25 Aralık 2010 Cumartesi

Olasılık ve Determinizm Üzerine

Bir madeni parayı havaya atarız ve para veya tura gelmesini bekleriz. Sonuç bizim açımızdan tam anlamıyla rastgeledir, tesadüftür. Ancak doğa için böyle değil. Paranın ne geleceği, tabi olduğu koşullara bağlıdır:

- İlk konumu (atılmadan önce üstte yazı mı vardı tura mı?)

- Atış hızı

- Hava sürtünmesi

- Yerçekimi ivmesi

- Paranın düştüğü zeminin sertliği/yumuşaklığı

- Paranın boyutları, ağırlığı

- vesaire vesaire

Çok gelişmiş bir sistem, para atılırken gerekli tüm koşulları bilse, para yere düştüğünde hangi yüzünün üstte olacağını bilebilir.

Ya da hep yazı atan mekanik bir kol yapılabilir.

Biz koşulları ya da hangi koşullarda hangi sonucu vereceğini yani "sistemi" bilmediğimiz için olaya tesadüf/rastgele diyoruz.

Bilim, olayların hangi koşullarda hangi sonuçları verdiğini bulmaya çalışmanın adıdır ve bu yüzden determinizm bilimin "önyargısı"dır.

İnsanın yaptığı tüm aletler, makineler, doğa olaylarının hangi koşullarda nasıl davrandığını çözmesi sonucu yapılmış şeylerdir. İnsan, doğanın dışına çıkıp bir şey yapmış değil.

Determinizmin en katı yorumunu Laplace'da görürüz. Kendi düşüncesindeki determinizmi anlatmak için bir düşünce deneyi tasarlamıştır. "Laplace cini" diye de bilinir.

Laplace'a göre tüm nesnelerin/atomların şu andaki konumlarını ve hızlarını bilen bir "şey yada kişi", geleceği yanılmadan bilebilir ve geçmişi de anlayabilir. Çünkü gelecek şu andaki koşullara göre şekilleniyor ve rastgelelik yok. Tamamen koşullara ve sisteme bağlı.

Laplace'ın cininin geleceği yanılmadan bilebileceğine katılıyorum, ama geçmişi bilebileceği şüpheli. Çünkü aynı olay iki farklı koşulda gerçekleşebilir ve hangisinin asıl geçmiş olduğu bilinemez.

Peki insan, determinizmi yanlışlayan bir canlı değil mi? Özgür irademiz var, o halde nasıl olur da determinizm geçerli olabilir diye bir soru akla gelebilir. Özgür irade, bilinç gibi konular hakikaten kafa karıştırıcı ve kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ancak bana yakın gelen şey şudur:

Özgür irade, bir görüntüden, sanrıdan ibarettir. İnsan kendi özgür iradesi ile seçtiği zannettiği bir şeyi aslında ya hormonal, ya toplumsal, ya da herhangi bir başka koşulun yada koşullar toplamının etkisiyle seçer. Gerçekten var olsa bile "bağımsız özgür iradenin" etki alanı çok dardır. Çünkü "indirgenmiş seçenekler" arasından seçim yaparız. Sonra da tamamen özgür bir şekilde kararlar almış olduğumuzu zannederiz. Örneğin iki yemek arasından birini tercih etmek özgür iradenin işleyişi değildir.

Bilim, atomüstü dünyada determinizmi mutlak olarak kabul eder. Atomaltı parçacıklar düzeyine inildiğinde ise determinizme karşıt görüş, kuantum kuramı ve belirsizlik ilkesi tarafından şekillendirilir. Ama aslında belirsizlik ilkesi (uncertainty principle / kesinsizlik ilkesi) de deterministik kaygılarla ortaya konmuştur. Çünkü parçacıkların konum, hız, moment gibi niteliklerini matematiksel denklemlerle ifade etme amacı ile oluşturulan bir kuramdır.

Kuantum kuramında parçacıkların moment ve konum gibi nicelikleri Newton fiziğindeki gibi kesin ve tek bir karşılık bulamaz. Bunun yerine olasılık yoğunluk fonksiyonu olarak karşımıza çıkarlar. Bunun aslında temelde basit bir anlamı vardır. Bu basit mantığı anlatabilmek için şöyle bir örnek verebilirim:

A = karekök (B)

Sistemin böyle işlediği belirtildikten sonra, B = 4 için iki tane A sonucunun (-2 ve 2) ortaya çıkması, bir sistemin olmadığını, olayın tamamen rastgele olduğunu göstermez.

Kaldı ki kuantum kuramındaki belirsizlikleri, indeterminizmin kesin zaferi olarak yorumlamak da zorlama bir yorumdur. Çünkü hala bilinmeyen şeyler var ve bilindikçe kuram daha deterministik bir zemine oturabilir. Şu anki verilere göre iki ihtimalden birini alabilen bir özellik (örneğin konum) farklı verilerin keşfedilmesi ile hangi ihtimalin gerçekleştiği anlaşılabilir.


30 Kasım 2010 Salı

Bilinç, Duygular ve Ruh

Daha önce yazdıklarımın bir tekrarı olacak belki ama yine de bu yazdıklarımı burada da yayınlıyorum.

Bilinç; zekayla, planlı tepkiyle hatta düşünmekle karıştırılmasın. Kendi varlığının farkında olmaktır bilinç. "Ben varım" diyebilmektir, eylemlerinin ve düşüncelerinin farkında olmaktır.

Verdiği tepkiler açısından insandan farksız bir robot yapılabilir teknolojinin ilerleyen safhalarında. Kendisinin bir bilince sahip olduğunu iddia eden bir robot... Dış görünüşü ve verdiği tepkiler ile insandan ayırt edilemeyecek bir robot... Bu mümkündür teorik olarak. Peki bu robot da "ben varım ve bunun bilincindeyim" derken gerçekten "bizim gibi" var olduğunun bilincinde midir? Veya acı çektiğini söylerken gerçekten bizim gibi bir acı çekiyor mudur?

Fiziksel bir acıyı ele alalım. Elimize bir diken batarsa bunu hissederiz. Burada hisseden nedir veya kimdir? Gerçekten, nesneden bağımsız bir özne var mıdır? Yani daha açıkçası maddeden ayrı bir ruh?

Bedensel acı, fiziksel/maddeseldir. Burada kuşku yok ama benim açımdan sorun, "acıyı hisseden, kendi acısının farkında olan" canlıdır. İnsan dışındaki diğer hayvanlar acıyı hisseder mi? Mesela kediler? Evet hissederler, aynı zamanda kendi varlıklarının farkındadırlar yani "bilinçlidirler". Bana bu (atomlardan moleküllerden oluşan biyo-kimyasal makinenin acı çekmesi) tuhaf geliyor, çünkü dediğim gibi metal, plastik ve yarıiletken maddelerden yapılmış bir insanın veya başka bir hayvanın acı çekebileceği düşüncesi de tuhaf geliyor. Şu videoyu (ve pleonun diğer videolarını) izleyin.

Bu plastikten yapılma oyuncağın kendisine yapılanlardan dolayı acı çekip çekmediğini kanıtlayabilecek bir şey var mı? Bir de bu oyuncağın çok daha fazla geliştirildiğini düşünün?

İnsan beyninin modellenmesi her ne kadar çok zor da olsa teorik olarak mümkündür. Nöronlar ve yaptığı bağlantılar... bu maddesel örüntü (pattern) birebir modellenebilirse, varlığının bilincinde olduğunu söyleyen ve hatta belki de bir ruha sahip olduğunu iddia eden yapay bilinç ortaya çıkacaktır. Fakat sorun burada bitmiyor işte, yapay bilinç benim bilincime eşdeğer olacak mı? Bunu nereden bilebilirim ki?

Yine aynı nedenden ötürü, benim dışımda herhangi bir bilincin olduğunu nereden bilebilirim? İşte cevabı olmayan bir soru. Çünkü asla kendi bilincimi oluşturan beynin dışına çıkıp bakamam ne var ne yok diye.

İnsanı diğer hayvanlardan ayırmıyorum aslında. Memelilerin çoğunda benlik algısı vardır. Bir kedi, köpek, koyun var olduğunun farkındadır. Ayrıca buna bağlı olarak fiziksel acı çektiğinin de farkındadır. Daha ilkel türler, kendi varlıklarının farkında olmadıkları gibi acı çektiklerinin farkında değildirler, daha doğrusu acı çekmezler. (İlginç bir soru: Bir sineğin kanadını kopardığımda acı çeker mi?)

Yüksekten bırakılan bir cisim yere düşer, çünkü biliyorsunuz yerçekimi vs. vs. Maddenin bilinç-dışı kuralları. Bir bitkinin kökü suya yönelir, tamamen maddenin kimyasal özellikleri nedeniyle. Maddenin daha karmaşık örüntüler oluşturması canlılığı oluşturur. Basit canlılar birer makineden farksızdırlar; kimyasal makine. Canlı zekası da kimysal bir zekadır. Olaylar karşısında anlamlı (gibi gözüken), planlı (gibi gözüken) tepkiler vermek... Bu tür zeka elektronik olarak modellenebilir ve anlam açısından kimyasal zekadan bir farkı yoktur. En basitinden, insan "gördüğünde" açılan lambalar buna örnek gösterilebilir. Zekanın en basit/ilkel görüntüsü bundan başka bir şey değildir. Bir dizi elektriksel reaksiyonla bir dizi kimyasal reaksiyonun temelde bir farkı yoktur. İnsanı gerçekten görmüyor o bahsettiğim sistem. İnsandan (ısı nedeniyle) yayılan kızılötesi ışınlar, kızıl ötesine duyarlı fototransistöre geliyor, yarıiletkenin temel mantığı çerçevesinde basit bir mantık devresiyle 220 V AC gerilim kaynağı anahtarlanıyor. Normalde elektrik düğmesine insan basınca yanan ampül, bu sefer bir dizi elektronik komponentin oluşturduğu örüntünün düğmeye basmasıyla yanıyor.


