29 Ekim 2009 Perşembe

Aşk Nedir?

Aşk, bir ruhun iki bedende aynı anda bulunması, iki ruhun bir bedene sığmasıdır.
Aşk, Eros'un attığı okun bir kalbi delip diğerine saplanmasıdır.
Aşk, iki ruhun aynı frekansta titreşmesi, ruhların aheng içinde dans etmesidir.

Tüm bu sözler felsefeyi süslü söz söyleme sanatı olarak görenler için gayet makul sözler. Ancak bana göre felsefe kendinden menkul, süslü, bilimi içermeyen sözler yığını olamaz.

Önce kullanacağım kavramları hangi maksatla kullandığımı açıklamalıyım. Aşk arapça bir sözcüktür ve aşırı sevgi anlamına gelir. Âşık ve ma'şûk (âşık olunan) sözcükleri bu kelimeden türemiştir. Arapça'da sevgi için kullanılan bir başka sözcük daha var: muhabbet. Bu kelimeyle aynı kökten olan habib, sevgili anlamına gelir. Türkçe'de sevgi sözcüğü her türlü sevgiyi ifade etmek için kullanılır. Annenin çoğununu sevmesi, kişinin arkadaşını sevmesi gibi... Ancak aşk sözcüğü çoğu zaman özel bir sevgi türünü, karşı cinse olan sevgi türünü ifade etmek için kullanılır. Bu yüzden bir erkeğin başka bir erkeğe seni seviyorum demesi pek sorun teşkil etmez ancak sana âşığım derse çok fena yanlış anlaşılabilir.

Demek ki burada bahsedilen aşk, karşı cinse duyulan özel bir sevgidir. Aşk için karşı cins, ya da en genel anlamıyla bir cinsellik olması gerekir. Bu da cinsellik gibi basit ve sıradan kimyasal/biyolojik bir içgüdü ve o yüceler yücesi aşk duygusu arasındaki kopmaz bağı basitçe gözler önüne serer.

Aşkın bireysel ve toplumsal oluşum mekanizması basitçe şöyledir:

1. Her canlı türü kendi neslini devam ettirmek zorundadır. Doğal seçilim açısından bakarsak, kendi neslini devam ettiremeyen canlılar yok olacak, varlığını devam ettiren canlı türleri ise yalnızca üreyebilen canlılar olacaktır. Akıllı tasarım açısından bakarsak: Canlıların nesillerini devam ettirmeleri için "Tasarımcı", canlılara üreme/cinsellik içgüdüsünü vermelidir.
Nereden bakarsak bakalım şu kesin: Gelişmiş canlılarda üreme mekanizması olarak cinsel içgüdü olmazsa olmazdır.

2. İnsan da, bir canlı türü olarak üreme ihtiyacı nedeniyle cinsellik içgüdüsüne sahiptir.

3. Toplum insanın cinsellik içgüdüsünü kısmen veya tamamen sınırlar. Cinselliği bir tabu, yasak haline getirir. Bunun bir çok sebebi var. Bir sebebi belki de insanın 'mülkiyet'i ve bununla beraber 'miras'ı keşfetmesi. Cinselliğin doğal sonucu, yeni bir insan, dolayısıyla yeni bir varistir. Çocuğun kimin çocuğu olduğu bilinmeli. Bu da cinselliğin sınırlanmasını gerektiriyor. Bundan başka bir çok sebep olabilir, ancak şurası kesin ki cinsellik sınırlanıyor.

4. Cinselliğe içgüdüsel olarak ihtiyaç duyan bir insan ve cinselliği sınırlandıran bir toplum... Bu çelişkiden doğan şey, cinselliği meşru olarak yaşayabileceği kişiyi kutsamak oluyor. O'na özel bir isim veriyor: Mâ'şuk... Yaptığı seçimi yüceltiyor, kutsuyor: Aşk...

İnsan, evrimsel süreçte aşkı muhtemelen böyle icat etti. Bundan sonra aşk, nesiller boyunca, onu yaratan ilk sebepler gölgede kalarak, ayrı bir içgüdü olarak, bağımsız, kendi başına bir duygu olarak devam etti.

Aşk, tümüyle kimyasal bir olaydır. Önce östrojen ve testesteron gibi cinsellik hormonları gereklidir. Cinsel duygular yoksa aşk da asla olmaz. Ya da kişi cinsel kimliğine göre kendine maşuk seçer. Heteroseksüel bir erkeğin başka bir erkeğe aşık olması gibi bir durum sözkonusu değildir. Aseksüel kişiler için aşk sadece boş bir sözden ibarettir.
Ardından feniletilamin gibi aşkta etken olan bir kaç kimyasal madde salgılanması... Bu kimyasallar sayesinde, insan kendini bağlanmış hissediyor, ve aşık olduğu kişiden başka bir şey düşünmüyor. Feniletilamin, ilginçtir şizofrenlerde de fazlaca salgılanıyor. Aşık olan kişilerde serotonin salgısı ise azalıyor, tıpkı obsesif-kompulsif kişilik bozukluğuna (kısaca anlamsız takıntılara) sahip kişilerde olduğu gibi....

Aşk kutsal değildir. "İnsanlar kime aşık olur" sorusunun cevabı bunu kanıtlar.

1. İnsanların büyük çoğunluğu ne kadar inkar edilirse edilsin güzel/yakışıklı bulduğu kişiye aşık olur. Fikirsel uyuşma ikinci plandadır. Zaten insanların büyük çoğunluğu fikirsel düzlemde birbirlerinin kopyasıdırlar. Bunun aşkın oluşum mekanizmasına işdüşümü, aşkın cinsellikle olan kopmaz ilişkisidir.

2. İnsanların küçük bir kısmı, fikirleri ve hayata bakışları ortak olan, ama fiziksel olarak da çok kötü bulmadıkları kişiye aşık olurlar. Bunun aşkın oluşum mekanizmasına izdüşümü, aşkın toplumsal boyutudur. Yani insan birlikte olduğu kişiyi topluma deklare etmeli... Beraber yaşayacağı kişi ile fikirsel uyumu elbette olmalı.

Şişman, sivilceli ve çok çirkin vs. vs. bir kıza aşık olunabilme ihtimali ne kadar büyükse aşk o kadar kutsal bir duygudur.
Tipsiz, çirkin, kısa boylu, çekingen vs. vs. bir erkeğe aşık olunabilme ihtimali ile aşkın yüceliği eşdeğerdir.

Şimdi güzellik/yakışıklılık tamamen görecelidir gibi absürd bir argüman öne sürülebilir. Belli bir göreceliği muhakkak vardır ama güzelliğin 'mutlak'lığı da tartışılamaz. Sorun rassal bir modelleme ile çözülebilir. Yani şöyle: Bir kişi vardır O'nu insanların %90'ı güzel bulur, bir kişi de vardır insanların sadece %30'u güzel bulur. Bu oranları belirleyen, göreceli olmayan, yani mutlak güzelliktir.




26 Ekim 2009 Pazartesi

Zaman Nedir?

Zaman nedir sorusuna verilen cevap genellikle zaman iki hareket arasında geçen süredir oluyor. Peki süre nedir? Süre de zamandır. Demek ki zaman zamandır demekten daha fazlası söylenmiyor.

Zaman algılarımıza bağlıdır, insanın hissettiği bir şeydir denir. İnsanın algılamadığı hiçbir şey zamana tabi değil mi? Mesela içinde hiçbir bilinçli varlık yaşamayan bir gezegende zaman yok mu?

Zaman olmasaydı ne olurdu? Bir dakika öncesi, geçen sene, m.ö. 2000 yılı, yarın, 3 sene sonra gibi kavramlar olmazdı. Buradan çok açık bir biçimde anlaşılıyor ki zaman olmasaydı her şey aynı kalırdı, yani hiçbir şey değişmeden, sabit kalırdı. Demek ki zaman, maddenin değişiminin ifadesi... Herşey hareket halinde ve değişiyor. Bu duruma zaman kavramı tekabül ediyor.

Rölativite Teorisi ve Zaman

Newton, zaman, uzay, hareket ve maddeyi birbirlerinden tamamen ayrı ve bağımsız şeyler olarak tasavvur ediyordu. Madde olmasa dahi, zaman kendi başına, kendi çizgisi üzerinde akıp gidecekti diye düşünüyordu.

Fakat Einstein'ın özel görelilik teorisi; zamanın, hareket ve kütleyle olan bağını ortaya koydu. Bir cismin hızı arttıkça (ışık hızına yaklaştıkça), kütlesi de artar ve zamanı genişler. Bu yüzden ışık hızı en yüksek hızdır, çünkü artan hızla beraber kütle de artar ve limit durumunda (ışık hızında) kütle sonsuz olur. Bu yüzden ışık hızı aşılamaz denir.

Işık hızına yakın bir hızda seyahat eden bir astronot hayal edelim. Seyahatini tamamlayıp dünyaya döndüğünde herşeyin ve herkesin kendisinden daha fazla yaşlandığını görecektir. Kendisinin bu kadar fazla zaman geçirmediğini düşünecektir. Çünkü hızı ışık hızına yaklaştığı için 'zaman'ı genişlemiş, yani kalp atışları, nöronların hareketi, düşünme hızı, alıgısı ve yaşlanması yavaşlamıştır. O, gerçekten de daha az zaman geçirdiğini düşünür. Ama bizim O'nu izleme şansımız olsaydı bir filmi yavaşlatılmış olarak izliyor gibi olacaktık. Ama kendisi için herşey normaldir.

Zamanda Yolculuk

Zamanda yolculuk çok fantastik ve heyecan verici bir konu ama maalesef mümkün değil. Çünkü zaman, maddenin değişiminin ifadesidir ve maddenin değişmeden önceki her ânı kayıt altına alınmış ve bizim onu ziyaret etmemiz için bekleniyor değil. 10 sene önceki beni asla ziyaret edemem. 'Ben'im 10 sene önceki halimi oluşturan atomlar ve moleküllerin bazıları doğaya karıştı, bazıları da hala benim vücudumda. Eğer geçmişe gideceksem geçmişteki 'ben'deki bir molekül ile şimdiki 'ben'deki bir molekül yani aynı tek molekül aynı zamanda iki tane olacak demektir. Gerçi zamanda yolculuk safsatasına inananlar için bu örnek asla yeterli kanıt oluşturmaz.
Zamanda yolculuk mümkün olsaydı gelecekten günümüze birileri gelirdi deyip konuyu kapatalım.

25 Ekim 2009 Pazar

Tek Ülkede Sosyalizm - 3 / SSCB'nin karakteri

Tek Ülkede Sosyalizm - 1 (proletarya diktatörlüğü, sosyalizm, komünizm kavramları)
Tek Ülkede Sosyalizm - 2 (kapitalizmin evrenselliği, komünizmin evrensel olmasının zorunluluğu)

Komünist toplumsal devrimin nesnel koşullarını ilk iki yazıda dile getirmiştim. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte üretici güçlerdeki büyüme ve işçi sınıfının nitelik ve nicelik olarak güçlü olması en önemli koşullar. Sovyet devriminden önce Rusya'da bu koşullar Avrupa'dakinden daha geri düzeydeydi. Bunun farkında olan Rusya'daki komünistler (bolşevikler) Rusya'da tek başına patlak verecek bir devrimin zorluğunu dile getirmişlerdi. Bu yüzden Avrupa'daki özellikle Almanya'daki devrime büyük umut bağlamışlardı. Hatta Lenin, Rus devriminin, Alman devrimine feda edilebileceğini de söylemiştir. Lenin şunları yazıyor:
“Tarih şimdi bizi olağanüstü zor bir duruma soktu ... Meselelere dünya tarihi ölçeği uygulanırsa, devrimimizin yalnız kalması halinde, diğer ülkelerde devrimci hareketin olmaması halinde, umutsuz bir dava olacağına en ufak bir kuşku duyulamaz elbette. Bolşevik Parti olarak biz tek başımıza bu işe giriştiysek, bunu devrimin tüm ülkelerde olgunlaşmakta olduğuna, katlanacağımız bütün zorluklara rağmen, payımıza düşecek bütün yenilgilere rağmen uluslararası sosyalist devrimin sonunda –hemen başlangıçta değil– patlak vereceğine inançla yaptık ... Tüm bu zorluklardan bizi kurtaracak olan –bunu bir kez daha yineliyorum– Avrupa devrimidir.”

