumun birinci evresi olarak değil, yani komünizm olarak değil, komünizme geçiş süreci olarak algılıyorlar. Bu yüzden komünizmin birinci evresini proletarya diktatörlüğü ile eş tutuyorlar.
Halbuki Marx'ın yazdıklarını dikkatle okursak, komünizmin birinci evresini proletarya diktatörlüğünden sonra, komünist toplumun içinde bir dönem olarak tanımladığını görürüz. Ve bu evrede de hiçbir sınıf farkının olmayacağı, herkesin bir diğeri gibi yalnızca işçi olacağı söylenmiştir. Halbuki proletarya diktatörlüğü, adından da anlaşılacağı üzere sınıflı bir kesittir. Kapitalizm ile komünizmin savaşının yürüdüğü yani işçi ile burjuvazinin savaşının devam ettiği bir kesit.. Proletarya diktatörlüğünda farklı sınıflar vardır. Halbuki Marx, komünist toplumun 1. evresinde hiçbir sınıf farkının olmayacağını söylüyor.

Komünist toplumun üst evresinde ise şunları söylüyor:
Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!
Burada kafa karıştıracak tek şey komünist toplumun birinci evresinde hala burjuva hukukunun işlemesidir. Burjuvazi yoksa burjuva hukuku nasıl işler?
Burjuva hukukundan kastın eşdeğerlerin değişimi ilkesi olduğu açık. Kapitalizmde de bu ilke geçerli. Yalnız komünizmde emek-gücü bir meta olmayacağı için sömürü son bulmuş olacak.

Sosyalist toplum kavramı

Marx hiçbir zaman sosyalist toplum kavramını kullanmamıştır. Sosyalist toplumsal düzen kavramını kullanan Engels'tir ve Lenin'in dediğine göre sosyalizm genellikle komünist toplumun ilk evresi için kullanılan bir kavramdır. Demek ki sorun sosyalizmin yani komünist toplumun ilk evresinin niteliği hakkındadır. Engels, A. Babel'e mektubunda şunu yazıyor:

Devlet üzerine bu gibi gevezeliklere son vermek gerek, özellikle sözcüğün tam anlamıyla bir devlet olmamış olan Paris Komünü deneyiminden sonra... Daha Marx’ın Proudhon’a karşı kitabından beri ve daha sonra da Komünist Parti Manifestosu’nda sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla devletin kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu açıkça söylenmiş olmasına karşın, anarşistler yeteri kadar halkçı devleti kafamıza çalmış durumdalar.
Sosyalist toplumsal düzen, yani komünist toplumsal düzenini ilk evresi Engels'in yazdığına göre proletarya diktatörlüğüne eşdeğer değil, devletin dağıldığı ve yok olduğu bir dönemdir.

Lenin "Proletarya Diktatörlüğünde Ekonomi Politika" isimli yazısında sosyalizm için şunları söylüyor:
Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması demektir.
Sınıfların ortadan kaldırılması için, önce, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin ortadan kaldırılması gerekir. Görevimizin bu kısmı başarılmıştır, ama bu, ancak bir kısmıdır, üstelik de en zor kısmı değildir Sınıfları ortadan kaldırmak için, ikincisi, fabrika işçisi ile köylü arasındaki farklılığı ortadan kaldırmak, bunların hepsini işçi yapmak gerekir.
Lenin yine aynı yazıda:
Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması demektir. Proletarya diktatörlüğü, sınıfları ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmıştır. Ama sınıflar bir darbede ortadan kaldırılamaz.
Ve proletarya diktatörlüğü döneminde sınıflar hâlâ durmaktadır, ve duracaktır. Sınıflar yok olunca diktatörlük gereksiz hale gelecektir. Proletarya diktatörlüğü olmaksızın sınıflar yok olmayacaktır.
Buradan anlaşılıyor ki proletarya diktatörlüğü kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir geçiş dönemidir ve proletarya diktatörlüğü sınıfları kaldırmak için kullanılır. Sınıflar ortadan kalktığında sosyalist toplum kurulmuş olur.