Şimdi, bilincin tamamen maddesel örüntüden kaynaklandığını kabul ederek, bir düşünce deneyi kurgulayalım. Teknoloji çok gelişmiş olsun ve insan beyni birebir modellenebilirmiş olsun. Sizi alıp bir koltuğa oturtuyoruz. Beyninizi yapay bilinci üretecek patternin olduğu makineye bağlıyoruz. Aşamalı olarak beyninizin fonksiyonlarından bir kısmını, eşzamanlılığı kaçırmadan makineye devrediyoruz. Artık bilincinizin bir kısmı canlı-kimyasal beyinden, bir kısmı cansız-elektronik beyinden kaynaklanıyor. Bu işlemi sürdürürken siz asla bir bilinç kaybına uğramıyorsunuz. Çünkü aşama aşama kimyasal işleri, elektronik makineye devretmiş oluyoruz. Ve sonunda bilinciniz tümüyle elektronik makineden sağlanmış oluyor. Siz yine aynı sizsiniz. İşte tam burada insanın aklına bir soru geliyor. Madem bilinç maddenin (atomlardan oluşan hücrelerin, kimyasal molekül olan nörotransmitterlerin) belli bir diziliminden (pattern/örüntü) başka bir şey değil, o halde atomaltı parçacıkların- atomların, moleküllerin, moleküllerden oluşan cisimlerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin oluşturduğu bu büyük örüntünün, evrenin de bir bilinci var mı? İlginç bir soru...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Türban Takmayanlara Baskı

Kemalist paranoya, bize, sürekli, üniversitelerde türban serbestliğinin, türban takmayanlara yönelik baskı doğuracağından bahsedip duruyor.

Dinciler, türban takmayanlara baskı yapmak için üniversitelere türbanla girme iznini bekliyorlar sanırım.

Ya da dinciler herkese başını örtmesi için baskı yapıyor da, başını örtmeyenler "ama üniversitede yasak teyze o yüzden örtemiyorum" diyerek bu bahane sayesinde yırtıyor mu?

Baskı yüzünden başını örten zaten üniversiteden çıktıktan sonra yine türban takmak zorunda kalıyor.

Yani türban yasağı hiçbir şekilde hiç kimseyi herhangi baskıdan kurtarmıyor. Sadece kendi isteği ile türban takanları baskı altına aldığıyla kalıyor.

14 Ekim 2010 Perşembe

Devleti Allah'a Ortak Yapan Müslümanlar

Arap putperestler de Allah'a inanıyorlardı, fakat putların da saygı gösterilmeleri gereken, ruh taşıyan varlıklar olduklarına inanıyorlardı. Zaten onların isimleri bu yüzden müşrikti. Müşrik, şerik, şirket hepsi aynı kökten gelen bir sözcük. Şirket bildiğimiz gibi ortaklık demek, müşrik de "ortak eden" demek. Arap müşrikler ilahlık konusunda kendi elleriyle yaptıkları putları Allah'a ortak etmişlerdi. Putlara saygı gösteriyorlar, putlar için kurban kesiyorlardı.

Bu çağdan uzaktaki geçmişe baktığımızda o insanları anlamamız çok zor. Bunun ne kadar akıl dışı ve aptalca bir şey olduğu ortada. Ama insanlar, balıklar misali içinde bulunduğu şeyi anlayamıyorlar.

Geçenlerde 5 vakit namaz kılan bir akrabamla konuşurken konu şehitlik meselesine geldi. Devlet için savaşırken ölenler şehittir dedi. Ben de müslüman taklidi yapıyorum, sadece Allah için savaşırken ölenler şehit olur dedim. Ama devlet olmasa biz de olmazdık, yaşayamayız dedi. Hatta müslüman olmamız devlet sayesindedir diye ekledi. Tıpkı ilkel müşrikler gibi... Onlar da putları Allah'a ulaşmada bir araç olarak görüyorlardı.

Modern çağın putlarından birisi de devlettir. Müslümanların çoğu bu putu Allah'a ortak etmiş. Ama müşrik olduklarının farkında bile değiller. Devleti insanların kendi elleriyle yaptıklarını, devletin insan yapımı bir şey olduğunu ve devlet için ölenlerin, kendi yaptıkları putlar için kurban kesenlerden daha akıl dışı bir davranışta bulunduklarını anlayamıyorlar.

Modern çağın bir başka putu da vatandır. Vatan, dağ, taş, toprak... İnsanlar toprak için toprağa düşüyor. Bir avuç toprak için! Bir çakıl tanesini bile düşmana vermemek için... Eski müşrikler hiç olmazsa toprağa şekil verdikten sonra kutsuyorlardı. Modern müşrikler şekilsiz toprağa bile tapınıyorlar.
"Vatan için" denildiği zaman herşey meşrulaşıyor. Altında ne var sorgulamak yok.

Ne söylesek boş. Bu müşriklerin akıllanması için mucize gösterme yeteneğine sahip bir peygamber gerekiyor sanırım...

12 Ekim 2010 Salı

Zorunlu Resmi Dil Gerekli midir?

Liberaller gericilerden, en azından ilkokul için anadilinde ders hakkını tanımalarıyla ayrılıyorlar. Ama zorunlu bir resmi dilin olması gerektiği konusunda gericilerle tamamen hemfikirler.

Zorunlu bir resmi dil ne demektir? Pratikte bu, Türkiye nüfusunun bir bölümünü oluşturan Türklerin dilinin, Türkiye’nin tüm diğer nüfusuna dayatılması demektir. Her okulda resmi dilin öğretilmesi zorunlu tutulacaktır. Tüm resmi yazışmalar yerel halkın dilinde değil, resmi dilde yapılmak zorundadır.

Zorunlu resmi dilin gerekliliği, onu savunan taraflarca nasıl haklı gösteriliyor?

Kemalistlerin’in “argümanları” tabii ki kısa ve özdür. Onlar bütün Türk olmayanların, “kontrolden çıkmamaları” için demir sopayla yönetilmeleri gerektiğini söylüyorlar. Türkiye bölünemezdir ve tüm halklar Türk egemenliğine boyun eğmelidirler, çünkü Türkiye'yi kuran ve birleştiren Türklerdir. Bu yüzden egemen ulusun dili zorunlu resmi dil olmalıdır. Chp'liler, Türkiye’deki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20’si tarafından konuşuluyor olsa bile “yerel lehçeler”in bütünüyle yasaklanmasına aldırış etmemektedirler.

Liberallerin tavrı çok daha “kültürlü” ve “rafine”dir. Anadile, belirli sınırlar içinde (örneğin ilkokullarda) izin verilmesinden yanadırlar. Fakat aynı zamanda bir zorunlu resmi dili savunurlar. Zorunlu resmi dilin, “kültür”ün çıkarları için, “bir” ve “bölünmez” Türkiye’nin çıkarları için vs. gerekli olduğunu söylüyorlar.

“Devlet olmak kültür birliğinin onayıdır… Resmi dil, devlet kültürünün temel bir bileşenini oluşturur… Devlet olmanın temelinde otorite birliği yatar ve resmi dil bu birliğin bir aracıdır. Resmi dil, devlet olmanın tüm diğer biçimleri gibi aynı zorlayıcı ve genel yükümlendirici güce sahiptir…

Türkiye bir ve bölünmez kalacaksa, o zaman Türk yazı dilinin politik yararlılığı olanca kararlılıkla savunulmalıdır.”

Resmi dilin zorunluluğu sorununda liberalin tipik felsefesi budur. […]

Türkçe büyük ve güçlü bir dildir, diyor bize liberaller. Türkiye’nin sınır bölgelerinde yaşayan herkes bu büyük ve güçlü dili bilsin istemez misiniz? Türk dilinin Türk olmayanların edebiyatını zenginleştirdiğini ve büyük kültür zenginliklerini onların yakınına getirdiğini vs. görmüyor musunuz?

Bütün bunlar doğru, beyler, diye yanıtlıyoruz onları. Elif Şafak’ın, Orhan Pamuk’un, Nazım Hikmet’in, dilinin büyük ve güçlü bir dil olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Türkiye’deki istisnasız tüm ulusların ezilen sınıfları arasında mümkün en sıkı ilişkinin ve kardeşçe birliğin oluşmasını sizden daha çok istiyoruz. Ve elbette Türkiye’nin her sakininin Türk dilini öğrenme olanağına sahip olmasından yanayız.