"Alman devriminin talihsizliği, gelişmesinin böyle hızlı olmaması. Peki bu durumda kim kime güvenecek: biz onlara mı, onlar bize mi? Siz, onların size güvenmesini diliyorsunuz, fakat tarih size bir ders verdi. Bu bir derstir, çünkü Alman devrimi olmadan bizim mahvolacağımız mutlak bir gerçektir."
Fakat Avrupa devrimi olmaksızın Rusya'da işçi sınıfı ile köylü sınıfının kurduğu ittifak devrimi gerçekleştirdi ve işçi devleti kuruldu. Lenin işçi devletindeki (proletarya diktatörlüğündeki) denetim ve yönetim işleri için şunları söylüyor:
1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme
2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret
3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için "bürokrat" durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin "bürokrat" olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması. (Devlet ve Devrim'den)
Proletarya demokrasisinde, halk için (halka rağmen) görev yapan memurlara/bürokratlara yer yoktur. Bunu anlayamayan Alman sosyalisti Kautsky hakkında şunu söylüyor:
Kautsky, —(halk için olmayan) demokrasiyi (halka karşı olan) bürokrasiye bağlayan— burjuva parlamentarizmi ile, bürokrasiyi kökünden kazıyacak önlemleri hemen alacak, ve, bu önlemleri sonuna dek, bürokratizmin tamamen yıkılmasına ve halk için bir demokrasinin tamamen kurulmasına dek uygulayacak olan proleter demokratizm arasındaki ayrımı hiç mi hiç anlamaştır. (Devlet ve Devrim'den)
Burjuva demokrasisi, son tahlilde yalnızca burjuvazi için bir demokrasidir, temsilidir. 4-5 senede bir yapılan seçimlerde burjuvazi ile organik ve ideolojik bağı bulunan herhangi bir burjuva partisi iktidara gelir. Bundan sonra halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının, yönetimde hiçbir müdahlesi kalmaz. Ama proletarya demokrasisinde, halk her zaman yönetimin içinde olmalıdır. Hayır yönetimde olmalıdır sözü eksik, yönetim tamamen halka ait olmalıdır.

Devrimden sonra Rusya'da büyük ölçüde işçi demokrasisi işler hale gelmesine rağmen, iç savaştan sonra giderek bürokrasi güçlenmeye ve demokrasi aşınmaya başlamıştı. Lenin bunun hakkında şöyle diyor:
"Devrim eski bürokratları kovmuştu çünkü sovyetleri yaratmak zorundaydı ... Eski bürokratları kovduk, fakat geri geldiler. Bunlar kendilerine komünist diyorlar. Yakalarında kırmızı kurdelalar taşıyorlar ve sıcak köşelere yerleşiyorlar. Ne yapabiliriz? Bu pisliğe karşı tekrar tekrar mücadele etmeliyiz, şayet bu pislik geri gelirse onu tekrar tekrar temizlemeliyiz." (Lenin Seçme Eserler, 29. bölüm)
Maalesef bu pislik temizlenemedi ve daha da büyüdü. Lenin döneminde de işçi devleti bürokratik yozlaşmaya uğramıştı. Lenin devletimiz bürokratik yozlaşmaya uğramış bir işçi devletidir demişti.

Peki sonra ne oldu SSCB'de? Bunun hakkında 2 temel görüş var.

1. Stalinist görüş

Stalinistler sosyalizm ile proletarya diktatörlüğünü aynı şey olarak görürler. Sosyalizmi tek ülkede olabilecek, sınıflı, devletli bir toplum biçimi olarak tanımlarlar. SSCB'yi köylü ve işçi sınıfından oluşan sosyalist bir devlet olarak tanımlarlar. Proletarya diktatörlüğü olarak örgütlenmiş sosyalist devlet... Üretim araçları devletindir, küçük mülk sahibi sınıfların varlığına izin verilir, ancak büyük burjuvaziye yer yoktur. Stalinistler bir ölçüde bürokratik yozlaşmanın varlığını kabul ederler.

2. Troçkist Görüş

Troçkist gruplarda, SSCB'nin karakteri hakkında 3 farklı görüş vardır:

1. Yozlaşmış işçi devleti: Devrimden sonra kurulan işçi devleti bürokratik yozlaşmaya uğramıştır. İşçi demokrasisi kalmamıştır. Ancak bürokrasi bir sosyo-ekonomik sınıf olarak görülemez. Bürokrasi kapitalizmde olduğu gibi egemen sınıfın hizmetkarıdır. Fakat yozlaşmaya uğramış SSCB'de bürokrasi, işçi sınıfının hizmetkarı olması gerekirken onun efendisine dönüşmüştür. Troçki'nin görüşü de budur.

2. Devlet kapitalizmi: SSCB'de kapitalizm restore edilmiştir. Özel mülkiyet yerine devlet mülkiyeti vardır ama bu da kapitalist bir mülkiyet biçimidir. Kapitalist sınıf ise özel mülk yerine devlet mülkiyetinin yönetimine sahip olan bürokrasidir.

3. Bürokratik diktatörlük: SSCB'de burjuvazi ortadan kaldırılmış, kapitalizm yıkılmıştır. Devlet kapitalizmi tanımı, özel mülkiyetin esas olduğu, özel mülkiyetin yetişemediği yerlerde devlet mülkiyetinin yardıma koştuğu bir sistem için geçerlidir. SSCB'de ise tamamen devlet mülkiyeti esastı. Bu yüzden devlet kapitalizmi uygun bir tanım değildir. Bürokratik yozlaşmış işçi devleti tanımı ise bürokrasinin bir sınıf olamayacağından haraket eder. Halbuki Marx, Avrupa'da özel mülkiyet temelli feodalizme karşı, Asya'da bürokratik despotik devletlerin varlığının temelinin devlet mülkiyeti olduğunu söylemiştir. Tarım toplumunda Avrupa'daki feodalizme karşılık Asya'da despotik imparatorlukların karşılık gelmesi gibi, Sanayi toplumlarında da SSCB ve benzeri "reel sosyalist" ülkelerde devlet mülkiyetine dayanan, bürokratik despotik devletler var olmuştur. Devlet mülkiyeti var olmasına karşın, siyasal egemenlik ve ekonomik karar yetkisi "Komünist Parti" ile örgütlenen bürokratik sınıfa aittir. Yani çok basitçe ifade etmek gerekirse, mülkiyet devletindir, devlet ise tüm halkın değil bürokratik sınıfındır.

SSCB ne kapitalist ne de sosyalist ne de ikisi arasında bir sosyo-ekonomik formasyona sahip değildi. Tarihsel olarak geçici, devlet mülkiyetine dayalı, bürokratik despotik diktatörlüktü. Tarihsel olarak geçiciydi çünkü kendi gelişim döngüsünü tamamladığında kapitalizme evrilmek zorundaydı ve nitekim SSCB kapitalizme evrildi, Çin de hızla kapitalistleşiyor.
Bürokratik diktatörlüklerin tarihsel olarak anlamı, geri kalmış kapitalist ülkelerin, üretici güçlerinin, özel mülkiyet ve kapitalist yolla geliştirilmesi yerine planlı bir devletçi ekonomi ile geliştirilmesidir. Üretici güçlerini yeterli ölçüde geliştirdikten sonra, "kalkınmacı, ulusalcı, sanayileşmeci ve devletçi sosyalizm" anlayışının terk edilip dünya emperyalist sistemine bağlanmaları kaçınılmazdır. Çin'de olan şey tam olarak budur.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Atatürk'e Hakikaten Şirk Koşulamazmış...

Pollemik.com isimli anket sitesine, Osman Pamukoğlu'nun Atatürk'e şirk koşulamaz sözüne binaen bir anket göndermiştim. Anket hemen hemen şöyleydi:
Askerlikten emekli olduktan sonra siyasete atılan Osman Pamukoğlu "Atatürk eleştirilemez mi?" sözüne cevaben "Atatürk'e şirk koşulamaz, senin de dilini yakar" dedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

- İçerik olarak doğru da olsa maksadını aşan bir söz
- Söylenmesi gerekeni söylemiş
- Atarük'ün tabulaştırıldığını ve Atatürkçülüğün dinleştirildiğinin bir örneği
- İlgilenmiyorum / Fikrim yok
Anket onaylanmadı ve site yönetiminden şu cevap geldi:
"Ülkemizin kurucusu Atatürk`ü tartışmaya açmıyoruz.İyi eğlenceler."
Yuh artık... İnsana söylecek söz bırakmıyorlar. Burada Atatürk'ün değil, birinin söylediği sözün, birinin anladığı Atatürkçülüğün tartışmaya açıldığını IQ seviyesi 85'ün üstünde olan her homo sapiens anlar.

23 Ekim 2009 Cuma

Tek Ülkede Sosyalizm - 2

Önce temel kavramların açıklandığı 1. yazının kısa bir özetini yapayım.

Proletarya diktatörlüğü, kapitalizm ile komünizm arasındaki devrimci dönüşümler dönemidir. Proletarya, siyasal iktidarı burjuvaziden alır, eski kapitalist devleti parçalar ve yerine işçi demokrasisinin egemen olduğu proletarya diktatörlüğünü kurar. Marksizme göre her devlet, dolayısıyla her demokrasi aynı zamanda bir diktatörlüktür. Kapitalizm altındaki demokrasi işçi sınıfı için diktatörlük anlamına gelir. Çünkü kapitalist demokrasi, kapitalizmin temeli olan üretim araçlarındaki özel mülkiyeti korumak için bir aygıttır. Proletarya demokrasisi ise kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi için çeşitli yollara başvuran bir diktatörlüktür. Yani işçi sınıfı için demokrasi, burjuvazi için ise diktatörlük.

Proletarya diktatörlüğü, baskı uygulanacak bir sınıf kalmayıncaya kadar, yani sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar proletaryanın kullanacağı bir araçtır. Sınıflar tamamen ortadan kalkınca kapitalizm yerini komünizme bırakır.

Komünizmde, kapitalizmin bağrından çıktığı şekliyle ele alındığındığında, paylaşım eski hukuka göre, yani eşdeğerlerin değişimi metoduyla işler. Kapitalizmden farkı emek-gücünün artık satın alınabilen bir meta olmamasıdır. Bu yüzden emek sömürüsü son bulmuştur. Komünizmin bu ilk evresine sosyalizm adı verilir.

Komünizm, kendi temelleri üzerinden gelişmeye devam eder. Artık giderek daha fazla hizmet ve mal, herkese ihtiyacına göre dağıtılmaya başlar. Bunun emareleri kapitalizm içinde bile görünüyor. Sağlık ve eğitim gibi hizmetler bir çok kapitalist ülkede meta görünümüne girmeden, herkesten alınan ortak vergilerle finanse edilip herkesin ihtiyacına göre dağıtılıyor. Ve bu durum kanıksanmış durumda. Buna halktan çok büyük bir tepki gelmiyor. Elbette kapitalizm altında kazanan yine kapitalist sınıf oluyor. Kapitalistlerin, sömürücü sınıfların olmadığı bir sosyalizmde ise herkesten emeğine göre, herkese ihtiyacına göre ilkesi gerçek anlamıyla uygulanabilecektir.
Komünizmin üst evresindeki bir diğer durum da kafa emeğinin ve kol emeğinin eşitlenmesidir. Artık herkes yeterli eğitimi alabilecek durumda olduğundan herkes aynı zamanda bir kafa işçisi aynı zamanda bir kol işçisi durumuna gelecektir.
Komünizmde üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte çalışmak bir yük olmaktan çıkar. Bunun emarelerini de kapitalizm altında inceden görüyoruz. Eskiden 1 ayakkabı üretimi 5 saatte tamamlanıyorsa şimdi gelişen üretici güçler ile bu 1 saate inmiş durumda. Üretim çok kolaylaştığı ve insan emeğinin çok daha az gerektiği bir toplumda, çoğu şeyin makinelerce yapıldığı bir çağda elbette çalışmak bir zorunluluk olmaktan çıkar. Toplumda bolluk oluştuğunda herkes topluma emeği kadar katkıda bulunur ve ihtiyacı kadar toplumdan alır.

Tek ülkede sosyalizm sorunu, tek ülkede politik devrim sorunu değildir. Tek ülkede sınıfların ortadan kaldırılması sorunudur. Sınıflar ortadan kalktığına göre bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı aracı olan devlet de ortadan kalkacaktır. Devletin siyasal niteliği son bulur. İşlerin düzenlenmesi için kurulan kurumlar, insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenme mekanizması artık devlet olarak nitelendirilemez.

Tek ülkede sosyalizm sorunsalı için önce kapitalizmin ne olduğunu anlamak gerekir.
Komünist Manifesto'dan okuyalım:
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
Anlaşılacağı üzere kapitalizm bir dünya düzenidir. Tek tek ülkelerdeki kapitalizm aritmetik toplamı bize kapitalizmi vermez. Kapitalizm tüm ülkeleri birbirine bağlamıştır.
Emperyalizm çağı ile yani sermaye ihracı ile bu bağ çok daha fazla kuvvetlenmiştir. Evrensel olan yerini evrensel olana bırakır.
Kapitalizmin evrenselliği ve tüm ülkeleri birbirine bağlaması 3 sonuç doğurur:

1- Bir ülkenin başına gelenler az veya çok tüm dünyayı ilgilendirir. Sosyalist devrim gibi tarihsel önemi büyük bir olay asla tek bir ülkeyi ilgilendiremez.

2- Evrensel kapitalizmin bir ürünü olan işçi sınıfı evrensel bir sınıftır. Bu yüzden mücadelesi de evrenseldir. Komünist manifesto'nun son sözü bu yüzden Tüm ülkelerin işçileri birleşiniz! diye biter.