Hatta Stalin Leninizm'in Sorunları'nda şunu söylüyor:
Proletarya iktidarı, sosyalizmi örgütlendirmek için, sınıfları ortadan kaldırmak için, sınıfsız bir topluma, sosyalist topluma geçmek için kullanılır.
Proletarya diktatörlüğünü sosyalizm ile aş anlamlı değil, sosyalizme geçmek için kullanılan bir aygıt olarak tanımlıyor.

Lenin "Macar İşçilerine Selam" isimli yazısında şunu söylüyor:

Kapitalizmden sosyalizme geçiş oldukça uzun bir dönem ister, çünkü üretimin yeniden örgütlenmesi zor bir iştir, çünkü yaşamın bu alanında köklü değişmeler zaman ister ... Marx’ın, kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi olarak proletaryanın tüm bir proletarya diktatörlüğü döneminden söz etmesinin nedeni de budur.
Proletarya diktatörlüğü sosyalizmin kendisi olarak değil, sosyalizme geçiş dönemi olarak tanımlanmış. Yani komünizm ile sosyalizm eş anlamlı olarak kullanılmış. Çünkü kendi başına bir sosyalist toplum düzeni yoktur. Sosyalizm, komünizmin ilk evresidir.

Lenin bir kongrede gördüğü "işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecektir" pankartı üzerine şunları söylemiştir:
... bu garip pankartı okuduğumda, kafamdan şunlar geçti: demek ki bizde bu tür en basit ve temel konularda yanlış anlamalar ve yanlış anlayışlar var. Gerçekten eğer işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecekse, o zaman bu, hiçbir zaman bir sosyalizm olmayacağı anlamına gelir, çünkü sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir; fakat işçiler ve köylüler var olduğu sürece, çeşitli sınıflar da var olur ve dolayısıyla tam sosyalizm olamaz.
Çok açıkça görülüyor ki, Lenin, sosyalizm kavramını proletarya diktatörlüğü ile eş anlamda kullanmak bir yana, proletarya diktatörlüğü varsa sosyalizm yoktur diyor.

Stalinistlerin iddialarına dayanak gösterdikleri tek Lenin makalesi Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı üzerine yazılmış makaledir. Lenin şöyle der:
Ne var ki, ayrı bir slogan olarak bir Dünya Birleşik Devletleri sloganı pek doğru sayılmaz, birincisi, sosyalizm tekabül eder; ikincisi de, tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksız olduğu anlamında yanlış yorumlara yolaçabileceği ve aynı zamanda da, böyle bir ülkenin öteki ülkelerle ilişkileri açısından da yanlış anlamalara neden olabileceğinden ötürü doğru sayılamaz.
Tek bir ülkede sosyalizmin zaferi... Evet burada anlatılmak istenen sınıfsız, sömürüsüz bir toplumsal düzenin kurulması mı yoksa tek bir ülkede komünist devrimin gerçekleştirilebileceği mi? Elbette devrimin gerçekleştirilebileceği anlatılıyor. Çünkü aynı paragrafta sosyalizme tekabül eden şeyin dünya birleşik devletleri olduğu söyleniyor, tek bir ülke sosyalizme tekabül etmez. Dünya birleşik devletleri sosyalizme tekabül eden bir slogandır. Dünya birleşik devletleri sloganının öne çıkarılması, sanki önce kapitalizm altında tüm ülkelerin birleşmesinin sağlanarak, ancak o şekilde bir devrim yapılabileceği gibi bir yanlış anlama içerir. Lenin'in söylediği budur.

Özetlersek, tek ülkede sosyalizm sorunu, genellike sosyalizm kavramının ne için kullanıldığı ile ilgili kavramsal bir sorundur. Engels, Lenin ve hatta Stalin'den yapılan bunca alıntı gösteriyor ki sosyalizm, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olan komünist toplumun ilk evresidir. Proletarya diktatörlüğü ise kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş dönemidir.

Tek Ülkede Sosyalizm - 2
Tek Ülkede Sosyalizm - 3