Bizim istemediğimiz şey cebir öğesidir. İnsanları sopayla cennete sürmek istemiyoruz; çünkü “kültür” üzerine istediğiniz kadar güzel laf edin, zorunlu resmi dil cebir içerir, sopa içerir. Büyük ve güçlü Türk dilinin, kimsenin onu düpedüz cebir yoluyla öğrenmeye zorlanmasına ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin ve toplumsal yaşamın genel seyrinin bütün ulusları birbirine yakınlaştırma yönünde işlediği kanaatindeyiz. Yüz binlerce insan Türkiye’nin bir ucundan diğerine taşınıyor, farklı milliyetten halklar birbirine karışıyor, soyutlanma ve ulusal tutuculuk ortadan kalkmak zorundadır. Yaşam ve çalışma koşullarından dolayı Türk dilini bilmesi gerekenler, cebir olmadan da onu öğreneceklerdir. Ancak zorlamanın (sopanın) tek bir sonucu olacaktır: büyük ve güçlü Türk dilinin diğer ulusal gruplara yayılmasını engelleyecek ve en önemlisi uzlaşmazlıkları keskinleştirecek, milyon tane yeni sürtüşme biçimine yol açacak, dargınlığı ve karşılıklı anlaşmazlığı artıracaktır vs.

Kim böyle bir şeyi ister? Türk halkı değil, Türk demokratları değil. Onlar, “Türk kültürü ve devleti yararına” olanlar da dâhil, hiçbir türlü ulusal baskıyı kabul etmezler.

Onun için Türk Marksistleri diyorlar ki, hiçbir zorunlu resmi dil olmamalıdır, öğretimin tüm yerel dillerde yürütüleceği okullar halka sağlanmalıdır, anayasaya herhangi bir ulusun tüm ayrıcalıklarını ve ulusal azınlıkların haklarının ihlal edilmesini geçersiz ilan eden temel bir yasa eklenmelidir.

___________________________________________________________

Bu yazı 18 Ocak 1914 yılında Proletarskaya Pravda gazetesinde Lenin tarafından yazılmıştır. Yazıda sadece kırmızıyla vurgulanan kısımlar değiştirilmiş olup Rusya, Türkiye'ye; Rus, Türk'e; Rus Yazarlar sembolik olarak Türk yazarlarının isimlerine, Rusya'nın gerici siyasetçilerinin isimleri Türkiye'nin gerici siyasetçilerinin isimlerine, ve farklı anadile sahip olan nüfus oranı %20'ye dönüştürülmüştür. (Türkçe her ne kadar Rusça kadar "büyük ve güçlü bir dil" olmasa da bu ifadeye dokunulmadı. Sonuçta her dil "büyük ve güçlü" bir dildir.)

Liberaller kendilerini en demokrat en özgürlükçü olarak tanımlarken, sosyalistleri, Marksistleri baskıcılıkla, devletçilikle suçluyorlar. 1914'ün Marksisti olan Lenin'den, hatta onun muarızı olan 1914'ün Rus liberallerinden daha gerici, daha devletçi, daha baskıcı biçimde utanmadan sıkılmadan hala zorunlu resmi dili bırakalım, anadilde eğitime bile karşı çıkıyorlar.

İnsanda biraz insaf olur, biraz utanma biraz sıkılma olur.

Bizim 2010 model "yurtsever" sosyalistler ise muhatabımız bile olamazlar.

Yazının Lenin tarafından yazılan orijinali için tıklayınız.

7 Ekim 2010 Perşembe

"Geri Kafalı" Marx

Karl Marx, damadına (Lafargue), henüz damadı olmamışken yani kızıyla evlenmemişken bir mektup yazar. Mektupta iki şey üzerinde durur. Birincisi:

Azizim Lafargue,

Aşağıdaki gözlemleri yapmama izin vereceğinizi umuyorum:

1. Eğer kızımla olan ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, "kur yapma" yönteminizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir söz yoktur ve hiçbir şey de kesinleşmemiştir. Hatta Laura, sizin usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı, yine de söz konusu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Çok fazla bir samimiyetin alışkanlıkları iki sevgilinin çetin tecrübeler ve ıstırap anlarıyla dolu olarak geçirecekleri ve zorunlu olarak da uzun bir süre aynı yerde oturacakları oranda yön değiştireceklerdir.

Yalnızca bir haftanın jeolojik devresi içinde, bir günden diğerine değişen davranış değişikliklerinizi dehşetle izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın putuna karşı olan çekingenliğinde ortaya çıkar; fakat asla ihtiras içinde kendini kapıp koyvermeyle ve vaktinden önce gelişen bu samimiyetin gösterileriyle değil...

Eğer melez mizacınızı müdafa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir.Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyle uyan bir şekilde sevmeyi bilmiyorsanız, onu uzaktan sevmeye rıza göstermek zorunda kalacaksınız.

Özet geçerek;

Daha ortada fol yok yumurta yok, henüz nişanlanmadınız bile. Evleneceğiniz de meçhul. Sen de kaypak herifin tekisin. Bugün böylesin yarın şöylesin. Doğru bir ilişkide uzun vadeli düşünmek gerekir, ciddi olmak gerekir. Niyetin ciddi olsun. Kızımla gönül eğlendirme.
Kızıma karşı çok rahatsın. Öpüşüp koklaşıyorsun. Halbuki gerçek aşkta önce cinsellik düşünmez. Sanki senin amacın onu sadece yatağa atmaktan ibaret gibi. Dikkatli ol, adam ol. Evlenmeden önce kızıma elini süreyim deme. Yoksa uzaktan sevmekle yetinebilirsin.

Mektuptaki ikinci konu da şu:

2. Laura'yla olan ilişkilerinizi kesin olarak düzenlemeden önce, ekonomik durumunuz üzerine ciddi açıklamalara ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Halbuki yanılmakta. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki, elimde avucumda ne varsa hepsini ihtilalci savaşta tükettim. Buna pişman değilim. Tersine, eğer yeniden hayata başlama durumunda olsaydım, yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince, anasına hayatı zehir eden zorluklarda kızımı kurtarmak istiyorum. Bu iş benim doğrudan müdahalem olmaksızın (bu benim açımdan bir zayıflıktır) ve size olan dostluğumun kızımın hareketlerini etkilemeksizin hiçbir zaman bugünkü haline gelemeyeceğine göre, üzerimde ağır bir şahsi sorumluluk taşımaktayım.

Şu anki durumunuza gelince, aramadığım, fakat buna rağmen elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa'daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya kırılmış bulunduğunu, İngiltere'ye alışmanız için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, ateşli faaliyet başlangıçlarınıza ve iyi niyetinize rağmen, tabiat olarak çalışkan değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farzetsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Hatta onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de, kızımın geleceğine iealist bir görüş açısından bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müsbet bir kişi olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

Özetle;

Paran pulun yok, kızımla evlenince nasıl geçineceksin. Daha öğrenci adamsın. Ailen de sanıyorum çulsuz. İki gönül bir olunca samanlık seyran olmaz. Zaten ben bütün paramı devrimci mücadele uğruna harcadım. Eşime iyi bir hayat sunamadım. Açlıktan ağzımız kokuyor. Aynı şeyleri kızımın da yaşamasını istemiyorum. Tembelin teki gibi görünüyorsun. Kendine çeki düzen ver. Aşk karın doyurmaz.

Marx'la ikinci konuda olmasa da ilk konuda aynı fikirde olduğum için pek çok defa "sosyalistlerden", "geri kafalı" damgası yemişliğim vardır.

Ve mektup şöyle bitiyor:

3. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için, size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile, bu yine olmazdı. Kızım redderdi. Ben de bizzat bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe devresi gerekiyor.

4. Bu mektubun sırrı ikimizin arasında kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.

En iyi dileklerimle,

Karl Marx.


Özetle:

Sen hemen şimdi evlenmek istesen bile kızım senle evlenmezdi, zaten ben de izin vermezdim çünkü aklı bir karış havada serserinin tekisin. Bir de bu yazdıklarım aramızda kalsın, gidip beni kızıma ispiyonlama.

1 Ekim 2010 Cuma

Ümmetçilik genişletilmiş milliyetçiliktir

Bir ermeniye, yunanlıya veya kürde düşman olan milliyetçi türkün bakış açsının aynısı, bir ateiste, budiste veya hristiyana düşman olan ümmetçi müslümanda da var. Dayandığı unsur türklük yerine müslümanlıktır. Bir seçim sonucu, araştırılıp, düşünülüp taşınılma sonucu karar verilmiş bir müslümanlık değil bu. Müslüman bir ülkede, müslüman bir ailede doğmuş, müslüman bir çevrede yetişmiş. Biraz dini eğitim almış olabilir, ama bu dinini kendisinin seçtiğini göstermez. Tartışmaya kapalı olduğundan anlıyoruz bunu. Farklı görüşlere asla hoşgörü göstermez, dininde yanlış bir şeyler arayıp da bulamamış değildir. Eğer dinini kendi seçmiş olsaydı bir ateistle karşılaştığında bir ucubeyle karşılaşmış gibi tepki vermezdi.