3- Kapitalizm ancak evrensel olarak ortadan kaldırılabilir. Bu da sosyalizmin ancak evrensel bir toplumsal düzen olması demektir.

Alman ideolojisinde, komünizmin ancak evrensel bir toplumsal düzen olabileceği vurgulanmıştır. Bu vurgu, yalnızca öyle olursa daha iyi olur cinsten bir vurgu değil, tarihsel materyalizmin özünü içeren bir vurgudur. Bu yüzden ama dünya değişti, artık tek ülkede sosyalizmi yaratmaya çalışmalıyız türünden itirazlar idealist felsefenin itirazlarıdır. Çünkü komünizm yaratılması gereken bir ülkü değil, bir ütopya değil, toplumsal gelişimin mümkün kılacağı ve hatta kendini dayatacağı bir toplum biçimidir.

Alman İdeolojisinden bu gerçeği ifade eden cümleler:

"Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar"

"Tümüyle mülkiyetsiz işçiler yığını —sermayeden ya da sınırlı bile olsa her çeşit tatmin olma durumundan uzak muazzam işgücü— dünya pazarını varsayar; nasıl ki, bu işin geçici nitelikte olmayan kaybı, güvenli geçim kaynağı olarak kaybı, rekabetten doğan iş kaybı da dünya pazarını varsayarsa. Demek ki proletarya ancak dünya çapında tarihsel olarak mevcut olabilir, nasıl ki proletaryanın işi olan komünizm de, ancak, dünya çapında tarihsel olarak varolabilirse. Bireylerin dünya çapında tarihsel varlığı, başka deyişle, bireylerin doğrudan dünya tarihine bağlı varlıkları..."
Görüldüğü gibi komünizmin evrenselliği tarihsel materyalizm anlayışının özünden gelen bir zorunluluktur.

Komünist Toplumsal Devrim Evrenseldir

Siyasal devrim, yani iktiradın burjuvaziden proletaryaya geçişi yerel, ulusal olabilir. Buna tarih şahit. Ancak kapitalizmi tasfiye edip komünist toplumu te'sis etmek demek olan komünist toplumsal devrim de enternasyonal bir devrimdir. Yukarıdaki paragraflarda Alman İdeolojisi'nden alınan sözler bunu tarihsel materyalizmin bir sonucu olarak ortaya koyuyor.
Marx ve Engels'in yazdığı Komünizmin İlkeleri adlı yazıda da bu konuya şöyle değinilmiş:
Soru 19: Bu devrimin yalnızca tek ülkede yer alması olanaklı olacak mıdır?

Yanıt: Hayır. Dünya pazarını yaratmış olan büyük sanayi, yeryüzündeki bütün halkları, ve özellikle de uygar halkları öylesine birbirlerine bağlamıştır ki, her halkın başına gelecekler, bir ötekine bağlıdır. Ayrıca, büyük sanayi bütün uygar ülkelerde toplumsal gelişmeyi öylesine eşitlemiştir ki, bütün bu ülkelerde burjuvazi ve proletarya, toplumun iki belirleyici sınıfı, ve bunlar arasındaki savaşım da, günün temel savaşımı olmuştur. Komünist devrim, bu yüzden, hiç de salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya'da, aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktir. Bu ülkelerin herbirinde devrim, o ülkenin daha gelişkin bir sanayie, daha çok zenginliğe, ve daha hatırı sayılır bir üretici güçler kitlesine sahip olup olmayışına bağlı olarak, daha çabuk ya da daha yavaş gelişecektir. Dolayısıyla, bunu gerçekleştirmek, en yavaş ve en güç Almanya'da, en çabuk ve en kolay da İngiltere'de olacaktır. Bunun dünyanın öteki ülkeleri üzerinde de önemli etkileri olacak ve bunların daha önceki gelişme biçimlerini tamamıyla değiştirecek ve büyük çapta hızlandıracaktır. Bu, dünya çapında bir devrimdir, ve dolayısıyla kapsamı da dünya çapında olacaktır.
Stalinizmin Çarpıtmaları

Stalinizm, 1. yazıda da değindiğim gibi kapitalizmden komünizme geçiş dönemi olan proletarya diktatörlüğü ile komünizmin ilk evresi olan sosyalizmi birbirine eşitler. Yani proletarya diktatörlüğü hem komünizme geçiş dönemi hem de komünizmin 1. evresidir. Dilbilimsel olarak bile yanlış olan bu önerme üzerine komünizmin 1. aşamasını yani sosyalizmi devletli, sınıflı ve tek ülkede mümkün olan bir toplum biçimi olarak tanımlar.

Stalinizmin başka bir büyük çarpıtması ise sosyalizm için üretici güçlerin yeterince gelişmiş olmasına gerek olmadığının söylenmesidir. Hatta bir çok Stalinist akım gelişmiş kapitalist ülkelerin (Avrupa, Amerika, Japonya vb.) işçi sınıfından tamamen umutlarını kesmiş ve gözlerini henüz gelişmekte olan kapitalist ülkelere dikmişlerdir. Böyle olunca sosyalizmi, ulusal kalkınmacı bir devlet modeli olarak sunarlar. Bu anlayışa göre sosyalist devrim, tek bir ülkede burjuvaziyi tasfiye eder, ülkeyi emperyalist zincirden koparır, güçlü ve bürokratik bir devlet mekanizması kurar... Al sana sosyalizm.

Stalinist sosyalizmde burjuvazi yoktur, üretim araçları devletleştirilmiştir. Ama köylü sınıfı vardır. Stalinizm, sosyalizmi köy ile kent arasındaki çelişkinin var olduğu bir toplumsal düzen olarak tanımlar. Halbuki köylü sınıfı kapitalizmde bile giderek yok olmaktadır. Köylü sınıfının idealize edilmiş bir kapitalizmde bile yeri yoktur, köylülük pre-kapitalist ve feodal bir unsurdur. Böyle bir unsuru kapitalizmden daha ileri bir toplum olan sosyalist toplumun içine yerleştirmek tarihin diyalektiğine aykırıdır.
Komünist manifesto, küçük burjuva ve küçük köylü mülkiyetinin kapitalizm tarafından ortadan kaldırıldığını söyler:
Kişisel çalışmayla elde edilmiş, hakkıyla kazanılmış, kişisel kazançla edinilmiş mülkiyet! Burjuva mülkiyetinden önce var olan, küçük burjuva, küçük köylü mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz? Onu bizim kaldırmamıza gerek yok ki, sanayinin gelişmesi ortadan kaldırdı onu, gün geçtikçe daha da kaldırmakta.
Tek Ülkede Sosyalizm -3 / SSCB'nin Karakteri

Kamusal Alan ve Kürtçe

Bu konuda bizim İslamcılarda Stockholm sendromu türünden bir etkileşim olduğu kesin. Kürtçenin devlet işlerinde kullanılması hakkındaki söyledikleri laikçilerin kamusal alan hassasiyetleri ile birebir örtüşüyor.

Laikçi: Kamusal alan herkese ait olan alandır ve türban girmemelidir.
Türk-İslamcı: Kamusal alan herkese ait olandır ve kürtçe girmemelidir.

Laikçi: Kamusal alana türbanlılar girerse ayrımcılık baş gösterir. Bu yüzden kamusal alanda yalnızca modern kıyafetler olmalı.
İslamcı: Kamusal alana kürtçe girerse ayrımcılık baş gösterir. Bu yüzden kamusal alanda yalnızca resmi dil olmalı.

Laikçi: Niye illa tutturuyorlar kamusal alana gireceğiz diye. Evlerinde taksınlar türbanı.
İslamcı: Niye illa tutturuyorlar kamusal alanda kürtçe olacak diye. Evlerinde konuşuyorlar ya kürtçe.

Laikçi: Sokakta kimsenin türbanlı dolaşmasına karışıyor mu?
İslamcı: Sokakta kürtçe konuşmalarına karışılıyor mu?

Laikçi: Namazlarını kılsınlar, oruçlarını tutsunlar, sokakta evde türban taksınlar, bunlara karışan yok. Ama türban asla kamusa alana giremez.
İslamcı: Kürtçe müziklerini dinlesinler, kürtçe kitap yazsınlar, kürtçe tv izlesinler. Ama kürtçe asla kamusal alana giremez, kürtçe eğitim asla olamaz, devlet dairelerinde, devlet okullarında kürtçe asla kullanılamaz.

Ilımlı laikçi: Kamusal alanda, hizmet alanlar türban taksın ama hizmet verenler takmasın.
Ilımlı türk-islamcı: Devlet dairelerinde bir tercüman bulunsun, isteyen vatandaş hizmetini kürtçe alabilsin, kürtçe seçmeli ders olsun. Ama kürtçe eğitim olmasın, devlet kürtçe hizmet vermesin.

DTP M(C)HP'nin simetriği mi?

Her türlü milliyetçiliğe karşı olduklarını söyleyen bazı sosyal demokrat, liberal ve islamcılar DTP'yi MHP-CHP ile simetrik gördüklerini söylüyorlar. Peki gerçekten öyle mi? Bakalım M(C)HP'ye simetrik bir DTP ne söylerdi:

- Türkiye'nin ismi Kürdistan olacak, Kürdistan kürtlerindir, beğenmeyen Orta Asya'ya gitsin
- Eğitim dili ve resmi dil kürtçe olacak
- Türkçe diye bir dil yoktur, yasaklanacak
- Türkçe özel tv olamaz!
- Ne mutlu kürdüm diyene!
- Bu ülkedeki herkes kürttür, türkler ova kürdüdür. Türk diye bir şey yoktur.
- Gerillamıza kurşun sıkanlara gül uzatmayız!
- Şehit olan 20 bin gerillamızın kanı yerde mi kalacak. Barış falan yok!

DTP bunları söylemediğine göre onu C(M)HP'nin simetriği olarak görme eğilimi neden? DTP'yi açılımın önünde C(M)HP kadar engel olarak görme eğilimi neden?

Lenin ezen ulus ile ezilen ulus milliyetçiliğinin birbirinden ayırt edilmesini ve ikisine farklı yaklaşılmasını söylerken çok haklıydı. DTP kürt milliyetçisidir, bu doğru. Ama bu yüzden DTP M(C)HP'nin simetriği olamaz. Çünkü C(M)HP hak vermeme milliyetçisidir. DTP öyle değil. Yüzeyse olarak bakarsak DTP hak alma milliyetçisidir. Hataları, yanlışları, eksikleri kendi bağlamında değerlendirilir ve eleştirilir. Ama C(M)HP'nin simetriği olma iddiası gibi toptancı bir yaklaşım gerçekçi değil.

Hatta bu bağlamda baktığımızda görürüz ki AKP de DTP'den daha milliyetçidir. Çünkü başta ana dilde eğitim olmak üzere DTP'nin savunduğu bir çok şeyi savunmuyor.

Bkz: DTP kürtleri temsil ediyor mu?

22 Ekim 2009 Perşembe

Kürt sorununa yalın bir bakış

Bir zamanlar Osman diye bir adam varmış. Bu adamın 3 odalı bir evi varmış. Bu adamın iki de oğlu varmış. Osman ölünce evi oğullarına kalmış. Ama büyük oğlan kardeşini kandırarak babasından kalan evin tapusunu sadece kendi üzerine almış. Kardeşine hiçbir şey vermemiş.
Kardeşi bu duruma çok kızmış ve üzülmüş.

Ya 3 odadan benim hakkım olan 1 odalık bölümünü bana ver, ayrı yaşayalım ya da tapuya benim de adımı yaz demiş.

Abisi "bu ev benimdir" demiş. İlle de burada yaşamak istiyorsan benim her dediğime uymak zorundasın ve benim kurallarıma tabisin, "ya sev ya terket" demiş.

Kardeşi çok öfkelenmiş ve dayanamayarak abisine bir tokat atmış. Abisi kardeşinden daha güçlü olduğu için onun bir tokatına karşılık çok daha büyük bir şiddet uygulamış. Abisi komşularına "bu haindir bana tokat attı" deyip duruyor bir taraftan da sopayla vuruyormuş...

Büyük kardeş, "kardeşine niye mirastan hiç pay vermedin ya da tapuya neden sadece kendi ismini yazdın" diyenlere benim kardeşim yok ki, bababım 1 oğlu vardı miras sadece benim hakkım dermiş.
Abisi, kardeşinin, babalarını sevmeyen komşularca kendisine karşı kışkırtıldığını iddia ediyormuş. Ama evi yalnızca kendine ait olarak gören kendisi...
Hak istemek için bana tokat attı, insan hakkını tokat atarak mı ister diye yaygara kopartmasına rağmen kardeşine hak vermemek için sopayla vurmaya da devam ediyormuş.

İşte durum bundan ibaret...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Tek Ülkede Sosyalizm

Marksizm içi tartışmada tek ülkede sosyalizm sorunu büyük bir yer tutar.

Bu konu hakkında bir şeyler söyleyebilmek için kullanılan kavramların neyi kastederek kullanıldığının açıklanması gerekir. Tartışan taraflar arasındaki en büyük sorun aynı terminolojiyi kullanmamaktır. Bir tarafın sosyalizmden kastettiği şey ile diğer tarafın sosyalizmden kastettiği şey farkı. Bu yüzden tartışma özünde bir kavram tartışmasıdır.