Zaten dini pek bilmez yani. Ezberlediği üç beç hikaye, üç beş hurafe... Dindarlığı, cuma namazlarına gitmek, hadi bilemedin günde 5 vakit kılsın; ramazanda oruç tutmak ve en önemlisi kendisini müslüman olarak tanımlamaktan gelen anlayışla çeşitli konularda 'islami tavır' takınmaktan ibarettir. Bu tip, birazcık daha batıda mesela Yunanistan'dan doğmuş olsaydı, süper bir hristiyan olacaktı. Farkında değil. Tıpkı şans eseri Yunanistan'da doğmuş olsaydı süper bir yunan milliyetçisi olacağının farkında olamayan zavallı bir milliyetçi gibi.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Siyasi İdeoloji Testi Hakkında Zorunlu Açıklama

Zamanın birinde, isteyen herkesin kendince testler yapabildiği bir sitede, biraz eğlencelik, biraz can sıkıntı geçirme, biraz da sapla samanı ayırma gayreti gibi şeylerle siyasi ideoloji testi diye bir test hazırlamıştım. Facebook gibi yerlerde meşhur olmuş yayıldıkça yayılmış. Bu yüzden bu test hakkında bir açıklama yapma zorunluluğunda hissettim kendimi. :)


Önce teknik altyapıdan yani hesaplama mantığından bahsetmek istiyorum.
Her sonuç için 4 soru var. Komünist'in, İslamcı'nın, Kemalist'in soruları ayrı ve birbirinden bağımsız. Komünist'in sorularına ne oranda 'doğru' yanıt verirseniz o oranda komünist oluyorsunuz.
Böyle bir yöntem elbette sağlıklı değil ama bu testi hazırlayanın değil, testin altyapısının sorunudur. Bu günlerde birazcık javascript öğreniyorum. Belki daha düzgün bir test kendim oluşturabilirim, tabi üşenmezsem :)

Şimdi gelelim hangi soru hangi sonuç için, bunları yazıyorum:

Komünist:

  • Siyasal otorite ve baski ekonomik/sinifsal otoriteden/ baskidan kaynaklanir.
  • Dünya farkli ulus devletlere bölünmemelidir.
  • Devlet bir sinifin digeri üzerindeki egemenlik aracidir.
  • Herkesin yalnizca emegi ile kazandigi, paranin ve sermayenin emegi tahakküm altina almadigi; bir dünya gerçeklestirilmelidir.

Bu 4 soruya katılıyorum diyorsanız test sizi %100 komünist ilan ediyor. %100'den daha az komünist çıkmışsanız en az bir soruya orta derecece katılıyorum ya da katılmıyorum demişsinizdir.

Anarsist

  • Hiçbir otoritenin olmayacagi bir dünya mümkündür.
  • Tüm toplumsal kötülüklerin kaynagi otorite ve devlettir.
  • Özgürlük en büyük erdemdir.
  • Otorite, mevcut otoriteyi kaldirmak için bile kullanilamaz.

Sosyal Demokrat / Sosyalist

  • Emek sermayeden üstündür.
  • Saglik, egitim gibi hizmetler devlet tarafindan ücretsiz olarak karsilanmalidir.
  • Sosyal adalet demokratik yollardan saglanabilir.
  • Sermayeyi tümden ortadan kaldirmadan emegin degeri korunabilir.

Liberal Demokrat

  • Devlet elini ekonomiden çekmelidir.
  • Bir siyasi görüs, demokrasiyi yok edecek bahanesi ile yasaklanamaz.
  • Devlet otoritesi bireylerin özgürlügünü ihlal edecek sekilde kullanilamaz.
  • Devletin resmi ideolojisi ve dini olmamalidir.

Mesela 2. soruya katılmıyorum demiş olmanız halinde sizin otoriterliğinizi arttırmıyor test, sadece liberal demokratlığınızı düşürüyor.

Muhafazakar Demokrat

  • Laiklik din ve vicdan özgürlügünün teminatidir.
  • Hem demokrat, hem müslüman olunabilir.
  • Türkiye müslüman bir ülkedir, ancak farkli dinlere de hosgörü ile yaklasilmalidir.
  • Devlet seçmeli de olsa din dersi vermelidir.

Testin en sıkıntılı yerlerinden biri de bu 'Muhafazkar Demokrat'lık. Burada hatalı olduğumu kabul ediyorum. Ama yine de %50'nin üzerinde çıkıyorsa ve kişi kendini muhafazakar demokrat olarak tanımlamıyorsa o kişide bir kimlik bunalımı vardır, burası açık.

Islamci

Laiklik, müslüman toplumlara uymayan bir bati icadidir.
Milliyetçilik ayristirici; ümmetçilik (din birligi) birlestiricidir.
Bir toplumun yönetiminde o toplumun dini degerleri göz önüne alinmalidir.
Islam birligi gerçekçi ve gerekli bir hedeftir.


İslamcı sonucunun çıkmasında gerçekçiliğin payı daha büyük. Sorular görüldüğü üzere böyle. İslamcı olmayan biri bunları büyük ölçüde kabul ediyorsa problemleri var demektir.

Otoriter/Mlliyetçi

  • Türk olmak ile müslüman olmak arasinda bir tercih yapilamaz; ikisi de olmazsa olmazdir.
  • Kürtçe'ye özgürlük vermek bölücülüge hizmet eder.
  • Türkiye Türklerindir.
  • Türk milleti yüce bir millettir.

Görüldüğü gibi milliyetçilik sonucunun da tartışılacak pek fazla yanı yok.

Otoirter/Kemalist

  • Demokrasi, bölücülüge ve irticaya alet oldugunda bertaraf edilebilir.
  • Türkiye Cumhuriyeti vatandasi herkes türk sayilmalidir.
  • Türklüge hakareti suç sayan 301. madde tamamen kaldirilmamalidir.
  • Türkiye'de laiklik tehlikededir.

Kemalist sonucunun da itiraz edilebilecek bir tarafı yok, tabi ki 301. madde ile ilgili olarak 'kaldırılmamalıdır'ı kaldırılmalıdır diye okuyanlar müstesna. :)

İşte böyle... Baştaki resimde olmasını istediğim sonucu koydum. Şimdi de testi tekrar çözüyorum, ne çıkacağını bilmiyormuşum gibi bakalım ne çıkacak?




18 Eylül 2010 Cumartesi

Şeriat bizim evde hep vardı

Ey kendini aydın, ilerici, karanlık inançlardan ve düşüncelerden arınmış zanneden laik!
Şeriat korkusuyla yanıp tutuşuyorsun. Bana da şeriattan korkmam gerektiğini söylüyorsun. İyi de senin ödünü patlatan şeriat zaten bizim evde, bizim mahallede hep vardı. Sen küçücük bebeyken yaz tatillerinde modern ailenle deniz kenarına, bilmem kaç yıldızlı otellere tatillere gidiyordun bense kur'an kursuna... Sen şeriat gelecek oruç tutmayanlar baskı altına alınacak diye korkuyorsun da, ben zaten hep oruçlu gibi davranmak zorundayım. Sen şeriat gelecek sevgilimle sokakta öpüşemeyeceğim diye korkuyorsun da benim üniversiteye kadar bir sevgilim bile olmadı. Sen devlet daierelerine başörtütüler girmesin diye kıçını yırtıyorsun ama benim evimde, benim ailemde kadınların %80'i zaten başörtülü. Sen bana hangi akılla evimdekileri kamusal alana sokmamam gerektiğini söylüyorsun?

Kalkıp benim sosyalistliğimi sorguluyorsun. Beni dincilikle itham ediyorsun. Sen kendi kör inançlarının ufacık kırıntıları ile bile yüzleşemezken, sen sana dayatılan her şeyi kabul ederken, ben tüm ailemin ve çevremin bana dayattığı dini sorgulamaya cesaret ettim. Ve sonunda özgür aklım ile geleneksel din anlayışlarının saçma olduğunu anladım. Sen bu mücadeleye hiç girmedin. Ne hakla beni sorgulamaya kalkıyorsun?

Sen dinin ne menem bir şey olduğunu asla bilemezsin. Bu yüzden dinle mücadelenin nasıl olması gerektiğini de anlayamazsın. Dini güçlendirmenin en etkili yolununun dini yasaklamak olduğunu kavrayamazsın. O kıvrımsız düz beynin buna müsade etse bile sen o beyin yerine omurilik ile yaşamaya alışmışsın zaten. Ezberlerini bozamazsın. Kalkıp bana laikliği ve cumhuriyeti savunarak seni de kurtarıyorum deme boşuna. Gölge etme başka ihsan istemez.

Referandum konusunda evet diyen herkese dinci, şeriatçı demen senin aptallığını iyice gün yüzüne çıkardı. Halkın %60'ı aptal mıdır bilmem ama sen aptalın da ahmağın da önde gidenisin. 80 senedir laiklik vardı öyle mi? Senin aptalca laikliğin yüzünden ülke demokratik gelişimini sağlayamadı. Kapitalist ilerleme var ama buna paralel olarak sekülerleşme yok. Neden? Senin yüzünden! Halbuki insanları serbest bıraksaydın katı dinci anlayışın yumuşak bir evrim süreciyle nasıl ılımlılaştığını görecektin. Tüm modern dünyada böyle oldu. Çünkü oralarda halkı özgürleştirecek, halkı adam edecek laik cengaverler, laik mücahitler yok da ondan. Ben kendi kendimi kurtarırım sana ihtiyacım yok.

Tüm ailesi koyu müslümanken, geleneksel dini anlayışların hepsini reddeden benim sorgulayıcılığımın, akılcılığımın, devrimciliğinin %1 'ini bari kullan, al senin olsun diyecem ama israf olmasın, beceremezsin. Kork! Şeriat gelecek, seni ham yapacak. Bu korku senin cezan olsun. Başka bir sebep olmasa bile sırf sen kork diye referandumda yine EVET derdim.

12 Eylül 2010 Pazar

Demokratikleşmede bir adım daha

Açıkçası bu oranda bir evet ve doğuda da bu çapta bir boykot beklemiyordum. CHP'nin elitizm, laiklik, şovenizm ve milletçilikle; MHP'nin de faşizan bir milliyetçilikle hayır propagandası yapmasının etkili olacağını düşünmüştüm. Mhp, bu referandum açılım referandumu demişti. Halkın genel siyasi olgunluğu ise ortada. Egemenler tarafından halka dikte edilen şovenist ezberlere rağmen yine de bu oranda EVET çıkmasını ancak şöyle yorumlayabiliriz:
İşçi sınıfı sınıfsal içgüdüleri ile tercih yaptı.

CHP'liler şimdi başlarlar kömür, makarna muhabbetlerine... Halkın cahil, kendilerinin ise akıllı olduğunu bir kez daha keşfederler.

Benzer tepkiyi bazı liberaller de BDP'nin haklı boykot tavrına yöneltecekler. Boykotu Pkk'nın baskısına yoracak aklı evvellerin, evet diyenlere aptal diyen CHP'li elitistlerden bir farkı yoktur. BDP'nin boykutu haklıdır. Çünkü Başbakan, CHP'ye gelin bu anayasayı konuşalım demelerine rağmen CHP konuşmayı reddetti, buna karşılık BDP gelin konuşalım dediğinde Başbakan onlarla konuşmaya bile tenezzül etmedi. Kısaca AKP, BDP'ye hayır dedirtmek için elinden geleni yaptı. Buna rağmen BDP hayır demedi, ama kendisini yok sayanları yok saymak durumundaydı. Kürt halkının kendi özgür iradesi ile boykota destek verdiğini kabul etmemek ancak CHP'li elitistlere yakışacak bir durumdur.

En yüksek evet oyunun kürt illerinden çıkması ise demokratikleşmenin kürtlersiz olmayacağını bir kez daha gösterdi. Kürtleri yok sayarak demokratikleşemeyeceğiz.

Referandum sınıf savaşının bir yansımasıdır. Elbette ki egemen sınıf arasındaki bir çatışma. Bir tarafta gerici, tutucu, askeri-yargısal bürokratik kast, öte yanda bürokrasinin zincirlerinden kurtulmak isteyen burjuvazi. Burjuva demokratik devrimler önemlidir ve Türkiye referandum ile bir türlü tamamlayamadığı burjuva demokratik devriminde ufak da olsa bir adım daha atıyor.

İşçi sınıfı için bu devrim önemlidir. Zira işçi sınıfı, bağımsız bir sınıf olarak kendi çıkarları için savaşabileceği örgütsel ve ideolojik olduğunluğa ancak normal bir demokratik rejimde erişebilir. Rejimin demokratikleşmesi, bürokratik oligarşiden kurtulması dolaylı yoldan işçi sınıfına yarayacak bir durumdur.

'Hayır'ın asıl sahipleri (askeri ve yüksek yargı bürokrasisi) dışında kentli okumuş küçük-burjuvazi, işçi olduğunun farkında olmayan memurlar ve genel olarak "orta sınıf" hayır demiştir. MHP'nin kırdaki tabanı ise bu sınıflardan birine mansup olmadığı içindir ki büyük oranda evet demiştir.
Ahmet Kaya görüntüleri ile duygulanıp ağlayan bir Başbakan'ın, kürtçe tv açıp kürtçe "hayırlı olsun" diyen bir Başbakan'ın, şehitlere kelle, Apo'ya Sayın dedi diye anti-propaganda yapılan bir Başbakan'ın getirdiği değişikliğe evet diyen MHP seçmeni, hatta AKP seçmeni hala değişim için umudun olduğunu gösteriyor. Hala bir ışık var... Fikirleri geri de olsa işçi sınıfı içgüdüsel olarak ilerici bir sınıf ve halk demek ki o kadar da aptal değil ki saçma sapan şovenist, faşizan propagandalara kanmadı.

31 Ağustos 2010 Salı

Referandum Meselesi

AKP'nin getirdiği değişiklik önerisi temel olarak askerî bürokrasi ve yüksek yargı bürokrasisinin gücünün kırılmasını amaçlıyor. Bu yalın haliyle değişiklik, bürokratik, baskıcı, devletiç ve dayatmacı bir rejimden daha demokratik daha sivil bir rejime geçişin ilk adımı olarak görülebilir. Amma ve lakin bu bir devrim demektir. Bilinçli halk hakkını gaspedenlere karşı örgütlenir, bir mücadeleye girişir hükümete değişiklik için baskı yapar, gösteriler yapar, grevler yaparsa gerçek anlamda bir devrim olabilir. Fakat Türkiye halkı (çoğunluk olarak) kendi hakları için mücadele etme gerekliliği bilincine ulaşabilmiş değil. Halkın çoğunluğu resmi ideolojinin kendilerine verdiği şovenist, devletçi eğitim ile beyinleri kirlenmiş durumda. Referandumdan çıkacak muhtemel evet sonucu, halkın darbeci, otoriter, kemalist rejime gerçekten karşı olduğunu, gerçekten bir devrim istediğini maalesef göstermeyecek. Akp bu teklifi hazırlamamış olsaydı, bunu isteyen bir gurup liberal, sosyalist ve bilumum demokratlar istedikleri kadar bağırırlarsa bağırsınlar, halk bir türlü bu değişikliği kendiliğinden istemeyecekti. Zaten eğer bu değişiklik Akp'den yani tavandan değil de tabandan gelseydi Akp bunu teklif etmeyi göze alamazdı.

Şimdi işte sosyalist solun tutumu burada önem arzediyor. (Sözde) solun bir kısmı Mhp ve Chp gibi hayır diyor. Tkp, Ödp, Halkevleri ve ilginç bir şekilde Emep... Bu tavır zaten gerçek bir demokrasi mücadelesine girme fikrine uzak olan işçi sınıfı için hiçbir anlam taşımıyor. Bu yüzden hayırcılar gerçekten işçi sınıfının siyasetini savunmadıklarını bir kez daha göstermiş oldular.

Boykot normal koşullar altında gerçekten sosyalistlerin alabileceği en ilkeli, en mantklı tutum. Normal koşullar derken, halktan gelen demokrasi isteği, kemalist rejimi devirme isteğini kastediyorum. Bu koşullar altında, demokratikleşme için asla yeterli olmayan değişiklik boykot edilirse bir anlamı olabilir.

Ancak çok kötü koşullarda gidiyoruz referanduma. Halkın belki de %90'ı bir şekilde kemalizm ile zehirlenmiş durumda. Kimi laikçi, kimi devletçi, kimi şovenist, kimi ırkçı kürt düşmanı. İşçi sınıfının çoğunluğu Akp'yi destekliyorken, yetmez ama evet demek, neyin yetmeyeceğini anlatmak koşullara en uygun sosyalist tutumdur.

Referandumda evet propagandası, körü körüne evet diyerek değil neyin yetmeyeceğini anlatılarak halkın demokrasi bilincini yükseltmede etkili olabilir. Referandumda demokrasi propagandası, hayır diyeceklere evet dedittirebilmek kadar, hatta daha fazla koşulsuz evet diyecekere yetmez dedittirebilmekle yapılabilir. Sadece evet demek bir şey ifade etmez, önemli olan yetmez diyebilmektir.

Şimdi tekrar solun duruma döneyim. Hayırcıların başını çeken Tkp artık iyice komik olmaya başladı. Evet diyen DSİP, EDP, Marksist Tutum gibi grupları zaten liberal yalakası olarak nitelendirerek kaale bile almıyor ama fena halde, başta BDP olmak üzere boykotçulara takmış durumda. Kendinden menkul komünist parti boykotçuları utangaç evetçi ilan etmiş. Mhp ile aynı yönde oy kullanacak olan bir komünist partimiz var. Burası Türkiye.

Boykotçular ise küçücük boylarına bakmadan devlere kafa tutan çocuklara benziyorlar. Sizin etiniz de butunuz ne? İşçi sınıfı üzerindeki etkiniz, politik gücünüz ne? 1 Mayıs'ta Taksim'e çıkmayı en devrimci tutum olarak görebilen bu kesimler kendi kendilerine devrimcilik oynuyorlar desem yanlış olmaz. Boykot gerçekten en doğru sosyalist tutum olmasına karşın, belirli şartların olgunlaşması ile bir şey ifade edebilir.