Komünist toplum ve proletarya diktatörlüğü kavramı

Komünizm, kapitalizmin işçi devrimiyle yıkılmasından ve tasfiye edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan sınıfsız, sınırsız ve devletsiz bir sosyo-ekonomik düzenin adıdır. Marx ve Engels komünist toplum kavramını bu anlamda kullanılır.
Troçkistler ve Stalinistler için bu kavramda bir sorun yok.

Proletarya diktatörlüğü ise kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin, burjuvazinin ortadan kaldırılması için, yeni toplumun kurulması için gereken devrimci dönüşümler sürecinin adıdır.
Bu konuda da Troçkist ve Stalinist gruplarda bir mutabakat söz konusu. Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi'nde yazdıkları bunu söylüyor:

Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.
Komünist toplumun alt ve üst evreleri

Şimdi gelelim asıl tartışmanın çıktığı yere. Komünizmin üst evresi, komünizmin alt evresi.
Komünizmin birinci evresi, yani kapitalist toplumdan henüz çıkmış şekliyle komünist toplum hakkında Marx aynı yazıda şunları söylüyor:

Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır.

...
Ama bir insan, bedensel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir, böylece aynı süre içersinde daha fazla emek sağlayabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü görevi yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanılmalıdır, yoksa bir ölçü birimi olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes bir diğeri gibi yalnızca bir işçidir; ama eşit olmayan bireysel yetenekleri ve böylece de üretken kapasiteyi doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder.
Stalinistler, komünist toplumun birinci evresini, sözcüğün tam anlamıyla komünist toplumun birinci evresi olarak değil, yani komünizm olarak değil, komünizme geçiş süreci olarak algılıyorlar. Bu yüzden komünizmin birinci evresini proletarya diktatörlüğü ile eş tutuyorlar.
Halbuki Marx'ın yazdıklarını dikkatle okursak, komünizmin birinci evresini proletarya diktatörlüğünden sonra, komünist toplumun içinde bir dönem olarak tanımladığını görürüz. Ve bu evrede de hiçbir sınıf farkının olmayacağı, herkesin bir diğeri gibi yalnızca işçi olacağı söylenmiştir. Halbuki proletarya diktatörlüğü, adından da anlaşılacağı üzere sınıflı bir kesittir. Kapitalizm ile komünizmin savaşının yürüdüğü yani işçi ile burjuvazinin savaşının devam ettiği bir kesit.. Proletarya diktatörlüğünda farklı sınıflar vardır. Halbuki Marx, komünist toplumun 1. evresinde hiçbir sınıf farkının olmayacağını söylüyor.

Komünist toplumun üst evresinde ise şunları söylüyor:
Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!
Burada kafa karıştıracak tek şey komünist toplumun birinci evresinde hala burjuva hukukunun işlemesidir. Burjuvazi yoksa burjuva hukuku nasıl işler?
Burjuva hukukundan kastın eşdeğerlerin değişimi ilkesi olduğu açık. Kapitalizmde de bu ilke geçerli. Yalnız komünizmde emek-gücü bir meta olmayacağı için sömürü son bulmuş olacak.

Sosyalist toplum kavramı

Marx hiçbir zaman sosyalist toplum kavramını kullanmamıştır. Sosyalist toplumsal düzen kavramını kullanan Engels'tir ve Lenin'in dediğine göre sosyalizm genellikle komünist toplumun ilk evresi için kullanılan bir kavramdır. Demek ki sorun sosyalizmin yani komünist toplumun ilk evresinin niteliği hakkındadır. Engels, A. Babel'e mektubunda şunu yazıyor:

Devlet üzerine bu gibi gevezeliklere son vermek gerek, özellikle sözcüğün tam anlamıyla bir devlet olmamış olan Paris Komünü deneyiminden sonra... Daha Marx’ın Proudhon’a karşı kitabından beri ve daha sonra da Komünist Parti Manifestosu’nda sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla devletin kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu açıkça söylenmiş olmasına karşın, anarşistler yeteri kadar halkçı devleti kafamıza çalmış durumdalar.
Sosyalist toplumsal düzen, yani komünist toplumsal düzenini ilk evresi Engels'in yazdığına göre proletarya diktatörlüğüne eşdeğer değil, devletin dağıldığı ve yok olduğu bir dönemdir.

Lenin "Proletarya Diktatörlüğünde Ekonomi Politika" isimli yazısında sosyalizm için şunları söylüyor:
Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması demektir.
Sınıfların ortadan kaldırılması için, önce, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin ortadan kaldırılması gerekir. Görevimizin bu kısmı başarılmıştır, ama bu, ancak bir kısmıdır, üstelik de en zor kısmı değildir Sınıfları ortadan kaldırmak için, ikincisi, fabrika işçisi ile köylü arasındaki farklılığı ortadan kaldırmak, bunların hepsini işçi yapmak gerekir.
Lenin yine aynı yazıda:
Sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması demektir. Proletarya diktatörlüğü, sınıfları ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmıştır. Ama sınıflar bir darbede ortadan kaldırılamaz.
Ve proletarya diktatörlüğü döneminde sınıflar hâlâ durmaktadır, ve duracaktır. Sınıflar yok olunca diktatörlük gereksiz hale gelecektir. Proletarya diktatörlüğü olmaksızın sınıflar yok olmayacaktır.
Buradan anlaşılıyor ki proletarya diktatörlüğü kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir geçiş dönemidir ve proletarya diktatörlüğü sınıfları kaldırmak için kullanılır. Sınıflar ortadan kalktığında sosyalist toplum kurulmuş olur.

Hatta Stalin Leninizm'in Sorunları'nda şunu söylüyor:
Proletarya iktidarı, sosyalizmi örgütlendirmek için, sınıfları ortadan kaldırmak için, sınıfsız bir topluma, sosyalist topluma geçmek için kullanılır.
Proletarya diktatörlüğünü sosyalizm ile aş anlamlı değil, sosyalizme geçmek için kullanılan bir aygıt olarak tanımlıyor.

Lenin "Macar İşçilerine Selam" isimli yazısında şunu söylüyor:

Kapitalizmden sosyalizme geçiş oldukça uzun bir dönem ister, çünkü üretimin yeniden örgütlenmesi zor bir iştir, çünkü yaşamın bu alanında köklü değişmeler zaman ister ... Marx’ın, kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi olarak proletaryanın tüm bir proletarya diktatörlüğü döneminden söz etmesinin nedeni de budur.
Proletarya diktatörlüğü sosyalizmin kendisi olarak değil, sosyalizme geçiş dönemi olarak tanımlanmış. Yani komünizm ile sosyalizm eş anlamlı olarak kullanılmış. Çünkü kendi başına bir sosyalist toplum düzeni yoktur. Sosyalizm, komünizmin ilk evresidir.

Lenin bir kongrede gördüğü "işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecektir" pankartı üzerine şunları söylemiştir:
... bu garip pankartı okuduğumda, kafamdan şunlar geçti: demek ki bizde bu tür en basit ve temel konularda yanlış anlamalar ve yanlış anlayışlar var. Gerçekten eğer işçilerin ve köylülerin devleti asla sona ermeyecekse, o zaman bu, hiçbir zaman bir sosyalizm olmayacağı anlamına gelir, çünkü sosyalizm sınıfların ortadan kalkması demektir; fakat işçiler ve köylüler var olduğu sürece, çeşitli sınıflar da var olur ve dolayısıyla tam sosyalizm olamaz.
Çok açıkça görülüyor ki, Lenin, sosyalizm kavramını proletarya diktatörlüğü ile eş anlamda kullanmak bir yana, proletarya diktatörlüğü varsa sosyalizm yoktur diyor.

Stalinistlerin iddialarına dayanak gösterdikleri tek Lenin makalesi Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı üzerine yazılmış makaledir. Lenin şöyle der:
Ne var ki, ayrı bir slogan olarak bir Dünya Birleşik Devletleri sloganı pek doğru sayılmaz, birincisi, sosyalizm tekabül eder; ikincisi de, tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin olanaksız olduğu anlamında yanlış yorumlara yolaçabileceği ve aynı zamanda da, böyle bir ülkenin öteki ülkelerle ilişkileri açısından da yanlış anlamalara neden olabileceğinden ötürü doğru sayılamaz.
Tek bir ülkede sosyalizmin zaferi... Evet burada anlatılmak istenen sınıfsız, sömürüsüz bir toplumsal düzenin kurulması mı yoksa tek bir ülkede komünist devrimin gerçekleştirilebileceği mi? Elbette devrimin gerçekleştirilebileceği anlatılıyor. Çünkü aynı paragrafta sosyalizme tekabül eden şeyin dünya birleşik devletleri olduğu söyleniyor, tek bir ülke sosyalizme tekabül etmez. Dünya birleşik devletleri sosyalizme tekabül eden bir slogandır. Dünya birleşik devletleri sloganının öne çıkarılması, sanki önce kapitalizm altında tüm ülkelerin birleşmesinin sağlanarak, ancak o şekilde bir devrim yapılabileceği gibi bir yanlış anlama içerir. Lenin'in söylediği budur.

Özetlersek, tek ülkede sosyalizm sorunu, genellike sosyalizm kavramının ne için kullanıldığı ile ilgili kavramsal bir sorundur. Engels, Lenin ve hatta Stalin'den yapılan bunca alıntı gösteriyor ki sosyalizm, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olan komünist toplumun ilk evresidir. Proletarya diktatörlüğü ise kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş dönemidir.

Tek Ülkede Sosyalizm - 2
Tek Ülkede Sosyalizm - 3

20 Ekim 2009 Salı

Kur'an'ın yorumlanması üzerine küçük bir not

Güneşin battığı yere vardığında, onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. (Kehf 86)

Şimdiki astronomi ve coğrafi bilgilerimiz olmasaydı bu ayet nasıl yorumlanırdı?
Batıya doğru ilerleyerek en sonunda güneşin battığı yere gelinebilir ve güneş batarken gözlemlenilebilir. Dolayısıyla dünya değil güneş dönüyor ve dünyanın içindeki bir su kaynağına batıyor.

Ama bilimsel bilgiler bu ayetin bu şekilde yorumlanmasını engelliyor. Bu yüzden 2. yorum şekli yani sembolik yorumlama devreye giriyor.

Ama ilk insanın bireysel hikayeleri sembolik, yani insanlığa ait olarak yorumlanmaz. Gerçekten de ismi Adem olan bir kişinin var olduğuna kesin hüküm verilir.

Şimdi bir ayet daha:

İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?
(İnsan-1)

Peki bu ayeti birisi şöyle yorumlasa ne olur?
İnsan henüz insan olarak anılmazken yani henüz insana ait olan kimi özellikleri bulundurmayan bir hayvanken üzerinden uzun bir süre geçti ve sonunda insana evrimleşti.

Hangi ayetin sembolik hangisinin hakiki olduğu gelişen bilimsel bilgilere bağlıdır. Bilimsel bilgiler ayetlerin hakiki anlamları ile çelişiyorsa ayetlerin sembolik olduğu hükmü verilir. Eğer bilimsel bilgiler henüz tatmin edici bir sonuca ulaşamamışsa (evrim örneğinde görüldüğü gibi) ayetlerin hakiki-maddesel anlamları kabul görür.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Kemalizmin Derdi TKP'yi Gerdi

Bir adam varmış ismi Mülayim'miş ama kendisi çok sinirli bir adammış. Başka bir adam varmış ismi Arslan'mış ama kendisi bir tavşan kadar korkakmış...
Türkiye'de de bir Tkp var, ismi komünist ama kendisi kemalist ve milliyetçi. Gerçi kendilerinin milliyetçi olduğu gerçeğini yurtsever ismini kullanarak ortaya koyuyorlar.

Kürt açılımı vesilesiyle hazırladıkları Barış, Kardeşlik ve Birlik Bildirgesinde aynen şunu demiş Kemal Okuyan:
Bağımsızlık, laiklik, cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme öğeleri artık birer yük sayılmaktadır
TKP'nin Felaketin Eşiğinde adlı bildirgesi ise daha bi garip.

"Bu bir geriye dönüştür, bu bir karşı-devrimdir, bu karanlığa teslim oluştur."

"Cumhuriyetin kazanımlarını savunmak ise, bugün, sosyalizmin gündemindedir. Tasfiye edilmekte olan 1923, ancak sosyalist devrimci bir silkiniş ile yeniden tarihsel değer kazanabilir."