Gelelim BDP'ye. Kendilerini her fırsatta aşağılayan, afaroz eden, muhatap almayan Akp'ye karşı boykot haklarıdır. Akp yine sahtekarca BDP'yi hayırcı olarak gösteriyor. İlginçtir M(c)hp de BDP'yi evetçi olarak gösteriyor. Akp özellikle Mhp'nin muhafazakar tabanına oynayabilmek için BDP'yi yine öcüleştiriyor. BDP'nin hayır yerine boykotu seçmiş olması ise Türkiye adına bir şanstır. Çünkü BDP'nin siyasi gücü ortada. Belki de birbirine çok yakın olacak evet/hayır sonucunu değiştirebilecek güçte.
AKP'nin son seçimlerde aldığı oy oranı yaklaşık olarak %39, diğer evetçilerle beraber yaklaşık %45, 46. Diğer tüm partilere oy vermiş olanlar hayır dediğinde değişiklik tehlikeye giriyor. BDP'nin boykutunun önemi burada devreye giriyor. BDP hayıra değil evete yardım ederek hayırlı bir iş yapmış oluyor.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Hani Bursa'yı şampiyon yapmazlardı?

Bizim memlekette (Sadece Bursa'yı kasdetmiyorum, tüm Türkiye'de hatta tüm Ortadoğu ve Balkanlar'da hatta tüm Doğu'da) bir dış güçler hikayesi vardır. Dış güçler bizim güçlenmemizi istemez, dış güçler bizi bir şekilde engeller, hiçbir şey bizim suçumuz değil hepsi dış güçlerin oyunu... Bursaspor'un şampiyonluğunun öncesinde de Bursa'yı şampiyon yapmayacakları söylenirdi. Ama birileri yukarıdan bir takımı şampiyon olarak atamıyor. Tüm maçlarını kazanan bir takımı kim nasıl engelleyebilir. Elbette %100 temiz bir lig yok. Ama çabalayınca hak edince her takım şampiyon olabilir. Bu böylece anlaşılmış oldu. Demek ki Bursa'nın daha önceden şampiyon olamayışının nedeni de yine önce kendisiymiş. Kendi yapması gerekenleri yapmadan başkalarına suç atanlar yerinde saymaya mahkum...

25 Nisan 2010 Pazar

T"K"Pyi İstemiyoruz

Çimlere basma Tkp
Çimleri eziyoorsun
Kusura bakma Tkp
Chp'ye benziyoorsun

"Yurtsever Cephe"nin Akpyi istemiyoruz sayfasından inciler:

Ülke düşmanı AKP’yi istemiyoruz!

Aydınlık düşmanı AKP’yi İstemiyoruz!

Cumhuriyetin tasfiyecisi AKP’yi İstemiyoruz!

ve...

Bölünmenin tren şefi AKP’yi İstemiyoruz!

vee...

Türksolu isimli nasyonal sosyalist kılıklı faşistlerden Akp'ye övgü:

ÖDP AKP’ye TKP Cumhuriyet’e sahip çıkıyor!

link: http://www.turksolu.org/195/ataberk195.htm



Maymundan mı geldik?

X kişisi: Şu ataistler ne salak insanlar. Atalarının maymun olduğunu iddia ediyorlar. Onların ataları maymun olabilir ama benimki değil. Atalarımız maymundan deyil orta asyadan geldi nokta
İblis, “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi. (Sâd 76)
Bu X kişisi iblis olsaydı aha bu yukarıdaki cümleyi aynen söyler miydi söylemez miydi? 'Ata'ist sözcüğü aynen kendisine yakışıyor. Ecdaaadımız diye söze başlamayı pek sever kendisi. Bizim atalarımıııız... Bu X kişisi ortalama Türkiye müslümanıdır. Atalrıyla övünür, ataları müslüman olduğu için müslümandır, ataları yanlış yapmaz, ataları hep en iyisidir, ataları kimseye kötülük yapmamıştır, ataları her zaman mazlumdur hiç zalim olmamıştır, ataları ermenilere, kürtlere, alevilere bir şey etmemiştir, atalarının yolundan/inancından dönmezler, atalarından böyle görmüşlerdir, Allah da bunu emreder zaten...

"Ata"istler laftan anlamıyor bir kaç ayet yazayım belki işe yarar:

Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızınkine uyarız!" derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı? (Bakara 170)

Kötü bir şey yaptıklarında, "Biz atalarımızdan böyle gördük onlar da bunu yapıyordu ve Allah bize bunu emretti" derler. De ki: "Şüphesiz, Allah kötülüğü emretmez. Siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz"? (A'raf 28)

Siz Allah'ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlere tapıyorsunuz (...) (Yusuf 40)

Bunun üzerine, Yeruşalem'den Ferisiler ve dinsel yorumcular İsa'ya gelip, "Öğrencilerin neden ataların töresini çiğniyor?" dediler... (Yeni Ahit (İncil), Matta, Bap 15, 1-2)

17 Nisan 2010 Cumartesi

İki film tavsiyesi

El Labirente del Fauno (Pan'ın Labirenti)

İspanyol iş savaşında bir hikaye işin görünür kısmı. Ama bu film size neyin gerçek neyin masal olduğunu sorgulatıyor. Filmin sonunda neye inandığınızı görünce kendiniz bile şaşırıyorsunuz. Bir an gerçeğin ne olduğu aklınıza geliyor ve hüzünleniyorsunuz, ama herşeye rağmen kalbiniz masalın asıl gerçek olduğuna bir kere inanmış oluyor. Masallar (ve/veya umutlar) olmasa, dünyanın gerçekten yaşanabilir bir yer olmaktan çıkacağını hissediyorsunuz. Kalpsiz bir dünyanın kalbi olsa keşke diyorsunuz...

The Time Traveler's Wife (Zaman Yolcusunun Karısı)

Zamanda yolculuk kısmı, asıl duyguyu verebilmek için bir yan araç olarak kullanılmış ve çok güzel bir araç olmuş. Aşk ve genel olarak sevgi bu kadar güzel anlatılamazdı. Her insanın gözlerini doldurmaya, biraz duygusal olanları ağlatabilmeye yetecek düzeyde duygu yoğunluğu var. Özellikle finali...

6 Nisan 2010 Salı

"Benlik" ya da "var olma bilinci" ve ruh

uyarı: fantastik öğeler içerir :)

Teknolojinin çok fazla geliştiğini ve insan beyninin ve vücudunun işlevlerinin tamamını gerçekleştirebilen elektro-mekanik robotların icat edildiğini farz edelim. Dış görünüş olarak, verdiği tepki olarak insandan ayırt edilemesin. Robotla mı konuşuyoruz, yoksa bir insanla mı anlayamayalım.

Böyle bir robotun bizim bilincimize eşdeğer bir "var olma bilinci" taşıdığı iddia edilebilir mi?
Burada hemen akla şu soru geliyor:
Kendimiz dışındaki insanların, tıpkı bizimki gibi bir bilince sahip olduklarını nereden biliyoruz? Her birey yalnızca kendisinin madde-dışı bir varlığa ve bilince (ruha) sahip olduğunu, etrafındaki diğer tüm insanların biyo-kimyasal bir robot olduğunu iddia edebilir. Hiç kimsenin ne düşündüğünü, ne hissettiğini (hissedip hissetmediğini de) içine girip bakamadığımıza göre gerçekte kesin olarak bilmiyoruz. Verdikleri tepkiler, konuşmaları ve davranışları yalnızca beyinlerindeki nöronların ve sinapsların vs. oluşturduğu yazılımın sağladığı şeyler olabilir.

Hatta bunu da geçelim. Bizim bilincimiz dışında bir gerçeklik olduğunu nereden bilebiliriz ki? Belki de evrende tek bir bilinç vardır. Kendisi dışındaki tüm gördükleri nesneler ve canlılar yalnızca onun hayalinde üretilen şeylerdir. Düşünen bir kişi yalnızca kendi varlığından emin olabilir, çünkü düşünen ve "farkında olan" birinin var olma zorunluluğu olduğu için. Bu yüzden Descartes "düşünüyorum o halde varım" demiş. Bunu, kendi bilinci dışındaki tüm varlıkların varlığından şüphe duyduğu için söylemiştir.

Bizim dışımızdaki dünyanın varlığını ancak de facto kabul edebiliriz. Kendi bilincimiz ve algımız dışındaki dünyayı gerçek anlamda deneyimleyemeyiz, çünkü hiçbir zaman zihnimizin/beynimizin dışına çıkamayız.
Bilimsel dünya görüşü 'varlığın varlığını' peşinen kabul eder ve bu kabul üzerinden ilerler. Zaten bu kabulü yapmazsak felsefenin, tartışmanın, arayışın hiçbir anlamı kalmaz.

Düşünce ve muhakeme yani zihinsel eylemler, maddenin yani moleküller yığını olan beynin, nöronların, sinapsların ve adı her neyse tümüyle maddenin fonksiyonudur.
Aşk, sevgi, duygusal ve bedensel acının ve hazzın hissedilmesi ise bir bakıma 'ruh'un fonksiyonuymuş gibi görünüyor. Çünkü acı çeken, üzülen, hisseden, kendi varlığının bilincinde olan moleküller, atomlar yığını... Kulağa pek hoş gelmiyor.

Fakat şurası bir gerçek. Duygular maddeye birebir bağımlı. Hem genel anlamda hem de özel anlamda. Genel anlamda derken, insanın duygularını ve hislerini dış/maddesel dünya etkiliyor, sadece etkilemekle kalmıyor tamamen belirliyor demek istiyorum. Bedensel acı maddesel kökenli olduğu gibi sevgi de öyle, aşk da öyle. Özel anlamda derken de şunu kastediyorum. Mutluluk hormonu diye şeyler duyarız. Serotonin aslında bir nörotransmitterdir. Bir anti-depresan türü olan 'serotonin geri alınım intibitörleri' ise depresyon tedavisinde kullanılırlar ve oldukça etkindirler. İnsan bedensel bir acı çektiğinde, bu acı beynin görüntülenmesi ile anlaşılabilir. Aşık olduğunda feniletamin gibi bazı kimyasallar fazla salgılanır. Diğer tüm duygusal olayların beyinle doğrudan bir ilgisi vardır.

***

Ben diyebilen şey... Buna ruh diyorlar. Ve 'ben' maddesel değildir deniliyor. Ama kutsal kitaplar bunun aksine, siz topraktan yaratıldınız diyor. Siz, yani biz, yani 'ben' topraktan/maddeden yaratılmış oluyor.

Sizi topraktan yarattık, sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız. (Kur'an, Taha 55)
***

"Bicentennial Man" filmi başta değindiğim insansı robotun varlık bilincine sahip olup olmayacağı sorunsalına değiniyor. En sonunda mahkemeler, Andrew'in de bir ruha sahip olduğunu ve insan haklarına sahip olduğunu kabul ediyor.

***

İnsan annesinin karnında gelişiyor, beyni de orada oluşuyor, bilinci de... Doğar doğmaz gelişmemiş bir robottan farksız. Kendi varlığının farkında olabilmesi için 2 sene falan gerekiyor. Bu doğal süreci gözlemlediğimizde ruh denilen şeyin madde kökenli olduğu fikri mantıklı geliyor.

(yazıyı bir çırpıda değil kesik kesik yazdım, zaten aklımdakileri yazamama gibi bir sorunum var, böyle olunca daha da kopuk, bütüncül olmayan bir yazı çıktı ortaya. belki bi ara düzenlerim..)

16 Şubat 2010 Salı

Burjuvazinin ittiraf ettiğini bilmeyen sosyalistler

Öte yandan; doktorlar, avukatlar, mühendisler, öğretmenler, memurlar, aydınlar var. Bunlar da ne patron ne de işçi değiller; yani iki ana sınıfın dışındalar. (Bir sosyalist partinin 'eğitim dizisi'nden... )




Burjuvazi bazen açık sözlüdür...

31 Ocak 2010 Pazar

Seçim Sonuçlarının AR Modeli

Dijital sinyal işlemede, sinyallerin AR (Auto-Regresif / Kendine Bağımlı) modeli diye bir şey var. Çok basitçe anlatmak gerekiyorsa diyor ki; AR model ile modellenen bir sinyalin n anındaki değeri o sinyalin n-1, n-2 ... ve n-M anlarındaki değerlerine bağlıdır. M burada AR modelin derecesi oluyor.

(sinyalin şimdiki değeri) = (sinyalin 1 önceki değeri) x (1. AR katsayısı) + (sinyalin 2 önceki değeri) x (2. AR katsayısı) + .... + (sinyalin M önceki değeri) x (M. AR katsayısı)

Stokastik sinyaller denilen, bazen yanlış olarak deterministik olmayan sinyaller olarak açıklanan, fakat aslı sinyali determine eden şeylerin bilinememesi durumunda bu ismi alan, içinde rassal süreçler barındıran sinyalleri modellemek için en çok bu AR model yöntemi kullanılıyor.

Bu modelle EEG, EKG gibi biyolojik sinyaller, ses sinyalleri, TV ve radar sinyalleri, ekonomik sinyaller gibi aklınıza gelebilecek her türden stokastik sinyal modellenebiliyor. Örneğin bir ses sinyalini ele alalım. Dijital olarak kaydedilmiş bir ses sinyali, belirli zamanlarda alınan örnek değerlerini barındırır. 12, 13 15, 7, 9 gibi sayısal değerler... Bir ses sinyalinin M. derece AR modeli oluşturularak n. örnek değeri n-1, n-2 .. n-M değerlerini kullanarak tahmin edilebilir.

Deterministik bir sinyali bir adaptif filtre algoritması olan NLMS algoritması ile modelleyelim. Örneğin sinuzoidal bir sinyal... Aşağıdaki grafikteki mavi renk orijinal sinyali, üzerindeki kırmızı noktalar ise tahmin edilen değerleri temsil ediyor. Burada 2. dereceden AR model kullanıldı. Yani sinyalin şimdiki değerini tahmin etmek için yalnızca sinyalin bir önceki ve iki önceki değerleri kullanıldı.
Bir ses sinyalinin 2. dereceden AR modeli oluşturulduğunda, orijinal ses sinyali ve tahmin edilmiş ses sinyalinin grafikleri şu şekilde oluşuyor:

Sesleri dinlediğimizde (burada örnek aldığım ses 'thank you' idi) modellenen sinyal ile orijinal sinyalin neredeyse hiç bir farkı olmadığı duyuluyor.

Şimdi gelelim seçim sonuçlarına... Seçim sonuçları da stokastik bir sinyaldir. Yani bilinmeyen ve / veya hesaba dahil edilemeyen bir çok parametreye göre değişir. En basit modelleme yöntemi AR modeldir. Seçim sonuçları AR modele ne kadar çok uyuyorsa, o kadar gerçeğe yakın tahminler yapılabilir.

2002'den bu yana yapılan 4 adet genel ve yerel seçimler kullanılarak, partilerin bir sonraki seçimde alacakları oy oranları NLMS algoritmasında adım parametresi 1 olarak alındığında 2. dereceden AR model kullanılarak şu şekilde tahmin edilmiştir:

AKP: 36.9
CHP: 25.9
MHP: 19.5
BDP: 5.9

1. dereceden AR model ile;

AKP: 32.3
CHP: 25.6
MHP: 18.2
BDP:7.6

3. dereceden AR model ile;

AKP: 39.5
CHP: 24.5
MHP: 19.6
BDP: 5.3

Bu tahminlerde yalnızca 4 adet geçmiş değerin olması tahminin sağlıklılığı açısından çok büyük bir dezavantajdır.

21 Ocak 2010 Perşembe

Devrim İyidir ve AKP

Kasdettiğim devrim, bir grup kerameti kendinden menkul devrimcinin çıkıp halkı adam etmesi değil. Devrim dediğim şey, halkın bir grubunu oluşturan siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıfın veya sınıfların, iktidarı hal-i hazırda elinde bulunduran siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıftan almasıdır. Devrimi büyük kitleler, sınıflar yapar, bir grup ultra bilinçli, elit devrimci değil.

Örneğin, bir ülkede birileri çıkıp biz çağdaş uygarlık düzeyini yakalayacağız, bu yüzden devlet gücünü ele geçireceğiz, halkın cahil kesimlerine rağmen bir anda, bir hükümet darbesiyle başa geleceğiz, kendi doğrularımızı dayatacağız; işte bu devrimdir diyebilirler. Bu anlayış yeni değil. Devrimi bunun gibi bir şey sanan Blanqui'nin anlayışını Engels şu şekilde özetliyor ve bu 'devrimci' anlayışın sonucunun ne olacağını gösteriyor:

Blanqui, her devrimi, küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesi olarak gördüğünden, bundan çıkan doğal sonuç, böyle bir şeyin başarısının kaçınılmaz sonucunun bir diktatörlüğün kurulması olduğudur: şurasi iyice anlaşılmalı ki, tüm devrimci sınıfın, proletaryanın değil, ayaklanmayı gerçekleştiren ve ilkin bizzat kendileri bir-iki kişinin diktatörlüğü altında örgütlenmiş az sayıda kişinin diktatörlüğü.

"Hükümet darbesi" ile devrim apayrı şeylerdir. Birincisinde ufak bir azınlık kendi doğrularını kendileri hariç herkese dikte etmeye kalkar. İkincisinde ise çıkarları bakımından aralarında uzlaşmazlık bulunan iki gruptan, baskı altında olan; iktidarın sahibi olanı iktidardan indirir.

Sözü fazla uzatmadan Türkiye'ye ve AKP'ye gelelim. Türkiye'de iktidar kim? Sosyo-ekonomik sınıf olarak iktidar kimde, hangi sınıfta? Bu soruyu anlamsız bulanlar olabilir. İktidar herhangi bir sınıfta değil, halk tarafından seçilen bir partide veya tüm halkın hizmetinde olan kurumlarda diyenler olabilir. Öyleyse neden hala asgari ücret 560 küsur lira? Neden işsizlik %15'i buluyor, neden işçiler uzun saatler çalışıyor ve hala patronlarına nispeten yoksullar? Neden ömrü boyunca hiç çalışmasa bile torunlarına bile yetebilecek servete sahip olanlar var? Sınıf çelişkisi gizlenemeyecek bir biçimde gözümüzün önünde duruyor. İktidar ise burjuvazide. Bu genel çerçeve. Hangi parti, hangi kurum, hangi "çağdaş veya gerici" odaklar gelirse gelsin bu durum değişmeyecek, çünkü hepsi burjuvazinin partisi, burjuvazinin kurumu...