Kemalizm çözülüyor. Çünkü toplumsal gelişmenin kanunu bu. Kemalizm belli bir tarihsel döneme denk gelen bir ideoloji. Bunu anlayabilmek için Osmanlı'daki üretim ilişkilerine kabaca göz atalım.
Osmanlı'da Avrupa'daki gibi bir feodalizm yoktu. Doğal olarak feodalizme karşı devrimci bir burjuva sınıf da yoktu. Osmanlı'da özel mülikyet de yoktu. Marx'ın tanımı ile bu tam olarak 'Asyatik Despotik Devlet'e karşılık düşüyor. Ve Marx'ın dediği gibi doğunun anahtarı özel mülkiyetin olmaması. Yönetici sınıf özel mülke sahip olan sınıf değil, doğrudan devlete sahip olan sınıftır. Osmanlı'daki ismi ile devletlû sınıf. Batıdaki ismine bürokrasi denilebilir. Bürokratik sınıf devlete sahiptir, devlet toprağın mülküne sahiptir. Doğal olarak artı-ürün sömürüsünü devletlû sınıf yapar.
Bürokrasi Avrupa'da özel mülke sahip olan sınıfa bağımlıdır, onun memurudur. Asyatik devletlerde ise kendi başına hareket eden bağımsız bir güçtür.

Osmanlı, kapitalizm ile karşılaşınca çözülmek zorunda kalmıştır. Fakat bürokratik sınıf buna büyük bir direnç göstermiştir. Kemalizm bir halk hareketine dayanmayan, tepeden inme dayatmalarla Osmanlı'yı kapitalizme adapte etmenin adıdır. Kemalizm yeni bir burjuva sınıf yaratmalıydı. Ama bu burjuva sınıf Avrupa'daki gibi özgür ve egemen değil, kemalist asker-sivil bürokrasiye göbekten bağlı bir burjuvazi oldu. Bürokrasi hiçbir zaman kendini burjuvazinin memuru olarak görmedi. Kendini devletin asıl sahibi sanmaya devam etti.

Şimdi Türkiye'de olan şey, burjuvazinin, kendini devletin sahibi sanan bürokrasiye (yargı-ordu vs.) devletin asıl sahibinin kendisi olduğunu hatırlatması, bürokrasiyi normal kapitalizme uygun olarak yalnızca kendine bağlı memur kılma çabasıdır.

Bürokrasi demokrat değildir, sivil değildir, miltarist ve şovendir. Ulusal kapitalizm hayali kurar. Fakat Türkiye burjuvazisi yeterince gelişti ve dışa açılma ihtiyacı hissediyor. Dünya emperyalist sistemine tam olarak bağlanmak, emperyalist piramidin orta kısmında yer edinmek istiyor. Kemalizm yani bürokrasinin ideolojisi ise burjuvaziye ayak bağı oluyor.

Değişmeyen tek şey değişimdir ve Türkiye değişiyor. Bu değişim asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki 'ulusal' burjuva kesim ile dışa açılma ihtiyacı hisseden, AB'ci liberal burjuva kesimin çatışması ile ilerliyor. Kendine komünist diyen birisi bi burjuva kanadın, üstelik tarihsel açıdan gerici bir burjuva kanadının tasfiyesi üzerine feryat etmez. Bu hengamede işçi sınıfını tarihin içine nasıl sokabileceğinin hesabını yapar. Yani klasik deyimle üçüncü yolu nasıl yaratacağını düşünür.

Eğer ille de kazanımları savunmak istiyorsa ki istemeli, demokrasiyi hiçe sayan, darbeci, militarist, şoven bir ideolojiyi savunarak yani sözde cumhuriyeti savunarak bunu yapamaz. Pek savunulacak bir 'kazanım' da yok zaten. 85 senelik kemalizmde çözülmemiş duran bir çok demokratik sorun var. Kürt sorunu, Ermeni sorunu, darbecilik sorunu bunlardan bir kaçı. Bu sorunların devamı için, statükonun devamı için çabalayanların yanında komünistler yer alamaz.

"Tek kelimeyle komünistler, mevcut toplumsal ve siyasal durumlara karşı her yerde ve her çeşit devrimci hareketi destekliyorlar.

Tüm bu hareketler içinde, hangi gelişkinlik aşamasında olursa olsun mülkiyet sorununu hareketin temel sorunu olarak öne çıkarıyorlar." (Komünist Manifesto'dan)

16 Ekim 2009 Cuma

Liberallerin uyanıklığı: Kapitalistin kaybetme riski!

Bir kapitalist işletme düşünelim. Basit olsun, mesela bir tarla... Şimdi bu tarlada bir üretim yapılıyor, ne ile? Emek ile. Tarım işçileri tarlayı sürüyor, suluyor, meyveleri topluyor, kasalara yüklüyor ve kapitaliste teslim ediyor. Tüm toplumsal emeğin sonucunda üretilen ürünün tamamı kapitalistin oluyor. İşçiler emeklerinin karşılığı olarak üretime yaptıkları katkı kadar ücret alamıyorlar. Eğer öyle olsaydı herkes çalıştığı kadar alırdı ve kapitaliste ya hiç kalmazdı ya da sadece basit bir yönetim işini yaptığı için ortalama bir işçi ücreti kadar kalırdı.
Şimdi kapitalist meyveleri sattı, basit olsun diye söylüyorum aylık 10.000 lira kazandı. 10 işçinin payı ortalama 600 liradan 6000 lira. Geriye 4000 lira kapitaliste kaldı. İşte artı değer sömürüsü, işte emek sömürüsü budur. Üretim toplumsal, kâr özel.

Peki bizim uyanık liberallerimiz nasıl itiraz ediyor bu duruma?
"Ama kapitalist ya zarar etseydi, burada risk de özel." Ne büyük bir buluş. Neyin riski Allah aşkına söyler misiniz? Zarar etme riski, en kötü ihtimalle iflas edip işçi olma riski!
Yani kapitalist, işçi olma riskinden ötürü kâr'ı hak ediyor. Peki bir risk, ihtimal değil de gerçekliğin ta kendisi olarak, işçi olma riskinin %100 gerçekleşmiş olduğu işçilerin hakkı ne olacak? Onların işçi olma riski yok, onlar zaten işçi. Toprakları yok, sermayeleri yok ki bunu riske etsinler. Kapitalist işçi olma riski yüzünden işçilerden çok daha fazla kazanmaya hakkı varmış, bak sen...

İşçi olma riski yüzünden işçilerden çok daha fazla kazanmaya hakkı olan kapitalistler! Gerçekten büyük buluş.

Bir köle sahibinin ama benim de tüm varlığımı kaybedip köle olma riskim var, o halde köleleriminin olması benim hakkımdır demesine benziyor.

Proletaryanın Kapsamı

Proletarya, yani modern işçi sınıfının kapsamı hakkında türlü türlü kafa karışıklığı var. Liberaller ve bir kısım 'akademik marksist'ler artık proletaryanın bittiğini söylüyorlar. Bazı sosyal demokratlar proletaryayı yalnızca çok düşük ücretle çalışan ameleler diye nitelendirerek, sınıf siyaseti yerine genel bir hümanizm ile ortaya çıkılması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Şimdi önce Marx ve Engels'in birlikte yazdığı 'Komünizmin İlkeleri'ne bakalım.

Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır.

Demek ki proletaryanın iki temel özelliği var:

1- Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan mülksüz bir sınıf
2- Mülksüz olması dolayısıyla, emeklerini mülk sahibi sınıfa kiralayarak yaşam araçlarını (giyinme, barınma vs.) elde eden sınıf

Proletaryanın karşıtı olan burjuvazi (kapitalistler, sermayedarlar, patronlar sınıfı) ise demek ki:

1- Üretim araçlarına sahip olan
2- İşçi sınıfının emek-gücünü satın alıp, kâr elde eden sınıftır.

Bu ikisi arasında orta sınıflar denilen bir katman da vardır. Aslında orta sınıf tanımı yerine ara sınıf tanımı daha doğru olur. Bu ara sınıf:

1- Üretim araçlarına sahiptir
2- Başkasının emeği ile değil yalnız kendi emeği ile üretim yapar.

Yani bir yönüyle burjuvaziye, diğer yönü ile de proletaryaya benzer. Dükkan sahibi, kendi küçük toprağını yalnızca kendisi işleyen köylü, ara sınıflara klasik örneklerdir.

Kafa Emeği ve Kol Emeği

Proletarya emek-gücünü kapitaliste satan sınıftır dedik. Bu emeğin kafa emeği veya kol emeği olması bu durumu değiştirmez. Bu bakımdan, bir kapitaliste kafa emeklerini satan mühendisler, öğretmenler, muhasebeciler vs. proletaryanın içindedir. Bunların görece daha iyi ücret almaları bu durumu değiştirmez. Çünkü patron bunlara daha iyi ücreti vermek zorunda olduğu için veriyor.
Emek-gücü, kapitalizm altında diğer metalar (mallar) gibi bir metadır. Pazarda emek-gücünün fiyatını belirleyen kanunlar diğer metaların (ekmek, ayakkabı, telefon vs.) fiyatını belirleyen metalarla aynıdır.
Bu yüzden az bulunan ve çok ihtiyaç duyulan emek türleri (örneğin mühendislik ve doktorluk) diğer emek türlerinden biraz daha pahalı olabilir. Ama bu durum bir mühendisin emek-gücünü patronuna sattığı, bu emekten elde edilen gelirin tamamının kendisine dönmediği, patrona bir artı-değer kaldığı ve bu yüzden de mühendis işçinin emeğinin sömürüldüğü gerçeğini değiştirmez.

Kafa emekçilerinin de üretken bir emekçi, proleter olmaları ile ilgili Marx'ın verdiği öğretmen örneğini aktarıyorum:

"Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, esas olarak artı-değer üretimidir. Emekçi, kendisi için değil, sermaye için üretir, Bu nedenle, artık yalnızca üretmesi yetmez. Artı-değer üretmek de zorundadır. Bir tek, kapitalist için artı-değer üreten, böylece sermayenin kendisini genişletmesi için çalışan emekçi üretkendir. Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak, bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra, eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir emekçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini, sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiç bir şeyi değiştirmez."
Okul sahibi, öğretmenlerin ve diğer işçilerin emek-güçlerini kiralıyor. Öğretmenler neden emeklerini patrona satmak zorundalar? Çünkü kendilerinin mülkü yani okulları yok, sermayeleri yok. Öğretmenler ve diğer işçiler (evrak işlerini düzenleyen memurlar, hademeler vs.) öğretim metaının üretimine emekleri ile katkı sunuyorlar. Tıpkı sosis fabrikasının işçilerinin sosis üretimine katkı sunmaları gibi. Sonra bu öğretim metaı öğrenci velileri tarafından satın alınıyor. Kim satıyor bu metaı? Okul sahibi kapitalist. İşçilerin emekleri ile üretilenleri işçilerin kedisi edğil patron satıyor. İşçiler üretiyor, üretilenler patronun malı oluyor. İşte sömürü buradan doğuyor.

Üretken Emek Üretken Olmayan Emek


Marx, doğrudan artı değer üreten emeğe üretken emek ismini veriyor. Ama üretilen metaların dolaşımı ile ilgili işlerdeki emeği üretken olmayan emek diye niteliyor. Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan makinelere gözetim işini yapanlar ya da hammaddelerin miktarlarını belirleyenler ya da ayakkabıların tasarımını yapanlar doğrudan ayakkabı üretimine katkı sunuyorlar, bu bakımdan üretken emekçiler... Ama ayakkabı üretildikten sonra nereye satılacak, kaça satılacak, hammaddelerin ücretleri kimlere ödenecek gibi sorunları çözen emek ise üretken olmayan emektir. Yani bir bakıma paranın yönetimini yapan emek üretken olmayan emektir.
Buna rağmen kapitalist üretken olmayan emekçiye de ihtiyaç duyduğu için üretken olmayan emekçiler (örn. muhasebeciler, kayıt tutan işçiler vs.) de proletaryanın kapsamı içindedir Marx'a göre.

Proleterler her zaman çok düşük ücret mi alırlar?

Sınıf mücadelesini düşük ücret ve yoksulluğa bağlayanların aksine tarih göstermiştir ki sınıf mücadelesi her zaman yoksulluk içindeki sınıflarda doğmaz. Burjuvazinin feodalizme olan savaşı, burjuvazinin yoksulluk içinde olmasından kaynaklanmıyordu. İşçi sınıfının politik mücadelesi de her zaman ücretlerin en düşük olduğu zamanlarda olmamıştır. Lenin'den bir kaç alıntı yapıyorum:

Rusya’da –diğer kapitalist ülkelerde de olduğu gibi– metal işçileri, proletaryanın ileri müfrezesini oluştururlar ... 1905 yılında her Rus fabrika işçisinin, grevler sonucunda ortalama 10 Ruble –savaş öncesi kura göre yaklaşık 26 Frank– kayba uğradığı, deyim yerindeyse mücadeleye feda ettiği saptanmıştır. Fakat tek başına metal işçilerini aldığımızda, bu rakamın üç kat fazlasını elde ederiz! İşçi sınıfının en iyi unsurları, tereddütte olanları peşinden sürükleyerek, uyuyanları uyandırarak, güçsüzleri cesaretlendirerek en önde yürüdüler.
*
1905 yılındaki grev mücadeleleri sırasında Rusya’da metal işçileriyle tekstil işçilerinin durumuna daha yakından bakalım. Metal işçileri en iyi ücret alan, en aydın, kültür seviyesi en yüksek proleterlerdir.
*
1905 yılında Rusya’da sayıları metal işçilerinin sayısının iki buçuk katı olan tekstil işçileri ise en geri, en az ücret alan ve köydeki aileleriyle çok yönlü bağlarını kesin olarak kesmemiş yığını oluşturmaktadır...
*
...Ve burada şu çok önemli olguyu görürüz. Metal işçilerinin grevlerinde bütün 1905 yılı boyunca, politik grevlerin ekonomik grevlere üstünlük sağladığını görürüz, yılın başında bu üstünlük özellikle yılın sonunda olduğu kadar büyük olmamasına rağmen. Buna karşılık tekstil işçilerinde 1905 yılı başında ekonomik grevlerin çok daha ağırlıklı olduğunu görürüz, ve ancak yıl sonunda politik grevler üstünlük sağlamaya başladılar.

Alıntılar Seçme Eserlerden "1905 Devrimi Üzerine Bir Konferans" bölümünden

Görüldüğü gibi Lenin, yüksek ücret alan metal işçilerini, düşük ücret alan tekstil işçilerine göre sınıf mücadelesinin daha kararlı, daha fedakar kesimi olarak nitelemiş. Ayrıca tekstil işçilerinin daha çok ekonomik mücadele içinde, metal işçilerinin ise daha çok politik mücadele içinde olduğunu söylemiş.

Kapitalizmin gelişiminde işçinin mutlak yoksullaşması değil göreli yoksullaşması vardır. Yani işçi eskiden 2 kazanırken şimdi 3 kazanır, ama patron 10 kazanırken şimdi 30 kazanıyordur. Yani kapitalistlerin zenginleşmesi, proletaryaya göre çok daha fazladır. Bu da proletaryayı göreli yoksulluğa sürükler. Marx'ın tabiri ile işçinin maddi konumu iyileşmiştir ama toplumsal konumu pahasına...

Ücretli Emek ve Sermaye isimli yazısında Marx bunu şöyle açıklıyor:

"Sermayede hızlı bir artış, kârda da hızlı bir artış demektir. Eğer emeğin fiyatı, eğer göreli ücret hızla azalırsa, kâr da, ancak bu aynı hızla artabilir. Gerçek ücretin, kâr ile aynı oranda olmasa bile, itibari ücretle, emeğin parasal değeri ile birlikte aynı anda yükseliyor olmasına karşın, göreli ücret düşebilir. Örneğin işlerin iyi gittiği dönemlerde, eğer ücret yüzde-beş, öte yandan kâr da yüzde-otuz yükselse, orantılı ücret, yani göreli ücret yükselmiş değil, düşmüş olur.

Demek ki, eğer işçinin geliri, sermayenin hızlı büyümesi ile birlikte yükselecek olursa, işçiyi kapitalistten ayıran toplumsal uçurum da aynı zamanda genişler, bu arada sermayenin emek üzerindeki gücü, emeğin sermaye karşısındaki bağımlılığı da büyür.

İşçinin, sermayenin hızla büyümesinde çıkarı vardır demek, işçi başkalarının zenginliğini ne kadar büyük bir hızla çoğaltırsa, kendi payına düşen kırıntılar o denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı köleler yığını o denli artırılabilecek demektir ancak.

Demek ki, şunları saptadık:
İşçi sınıfı için en elverişli olan koşullar, sermayenin olabilecek en hızlıbüyümesi bile, işçinin maddi varlığını ne denli iyileştirirse iyileştirsin, kendi çıkarlarıyla burjuvazinin çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortadan kaldırmaz. Kâr ve ücret, daha önce de olduğu gibi, ters orantılı olarak kalırlar.

Eğer sermaye hızla büyüyorsa ücret yükselebilir; ama sermayenin kârı bununla kıyaslanamayacak kadar çabuk yükselir. İşçinin maddi durumu iyileşmiştir, ama toplumsal konumunun pahasına. Onu kapitalistten ayıran toplumsal uçurum genişlemiştir."

Yalnız bu durumu da mutlaklaştırmamak gerek. Çünkü kapitalizm tek düze ilerleyen bir sistem değil, inişleri çıkışları, dalgalanmaları, krizleri olan bir sistemdir. Bazen işçinin maddi konumu da yani aldığı ücret de çok fazla düşebilir. Ama her halükarda işçinin toplumsal konumu kötüleşecek yani kapitalistle arasındaki uçurum artacaktır.

Bu iki şeyi gösteriyor:

1- Sınıf mücadelesinde işçinin aldığı ücretin düşüklüğü kadar, kapitalistle arasındaki uçurumun büyümesi de var. İşçi Tofaş'a binerken patron Audi'ye biniyorsa, diğer tarafta patron Tofaş'a binerken işçi otobüslerde sürünüyorsa; her iki durumda da sınıf çelişkisi ortaya çıkabilir.

2- Sınıf mücadelesinde biz olmasak, biz çalışmasak patron 1 kuruş bile kazanamaz bilincinin yerleşmesi çok önemli. Üreten biziz yöneten de biz olacağız bilinci yani... Bu bilinç yerine düşük ücret alan işçilerin Allah razı olsun patron bize ekmek veriyor, üç kuruş daha verse daha güzel olur bilinçsizliği tercih edilemez.

Proletarya büyüyor

Sosyal demokratların ve liberallerin söylediklerinin aksine proletarya giderek büyüyor. Çünkü kapitalizmde sermeyanin sürekli gelişme ve büyüme eğilimi vardır. Bir mahalleye büyük marketlerden biri açılsa iki üç tane bakkal iflas eder. Bir şehire büyük bir ayakkabı fabrikası kurulsa, küçük ayakkabı dükkanları iflas eder. Büyük sermaye küçük sermayeyi yutar. Böylece kapitalistlerin ve ara sınıfların sayıları azalır ve bunlar da proletaryaya katılır. Proletarya emeğini bir patrona kiralayan ve yalnızca emeği ile geçinen sınıftır. Bu göz önüne alındığında proletaryanın sürekli büyüdüğü bariz bir şekilde görülebilir.












15 Ekim 2009 Perşembe

Dillerin Evrimi ve Dil Aileleri

Dünya yüzeyinde yaklaşık 6000 tane farklı dilin konuşulduğu bilim adamlarınca söyleniyor. Daha önceki zamanlarda elbette daha az dil konuşulmaktaydı. Bundan 2000 yıl önce İngilizceden, Fransızcadan bahsetmek mümkün değildi. Diller nesilden nesile değişmeden aktarılmaz. Her zaman ufak değişimler olmaktadır. Aynı dili koşuşurken, birbirlerinden ayrılarak yalıtık kalan toplumların dilleri farklı yönlerde gelişir. Böylece diller evrim geçirirler.

Dünya üzerindeki diller yapı bakımından üçe ayrılırlar.
  • Bükünlü diller: Kelimeler cümle içinde değişik görevlere göre farklılığa uğrar. Arapça, Almanca, Latince dilleri örnek olarak gösterilebilir.
  • Eklemeli diller: Sözcükler değişikliğe uğramazlar, fakat aldıkları ön veya son eklerle farklı görevlere kulanılırlar. Türkçe, Macarca gibi diller eklemeli diller grubundadır.
  • Tek heceli diller: Sözcükler tek hecelidir, ek almazlar. Vugulama ve tonlar önemlidir. Çince tek heceli bir dildir.
Diller, sözcüklerin kökeni; gramer gibi özellikleri bakımından incelendiğinde ortak bir dilden türemiş olduğu kabul edilenler aynı dil ailesi içinde dahil edilmiştir. Genel olarak kabul edilen dil aileleri şunlardır:
  • Hint Avrupa dil ailesi
  • Hami-Sami dil ailesi
  • Ural-Altay dil ailesi
  • Çin-Tibet dil ailesi
  • Bantu dil ailesi
  • Kafkas dil ailesi
Hint Avrupa dil ailesi

Hint Avrupa dil ailesi iki büyük gruba ayrılır. Asya kolu ve Avrupa kolu... Bunlardan ayrı olarak Ermenice, Yunanca ve Arnavutça da bu dil ailesindendir. Eski Anadolu dilleri (Hititçe vb.) de Hint-Avrupa dillerindendir.

Avrupa kolunda başlıca 4 grup vardır:

  • İtalik (Latin) grubu: İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Fransızca, Rumence...
  • Germen grubu: İngilizce, Almanca, İsveççe, Danca, Felemenkçe...
  • Slav grubu: Rusça, Bulgarca, Sırpça, Boşnakça, Lehçe...
  • Kelt grubu: İrlanda dili, Gal dili...

Asya kolu Hint grubu ve İran grubu olmak üzere ikiye ayrılır.
Hint kolunda Hindistan'da konuşulan bir çok dil vardır. Sansktirtçe de bu öbekte yer alır. İran kolunda Farsça, Kürtçe, Osetçe, Gorani gibi diller vardır. İranî dillerden Farsça, Kürtçe ve Zazaca'nın bazı sözcüklerini karşılaştıralım:

Türkçe... Zazaca Kürtçe Farsça
göz.......... çım......... çav.... çeşm
kaş.......... buri........ bıru... ebru
kol........... bazi........ bask.. bazu
isim......... name...... nav... nam
yapmak.. kerdene. kırın.. kerden


Hint Avrupa ailesinde bulunan dillerin aynı kökten gelmiş olmaları neredeyse kesin gibidir. Çeşitli karşılaştırmalar bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. İlk Hint Avrupa dilinin Kafkasya bölgesinde konuşulduğu sanılmaktadır. Doğu ve Batı öbeği olarak yaklaşık 5500 yıl önce ayrışmaya başladığı söylenmekle beraber başka görüşler de vardır.
Hint Avrupa dillerinden bazılarının sayılara verilen isimleri karşılaştıracak olursak hepsinin ortak yanını görebiliriz.

türkçe: bir iki üç dört beş altı
italyanca: uno due tre quattro cinque sei
ispanyolca: uno dos tres cuatro cinco seis
franszıca: un deux trois quatre cinq six
ingilizce: one two three four five six
almanca: eins zwei drei vier fünf sechs
yunanca: ena tio tria tesera pende eksi
sanskritçe: eka dva tri catur panca sas
kürtçe: yek du se çar penç şeş
farsça: yek du seh cahar panc şaş

Türkçe'de de kullanılan Farsça birâder ve peder sözcüklerinin İngilizce'deki brother ve father sözcükleri ile benzerlikleri görülebilir. Aynı şekilde Farsça mâder, İngilizce'deki mother'ın karşılığıdır.

Ural Altay dil ailesi

Ural grubunda Macarca, Fince ve Samoyetçe vardır.
Altay grubunda ise Türki diller ve Moğaolca ile beraber kesin olmamakla birlikte Japonca ve Korece de vardır. Bu dil ailesinin ortak kökenden gelme olasılığı Hint Avrupa dil ailesine göre daha düşüktür.
Altay dillerinin karşılaştırmalı sözcük çalışmalarından pek fazla sonuç alınamamaktadır. Aynı anlama gelen sözcüklerin fonetik benzerlikleri pek yoktur. Fakat bu diller gramer olarak benzeşmektedir.

Türkçenin lehçesi kabul edilen fakat esasında ayrı bir dil olan Çuvaşça ve YakutçaTürkçe'ye en yakın dildir. Moğolca ve Türkçe arasındaki ilişki bu diller sayesinde anlaşılır.

Türkî diller şu şekilde sıralanır:
Oğuz grubu: Türkiye Tükçesi, Azerice, Türkmence...
Uygur grubu: Uygurca, Özbekçe...
Kıpçak grubu: Tatarca, Kazakça, Kırgızca, Kırım-Tatarcası...

Farklı lehçelerden örnekler:
türkçe: Atın yürüyüşleri için hangi sözler var?
azerice: Atın yerişi üçün hansı sözler bar?
türkmence: Atın yörüşleri turında nindi süzler bar?
kazakça: Atın' cürisin sıypattaydın kanday sözler bar?
kırgızca: Attım cürüşü cönündö kanday atayın terimder bar?
özbekçe: Atnın' yürişleri üçün kanday sözler bar?
uygurca: Atnın' mengiş ve yörigişleri toğısında kandak atamlarılar bar?

Türkiye türkçesine en yakın lehçe Azeri kehçesidir. Bazı bilim adamlarına göre Türkî diller, aynı dilin lehçeleri değil farklı dillerin oluşturduğu bir birliktir. Farklı türkî diller, Oğuz dili, Kıpçak dili ve Uygur dilinin lehçeleri olarak kabul edilirler.

Hami Sami Dil Ailesi

Bu dil ailesinin üç öbeği vardır:
  • Sami dilleri (semitik diller): Arapça, İbranice, Aramca...
  • Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıpti dili...
  • Berberi dilleri
Bu diller de diğer diller gibi çeşitli şekilde evrimleşerek bugünkü durumuna gelmiştir. Bilinmeyen bir geçmişte (tahminen 5000-7000 yıl önce) bu diller, (en azından semitik diller) tek bir dil halindeydi. Arapça ve İbranice yoktu.

Arapça ve İranice'nin bazı kelimeleri karşılaştırılırsa fonetik benzerlik kolaylıkla görülebilir:

Türkçe Arapça İbranice

oğul...... ibn....... bin
alem..... 'alem... 'olem
göz........ 'ayn..... 'ayin
barış...... selam.. şalom
ben........ ene...... eni
yıl.......... sene.... şene
üç.......... selase.. şloşe
dört...... erba'a.. erba'a
beş....... xamse.. xamişe

Kafkas Dil Ailesi

Güney Kafkas grubu: Gürcüce, Lazca, Megrelce...
Kuzeybatı grubu: Abhazca, Adige dili, Kabardey dili...
Kuzeydoğu grubu: Çeçence, İnguşça

Bir karşılaştırma:

türkçe lazca megrelce gürcüce
bir ar arti enti
iki jur jiri ori
üç sum sum sami
dört ot'xo ot'xo ot'xo
beş xut' xut' xut'

Dillerin çeşitliliği ve yakınlığı-akrabalığı konusuna bilimsel yaklaşmak gerekir. Resmi ideolojiler veya çeşitli dogmalar bilimsellik kaygısı tanımadan kendilerince bir şeyler uydururlar fakat bunların bilimsel bir değeri yoktur. Dillerin akrabalığında alınacak kıstaslar gramer, sentaks gibi genel yapılar ile temel sözcüklerin fonetik-morfolojik olarak benzeşmesi gibi kıstaslardır. Karşılaştırılacak sözcükler en az değişme ihtimali olan ve başka dillerden gelme olasılığı zayıf olan sözcüklerden seçilmelidir.

Tüm dillerin, tek bir insanlık dilinden türediği yönünde de bilimsel iddialar vardır. Benim aklıma gelen farklı dil ailelerindeki dillerden karşılaştırmalar:

türkçe: kedi, ingilizce: cat, arapça: qıtta, ispanyolca: gato,
türkçe: baba, lazca: baba, çince: baba, arapça: eb
türkçe: ana, lazca: nana, arapça: um, ingilizce: mum, çince: nana
türkçe: o, eski türkçe: ol, farsça: o, arapça: huwe, ingilizce: he, ispanyolca: él

Irkçılık ve Milliyetçilik

Irk ve ırkçılık

Her insanın biyolojik özellikleri farklıdır. Kimisi siyah derili; kimisinin gözleri çekik; kimisinin gözleri mavi... Bu fiziksel/biyolojik özellikler nesilden nesile kalıtım yoluyla geçer. Aynı ortak ataya/atalara sahip olan bireyler benzer benzer biyolojik özellikler gösterir. Bu biyolojik farklılıklar ırk kavramı ile belirtilir. İnsan ırkları kesin ayrımlarla belirlenemez. Yüzeysel olarak siyah, sarı, beyaz gibi deri rengine göre veya kafatası ölçümlerine göre yapılan ırk tanımlamaları vardır.

Irkçılık, insanın toplumsal hayatında ırkın belirleyici rol oynadığını, toplumların ırklara göre oluştuğunu veya ırklara göre doğal düşmanlıkları bulunduğunu iddia eder. Irkçılığa göre kara derililer ile beyaz derililer, mavi gözlülerle siyah gözlüler doğal bir çatışma içindedirler. Çoğu ırkçılar kendi ırklarını diğerlerinden üstün görürler. Bilimsel olarak bu saçmalıkların hiç bir değeri yoktur.

Türkiye'de ırkçılık

Türkiye'de kelimenin tam anlamı ile ırkçılık yapmak mümkün değilidir. Daha geçen yüzyılda ABD'de yapılan ırkçılık siyahlara yönelikti. Genlerinden gelen biyolojik bir özelliğe sahip olan siyah derililer dışlanıyor ve baskı altına alınıyordu. Buna benzer bir uygulama türkiye'de mümkün değildir çünkü Türkiye'de yaşayan toplumlar genetik olarak çok farklı değildir. Sadece dış görünüşüne bakarak ve hatta çeşitli antropolojik ölçümler yaparak bile ırkçılık yapmak mümkün değilidir. Ünlü ırkçı Nihal Atsız bile kendi kafatasını ölçtürdüğünde türk ırkının kafatası ölçüsü olduğunu iddia ettiği brakisefal çıkmamıştır. Türkiye'de yaşayanlar Orta Asya'da yaşayanlara göre Yunanistan'da veya Ermenistan'da yaşayanlara ırksal olarak daha yakın değildir. Bir kişinin dış görünüşüne bakarak Orta Asya'lı bir türki mi yoksa Türkiye'li mi olduğunu anlayabiliriz ama Türkiye'li mi yoksa Ermenistan'lı mı olduğunu anlayamayız. Hal böyle olunca belli bir ırksal özellikler taşıyan gruba karşı başka ırksal özelliklerin üstün olduğunu iddia edilemez. Örneğin çekik gözlü türkler, çekik gözlü olmayan ermenilerden üstündür denilemez. Çünkü hemen hemen aynı ırka mensubuz.

Milliyetçilik

Milliyetçilik, ırkçılığa benzer bir şekilde farklı anadile sahip olan ve farklı toprak parçasında yaşayan farklı milletleri sürekli bir rekabet ve çatışma içinde gören, bireyin bu milletler savaşında kendi milletinin yanında yer alması gerektiğini savunan bir düşüncedir. Örneğin bir insan Yunanistan'da yunanca konuşan bir anneden doğdu diye Bulgaristan'daki bulgarca konuşan bir anneden doğan bireye doğal olarak düşmandır milliyetçiliğe göre. Milliyetçilik ırkçılıkla beraber de olabilir veya ırkçılığı reddedebilir de. Ama bu milliyetçiliğin temelini etkilemez. Yani ırkçı olmayan milliyetçilik de masum değildir. Milliyetçiler farklı ulusları doğal bir çatışma halinde görürler ve aynı anadile sahip ve aynı 'vatan'da yaşayan bireyleri aynı ortak ulusal çıkarlara sahip topluluklar olarak görürler.

Burada vatan kavramını sorgulayabiliriz. Vatan, dünyanın sınırlara bölünmesi sonucu her ulusun payına düşen toprak parçasıdır. Peki aynı 'vatan'da yaşayanlar gerçekten de aynı ulusal çıkarlara mı sahiptirler? Gecekonduda yaşayanlarla villalarda yaşayanlar, asgari ücretten biraz fazlası için günde 8-10-12 saat çalışanlarla hiç çalışmasa dahi hayatının sonuna kadar yetecek paraya sahip olanlar aynı ulusal çıkarlara mı sahiptirler. Elbette hayır. Toplumsal hayat dünyanın farklı bir yerinde doğan ve farklı bir anadile sahip olan insanların doğal çatışması üzerine kurulu değildir. Farklı farklı ulusal sınırlar ile bölünmüş yerlerde yaşanan şey sınıfsal çatışmadır. Hayatını sürdürebilmek için çalışmak zorunda olan emeği ile geçinen, tüm zenginlikleri yarattığı halde kendisi yoksul olan işçi sınıfı ile işçi sınıfının toplumsal olarak ürettiklerini bireysel mülkiyetine geçiren ve böylece emek sömürüsü yapan patronlar sınıfı arasında sınıfsal çelişkiler vardır.

İşte burada patronlar sınıfı kendi sömürü ve baskısını gözlerden ve akıllardan gizlemek için çeşitli yalanlara başvurur. Bunlardan en büyüğü ortak ulusal çıkarlar ve milliyetçiliktir. Milliyetçilik ile zehirlenen işçi sınıfı hem ortak çıkarlara sahip olduklarını sandıkları patronlara karşı mücadele etmeye girişmezler hem de birleşmeleri gereken diğer uluslardan işçi kardeşlerine karşı anlamsız bir düşmanlık ve önyargı beslerler. Sonuçta işçi sınıfı diğer uluslara besledikleri düşmanlıkları ile hiç bir şey kazanmazlar.
Milliyetçiliğin burjuvaziye kazandırdığı diğer bir şey ise farklı ulusal sermaye grupları karşısında giriştiği rekabetin en sonunda emperyalist bir savaşa dönüşmesi sonucu kendileri için savaşacak ve ölecek ordular bulmasına yardımcı olmasıdır. Tarihte de bu hep böyle olmuştur. Köleler kölelerle savaşır ama kazanan hep efendileridir.

Bir Osmanlı şairinin dediği gibi:
"Milletim nevi beşerdir, vatanım ruyi zemin." diyebilmemiz ve anlamsız emperyalist savaşlara son verebilmemiz için kapitalist sömürü düzenini reddetmemiz gerekmektedir. Çünkü milliyetçiliği doğuran farklı ulus-devlet temelinde örgütlenmiş kapitalist devletlerdir. Sermaye grupları arasındaki çatışmalar aslında halklar arasında değildir. Bu yüzden Karl Marx "işçilerin vatanı yoktur" demiştir.

Proletarya enternasyonalizmi

İşçi sınıfının enternasyonalist mücadelesi yalnızca tüm halkların eşit olduğunun benimsenmesi ve emperyalist savaşlara karşı çıkılması ile sınırlı değildir. İşçi sınıfının enternasyonalizmini Komünist Manifesto'nun son cümlesi özetler: "tüm ülkelerin işçileri, birleşiniz!" Çünkü kapitalizm bir dünya sistemi olarak tüm ülkelerin üretim ve tüketimini birbirine bağlamıştır. İşçi sınıfının kapitalizmi tamamen kaldırabilmesi için tüm dünyada örgütlenmeli ve yalnızca ulusal değil, evrensel nitelikte sürekli bir devrim yapmalıdır.

Muhsin Namcû

İranlı bir müzisiyen. Genellikle İran'lı şairlerin şiirlerini besteliyor. Klasik İran müziği ile batı müziğini harmanladığı da söylenebilir. Sesini çok güzel kullanıyor.
Bir kaç şarkısı:

Ey Sareban
Zolf Bar Bad (Hafız-ı Şirazî'nin şiiri)
Che Guevara (Hasta Siempre Comandante, farsça versiyonu)

14 Ekim 2009 Çarşamba

Argo ve küfür

Küfür (sövgü) sözcükleri, kadını erkekten aşağı gören, erkeğin kadın üzerindeki hakimiyetini savunan ataerkil kültürün yansımalarından başka bir şey değildir.

Kadının cinsel ilişkideki rolünde aşağı, alçak, kötü, ayıp bir şey yaptığını ima eden bir sürü sövgü sözcüklerimiz var. Hele ki doğrudan karşınızdakinizin annesine veya başka bir kadın yakınına sövüyorsanız içinizdeki ataerkil canavarın hala yaşadığını bilmelisiniz.

A..a koyayım, g...e sokayım, bi tarafını s...m gibi sözcükler toplumsal bilinç altında erkeğin cinselliğinin, kadının cinselliğinden üstün görüldüğünü, kadının cinselliğinin onun utanmasını gerektiren, onu aşağılatan bir şeymiş gibi görüldüğünü gösteriyor. Cinselliğin erkeğin kadını aşağılamasının ve ondan üstün olmasının bir yoluymuş gibi algılandığını sembolize eder.

O.u çucuğu ve p.ç gibi sövgüler de hiçbir suçu olmayan bir çocuğun sırf annesinin/babasının 'suçu' (ne kadar suçtur orası da tartışılır) yüzünden utanç içinde olması gerektiğini, aşağılık biri olduğu kanısını yansıtır.

İbne vs. tarzı söcükler de ataerkil bilinç altındaki eşcinsellerin aşağılık insanlar olduğu düşüncesini yansıtır.

Bunlar sadece birer sözcük, öfkelendiğimizde söyleriz rahatlarız diye de kendinizi savunmayın. Ataerkil kültürden bağımsız sövgü sözcükleri yaratın kendinize. Yaratıcı olun biraz.

13 Ekim 2009 Salı

Yerli Malı Yurdun Malı

Ulusalcılar tutturmuşlar yerli malı kullanalım gavur emperyalistlerin mallarını kullanmayalım...
Bu küçük-burjuva gericiler ulusal sınırlara hapsedilmiş bir kapitalizm yaratabileceklerini zannediyorlar.
Materyalizmin 'm'sinden haberleri yok. Kardeşim hangisi daha ucuz ve daha iyiyse onu kullanırım. Kimin malı diye bakmam. Tekel 2000 kısa 4,3 lira. West ya da Lark 3,5 lira. Her üçü de benim açımdan aynı içim olarak. Kalkıp öteki gavur malı diye neden pahalı olanı alayım. Neden? Bizim yerli burjuvazi kazansın diye mi?

Komünist Manifesto'dan bir 'ayet' alıntılamak gerek.

"Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor."

Komünist manifesto'da ayet falan yok tabi. Ama dünyaya idealist bakanların anlayamayacakları biçimde fena halde bilimsel tespitler var.
Sanayinin ulusal zemini ayaklarının altından kaydı ve hızla kayıyor. Küresel sermaye ile rekabete girmek zor geliyor bizim tembel ve aptal küçük ve orta burjuvaziye. Ulusal çıkarlar adı altında, tüm halkı kendi çıkarları için seferber etmek istiyorlar.
Gericiler ne kadar zırlanırsa zırlansın, kapitalizm kendi kurallarını zorla dayatıyor.

Kapitalistlerle sadece işçi sınıfı değil gericiler de savaşıyor. Yine Komünist Manifesto'dan:

Orta kesimler, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, hepsi orta kesim olarak varlığını çöküşe karşı güvenceye almak için mücadele eder burjuvaziyle. Demek ki bunlar devrimci değil tutucudurlar. Dahası, gericidirler, tarihin çarkını geriye doğru döndürmeye uğraşıyorlar.

Her şey açık ve net. Proletarya daha gelişmiş evrensel, sınıfsız ve sınırsız bir toplumsal düzen isterken, gericiler şimdiki durumdan da daha gerici bir ulusal kapitalizm hayalini kuruyorlar. Ancak ne kadar zorlanırsa zorlansın tarihin tekerleği sürekli olarak geriye dönmez. Kemalizmin kanatları altındaki ulusal gerici burjuvazi yenilmeye mahkumdur. Belki o zaman sıra proletarya ile burjuvazi arasındaki saşava gelebilir. Şimdi tüm siyasi arena iki burjuva kesime kalmış durumda.

Güneş doğana kadar ampülle yetinmek

Ülkede ciddi bir karanlık var. Demokrasi yok, insan hakları yok; milliyetçilik, militarizm, ötekileştirme almış başını gidiyor. Kemalizm ismindeki resmi ideoloji ülkeyi karanlığa boğmuş.
Sonra bir parti çıkıyor bu resmi ideolojinin kıyısına köşesine dokunuyor. Ermeni sorunu, kürt sorunu, kontr-gerilla konusunda ne kadar samimi olduklarından bağımsız olarak 85 yıllık rejimin aksine bir şeyler yapıyorlar. Başta MHP olmak üzere faşist kadro tüm öfkesiyle bağırıyor: Vatana ihanettir!

Sonra kendine sol diyen bir kısım zevat bu partinin yaptığı olumlu şeyleri övenlere, sola ihanet ediyorsunuz, liboşsunuz vs. gibi 'argüman'larla saldırıyorlar. Anlaşılıyor ki bunlar karanlığa razı olmuşlar. Küçük bir ampülün ışığı bile gözlerini kamaştırıp bunları rahatsız ediyor. Bunlar utanmadan yurtseveriz diyorlar, utanmadan Ergenekon'u savunuyorlar, utanmadan Başkomutan'a selam yolluyorlar. Biz neden AKP'nin yaptığı olumlu şeyleri savunurken utanalım?

Liberalizm mi Ulusalcılık mı?

Marx döneminde korumacı-ulusalcı ekonomiyi savunanlarla, serbest ticareti savunanlar arasında hararetli bir tartışma cereyan ediyordu.

Değişen dünyada, kapitalizmin temelleri nicel olarak değişse bile nitel olarak değişmedi, yani m eta üretimi, artı-değer sömürüsü, emek-sermaye çelişkisi olduğu gibi duruyor.

Türkiye'de de serbest ticaret sorunu bağlamında bir dizi tartışma hararetlenerek devam ediyor. Bir tarafta AB'ci, dışa açılmacı, serbest ticaretçi, özelleştirmeci liberal burjuvazi diğer tarafta AB karşıtı, içe kapanmacı, koruyucu ekonomiyi savunan, devletçi kapitalizmi savunan ulusalcı burjuvazi...

Bunların tezlerine kısaca değinmek gerekir. Marx'ın döneminde taraflar neyi savunuyorlarsa bunlar da temel çerçevede aynı şeyi savunuyorlar.

Sermayeleri daha kısıtlı olan, dev emperyalist tekellerle rekabete girişemeyeceklerini düşünen ulusalcı burjuvazi, 'serbest ticaret'in yani AB sürecinin, dışa açılmanın, özelleştirmenin karşısına dikiliyorlar. İdeolojik argümanları ise ülkenin dışa bağımlı bir sömürge haline getirildiğidir. Şoven milliyetçilik ile kitleleri etkileri altına almaya çalışıyorlar.

Bu burjuva kesiminin tarihsel kökeni Osman'lının devletlû sınıfıdır. Bilindiği gibi Osmanlı klasik feodal bir yapıda değil, Marx'ın Asyatik üretim, ya da doğu despotizmi dediği bir yapıdadır. Yine Marx'ın dediği gibi doğunun anahtarı özel mülkiyetin olmamasıdır. Özel mülkiyet yerine devlet mülkiyeti vardır ve bu devletin sahipleri vardır. Osmanlı'daki tabiri ile devletlû sınıf, batıdaki tabiri ile bürokratik elit. İki burjuva kamp arasındaki çatışmanın daha iyi anlaşılabilmesi için bu bilgi de gerekli. Çünkü türkiye'deki ulusalcı burjuva kampın önderliğini asker-sivil bürokrat kesim yürütüyor.

Sermayeleri yeterince büyümüş, Türkiye topraklarındaki sömürüyle yetinemeyen, daha fazla sömürmek için dışa açılmanın gerektiğini düşünen liberal burjuvazi ise ideolojisini demokrasi ve evrensel değerler üzerine kuruyor.

Peki komünistler bu çatışmaya nasıl bakmalı.

Öncelikle söylemeliyiz ki herhangi bir burjuva kampı desteklemek komünistlerin işi değil. Marx da kendi dönemindeki serbest ticaret sorununda, sanayi burjuvazisi ile toprak beylerinin ve tarım burjuvazisinin savaşında bir taraf tutmamıştır.

Marx, önce serbest rekabetçi yani liberal burjuvazinin tüm yalanlarını ortaya koymuştur. Serbest rekabetin sermayeyi büyüterek işçinin maddi konumunu iyileştirse de onun sömürülmesini daha da arttıracağını söylemiştir. Çünkü büyüyen sermaye, emeği daha çok kendi kendine bağlar, ücretli emeği daha çok sömürür. İşçi ile patron arasındaki toplumsal uçurumu derinleştirir. Ancak dediğim gibi sermayenin büyümesi işçinin maddi konumunu iyileştirir, ama bu durum işçinin sömürülüyor olduğu gerçeğini değiştirmez.

" İşçi için en uygun koşul, sermayenin büyümesidir. Bu kabullenilmelidir. Sermaye durağan kalacak olursa, sanayi de yalnızca durağanlaşmakla kalmaz, ama zayıflar ve bu durumda ilk kurban işçi olacaktır. Gidip kapitalistin önünde, duvarın dibine dizilecektir. Ve sermayenin büyümesini sürdürmesi halinde, işçi için en iyisi olduğunu söylediğimiz bu durumda onun kaderi ne olacaktır? Gene aynı biçimde, gidip duvarın dibine dizilecektir. " (Marx, Serbest Ticaret Sorunu Üzerine)

Şimdi gelelim himayeci (korumacı) sistemi savunanların durumuna. Marx bunun üzerinde fazla durmadan sadece şunları söyler:

"Baylar, sanmayınız ki ticaret özgürlüğünü eleştirirken himayecilik sistemini savunmak gibi bir niyet taşıyoruz.
Kişi, eski rejimin dostu olmadan da anayasa rejimine düşman olduğunu ilan edebilir. " (Marx, a.g.e.)

" genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcı olmasına karşın, günümüzün himayeci sistemi de tutucudur.
Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım." (Marx, a.g.e.)

İşte ulusalcıların bir türlü anlayamayacakları Marx'ın o cümlesini tekrar ediyorum:

İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım.

Atatürk'e şirk koşulamaz

Siyasete atılan eski komutan Osman Pamukoğlu Atatürk'e şirk koşulamayacağını buyurmuş.

1- De ki: O'na şirk mi koşuyorsunuz? Halbuki O sizin devletinizi yarattı.

2- Hani düşman vatanınızı istila etmişti de ağlaşıp duruyordunuz. İşte siz bu haldeyken size rahmetini gönderdi de düşmana galip geldiniz.

3- Şüphesiz 10 yılda 15 milyon genç yaratan da yurdu baştan başa demir ağlarla ören de O'dur. Hala ders almayacak mısınız?

4- Her kim ki O'nu eleştirmeye kalkar, şüphesiz biz onun dilini yakarız.

5- O olmasaydı siz hala türküm diyebilecek miydiniz? Şüphesiz siz nankörlersiniz.

6- Hani devletin kutsal mekanına türbanlı eşi olan biri geçecekti. Sizi şeriat tehlikesinden korumak için elçilerimize e-muhtıra verdirmiştik. Hala şükretmeyecek misiniz?

7- Devletin kutsal mekanları olan kamusal alanlara başa takılan şeyle girmeniz yasaklanmıştır. O her şeyin en iyisini bilendir.

8- 10 Kasım'larda Anıtkabir'i tavaf etmek sizin üzerine farz kılınmıştır. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

9- İnkar edenler kürtçe diye bir dil vardır diyorlar. Şüphesiz onlar yalancılardır.

10- Biz onların dağ türkü olduklarını, karda yürürken kart kurt sesleri çıkardıkları için onlara kürt denildiklerini anlattık. İşte biz ayetlerimizi böyle açıklarız.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Tarihsel Materyalizm Üzerine - 2

Alman İdeoloji'sinden bir paragraf:

"Strauss'tan Stirner'e kadar bütün Alman felsefi eleştirisi dinsel anlayışların eleştirisiyle sınırlıdır. Hakiki dinden ve gerçek deyimiyle tanrıbilimden yola çıkılmıştır. Dinsel bilincin, dinsel anlayışın ne anlama geldiği ise, yol alındıkça farklı biçimlerde belirlenmeye başlandı. Kaydedilen ilerleme, egemen oldukları öne sürülen metafizik, siyasal, hukuki, ahlaki, ve başka alanlardaki anlayışları da dinsel ya da tanrıbilimsel anlayışlar alanına dahil etmekten; aynı biçimde, siyasal, hukuki ve ahlaki bilinci dinsel ya da teolojik bir bilincin ve siyasal, hukuki ve ahlaki insanın, son tahlilde "insan"ın, dinsel olduğunu açıklamaktan ibaret kaldı. Dinin egemenliği veri alındı. Ve yavaş yavaş her egemen ilişkinin dinsel ilişki olduğu ortaya atıldı ve sonra, bu, bir din haline, hukuk dini, devlet dini vb. haline getirildi. Her yanda sorun, artık yalnızca dogmalar ve dogmalara olan inançtı. Dünya gittikçe daha büyük ölçüde kutsallaştırıldı, ta ki saygıdeğer Aziz Max, tamamen kutsallaştırıncaya ve böylece büsbütün ortadan kaldırılıncaya kadar."

Yani kısaca:

Stirner, Strauss ve Max Stirner (bunlar materyalist olduklarını söylüyorlar) insanların davranışlarının sebeplerini 'din'de görüyorlar. İnsanlar neden böyle yapıyor, çünkü dinsel anlayışları öyle...
Bu anlayıştan hareketle insanlığın kurtuluşu için yeni bir din üretmek gerekiyordu. Bu din üstün bir din, ateist bir din. Böylece insanlar dinlerini değiştirince davranışlarını, toplumsal düzenlerini, tarihlerini de değiştireceklerdi.

Alman İdeoloji'sinden bu minvalde bir paragraf daha:

Genç-hegelciler —tıpkı eski-hegelcilerin onları insan toplumunun gerçek bağları olarak görmeleri gibi—, anlayışları, fikirleri, düşünceleri, kısacası özerklik atfettikleri bilinç ürünlerini, insanların, gerçek zincirleri olarak gördüklerinden, genç-hegelciler, besbelli ki, yalnızca bilincin bu yanılsamalarına karşı savaşmak durumundadırlar.Kafalarındaki kurguya göre, insanların ilişkileri, yapıp ettikleri, zincirleri ve sınırlılıkları kendi bilinçlerinin ürünü olduğundan, genç-hegelciler, kendi kendileriyle tutarlı bir biçimde, insanların önüne şu ahlaki postulatı koyarlar: kendi mevcut bilinçlerinin yerine, eleştirel ya da bencil insan bilincini edinmek ve böylelikle sahip oldukları sınırlılıklardan kurtulmak, Bilincin bu şekilde değiştirilmesini istemek, gerçekliğin farklı bir biçimde yorumlanmasına, yani onu farklı bir yorumlama yoluyla tanımaya varır. Sözde "dünyayı altüst eden" tumturaklı sözlerine karşın, genç-hegelci ekolün ideologları, en büyük tutuculardır. Onlar arasından en gençleri, yalnızca "tumturaklı laflara" karşı savaştıklarını söyledikleri zaman, kendi faaliyetlerini nitelendirecek doğru ifadeyi bulmuş oldular. Ancak, kendilerinin de, bu tumturaklı lafların karşısına, gene tumturaklı laflardan başka bir şey koymadıklarını ve bu dünyanın yalnızca tumturaklı laflarına karşı savaşmakla, gerçekte varolan dünyaya karşı savaşmış olmadıklarını unutuyorlar.