Türkiye ve AKP'den bahsedeceksek, iktidarın burjuvazinin hangi kesiminde olduğunu da irdelememiz gerekiyor. Çünkü güncel siyasi tüm tartışmalar (darbe planları, irtica, şeriat geliyor korkusu, açılım, v.s.) gösteriyor ki çıkarları birbirinden farklı iki grup var. Yoksa sorun sadece hepimiz için en iyisi nedir tartışması değil. Tartışma, hepimiz için aynı şeyin iyi olmamasından kaynaklanıyor. Bir grup için iyi olan (örneğin özelleştirme) bir grubun çıkarlarını zedeliyor.

Bu çatışan iki gruptan birincisi, AKP'nin felaket getirdiğine inanıyor. Şurası iyi bilinmeli ki, tüm halk için değil sadece kendileri için felaket. Çünkü bu grup tam olarak ifade edilmesi gerekirse aristokratik burjuvazi. Aristokrasi demek, siyasal eşitsizlik demektir, siyasi olarak üstün olan ayrıcalıklı olan demektir. İşte bu aristokratik burjuvazi, asker-sivil bürokrasiye dayanır. Darbe bunlara göre iyi bir şey olabilir. Özelleştirmeler ise şüphesiz vatanı satmaktır. Tabi ki işçilerin sosyal hakları törpülenecek diye değil, kendi ayrıcalıklarına halel gelecek diye.

İkinci grup ise, artık kendilerini koruyup kollayan, büyüten yürüten bir bürokrasi istemiyor. Çünkü bürokrasi (ordu-yargı vb.) normal demokratik ülkelerde burjuvazinin memurları. Burada ise aristoklaşmışlar, kendilerine ayrıcalıklar yaratmışlar. Burjuvazi, artık dışa açılmak istiyor, normalleşmek istiyor. Bu yüzden bürokrasiyi amir durumundan memur durumuna indirmek istiyor. Şimdilik bu grubun yani liberal-burjuvazinin güvenebileceği tek parti var o da AKP.

Şimdi gelelim devrim meselesine. Devrim iyidir demiştim. İkinci grubun en güvendiği parti (AKP) devrimci (sosyalist devrimci değil tabi demokratik devrimci) olsa nasıl olurdu?

- Ergenekon davasında, madem dabecilikle yüzleşiyor, önce kendisine e-muhtıra verenleri bir güzel yargılardı, 12 Eylül'ü gerçekleştirenler ressam olacağına devlet tarafından besleniyor olurdu.


- Eğer bu parti devrimci olsaydı açılımı eline yüzüne bulaştırmazdı. Başta dediğim gibi, devrim bir grubun yapacağı iş değil. Büyük kitlelerin mücadelesi ve desteği gerekiyor. AKP ise şimdiye kadar pompalanan şovenist-milliyetçi zehirden etkilenen halkın geri kafalılığı yüzünden kürt sorunu konusunda adım atmaya korkuyor. Çünkü kendini halkla bütünleşik göremiyor, çünkü devrimci değil.

- Bu partinin geçmişteki benzeri yani Demokrat Parti devrimci olsaydı, bu partinin lideri darbeciler tarafından asıldığında, Öcalan'ın odasının 17 cm^2 küçülmesi iddiası ile çıkan olayların 1000 katı çıkardı. Ama bu parti de o parti de devrimci değil. Halkla bütünleşik değil. Tayyip -Allah korusun :) - bir darbe sonrası yargılansa ve idama mahkum edilse halk onu kurtarabilir mi?

-
Bu parti devrimci bir parti olsaydı, e-muhtıra olayından sonra sokaklarda türlü türlü eylemler görmemiz gerekirdi. Arınç'a suikast iddiası var ama halktan buna ne? AKP gider JKP gelir, o gider QKP, o gider WQP partisi iktidar olur. Ama hiçbir zaman muktedir olamaz. Devrimsiz iktidar değişmez, devrimsiz demokrasi gelemez.

Sonuç olarak devrim iyidir, AKP de AKP'liler de bir şeyleri değiştirmek istiyorlarsa devrimci olmalılar...
Olabilir mi sorusu ayrı bir konu, bu denklemde işçi sınıfı da küçük-burjuvazi de yok. Dar çerçevede bir deneme yapmak istedim sadece...

Ayrıca Türkiye'de Partiler ve Sınıflar yazısına da bi göz gezdirebilirsiniz.

Ve Marksist Tutum'da Mehmet Sinan'ın Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı isimli 13 bölümlük yazı dizisini şiddetle tavsiye ederim. Girişi şöyle:

Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.



18 Ocak 2010 Pazartesi

Politik Mimlenmişim

Zihni bey beni mimlemiş. Blog aleminde yeni değilim ama pek aktif de değilim. Mim de ne ki diye düşünürken anlamam pek zor olmadı :p

Kurallar şöyleymiş:

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular şunlar:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

Cevaplarım da şöyle:

1)
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Dokulmazlık konusu öyle basit değil Türkiye'de. Darbelerin sıradan şeyler olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 301. madde gibi düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandıran birçok yazılı ve yazılı olmayan kurallarımız var. Yargı bağımsızlığının olduğu ise kimse söyleyemez. Böyle bir ortamda dokunulmazlıkların tamamen kalkmasını savunmak pek mümkün değil. Dokunulmazlık varken bile partiler kapatılıp milletvekilleri hapse gönderilebiliyor. Bu koşullar altında dokunulmazlıkların tamamen kaldırılması ile parlementarizmin işlememesine, ülkenin daha çok 'hakimler hükümeti'ne dönüşmeyeceğine kim garanti verebilir. Eski DTP'li vekillerin ifade krizini hatırlayalım. Adamlar haklı olarak milletvekili olduğumuz sürece bize dokunamazsınız diyerek ifade vermeye gitmemişlerdi. Sonra milletvekillikleri ve dolayısıyla dokunulmazlıkları düşen 2 vekil ifade verdi.

2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
Kaldırılsın. Dar bölge sistemi gibi bir sistem uygun olabilir.
Seçim barajının bir çok nedeni vardır mutlaka ama şimdi aklıma gelen 2 tanesini yazayım:
1- 'Marjinal' denilen muhalif partilerin sesleri fazla çıkmasın, muhalefet güçlenmesin, sistem tehlikeye girmesin diye.
2- Parti içi demokrasinin olmadığı partilerin, seçim barajı yüzünden küçük partilere oy veremeyen seçmen tarafından 'başkana rağmen' seçilerek, oy kaybetmemesi için.
Demek ki seçim barajı, sisteme; 'parti ağalarına' ve diğerlerine yarıyor, bana bi faydası yok.

3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
Düzen partileri adaylarını nasıl belirlerse belirlesin. Ben bir şeyler önersem de beni karıştırmazlar zaten kendi işlerine. Benim destekleyebileceğim partiler için adayın zeki, çevik ve ahlaklı olanını öneririm :)

4)
Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
Benim için devlet denilen kurum tüm toplumun hizmetinde olan, tüm toplumu temsil eden bir kurum değil. Devletin iki yönü var.
1- Toplumda farklı çıkarlara sahip sosyo-ekonomik ve siyasal çıkar gruplarının çatışmalarını, toplumu yok olmaktan koruyacak şekilde sınırlandıran , makul düzeye indirgeyen denge unsuru.
2- 1.'ye paralel olarak bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı ve egemenlik aracı.

Yargı, devletin bir fonksiyonu olarak düşünülürse, burjuvaziden bağımsız değildir. Ancak Türkiye'de burjuvaziye de değil, burjuvazinin bir kesimi olan aristokratik burjuva diyebileceğim asker-sivil bürükrasiye bağımlıdır.
Bu bağımlılığın kırılması için şöyle yapmak lazım böyle yapmak lazım gibi fikir bildirimleri hiçbir sonuç getirmeyecektir. Çünkü bu bağımlılık toplumun her kesimi için değil bir kesimi için kötü, diğer kesimi için de iyidir. Toplumun bir kesimi yargının bağımsız olmasını ister, diğer kesimi ise buna direnir.
Tüm siyasal sorunlarda bu noktayı iyi anlamak gerekir. Siyaset çıkar çatışması, sınıf çatışmasıdır. Herkes için iyi olan diye bir şey yok. Bu yüzden siyaseti herkes için iyi olanın belirlenmesi olarak algılamak yanlış. Siyaset çıkar/sınıf çatışmasıdır ve yoksulların/emekçilerin işçi sınıfının kendi çıkarlarını dayatabilmesi için örgütlenmesi gerekmektedir.

5) Zihni Bey'in sorduğu 5. soru, ben de aynı soruya gelecek cevapları merak ediyorum.
Günümüzde en zengin olanların en akıllılarıyla, en yoksulların en akıllılarından beşer kişiyi bir adaya bıraksalar, herkese eşit koşullarda araç gereç sağlasalar. 10 yılda hangi gurubun gelir durumu daha yüksek olurdu? (akıl yürütmek)

Cevaba etki edecek iki etmen var:

1- Fakirler, çalışmayı sevmedikleri için, aptal oldukları için fakir değiller. Tam tersine en ağır işlerde çalışanlar yine fakir. Yani kim fakirse çalışmak zorunda, kim zenginse onun çalışmasına gerek yok.
Adaya bırakılan fakir grup, zengin gruba nispeten çalışmaya alışkın. Bu onların avantajı. Zenginler çalışmaya alışkın olmadıkları için çalışmak onlara çok zor gelecektir.

2- Fakirler 10 üretiyorlarsa bazen 5'ini bazen daha da fazlasını patronları ile paylaşmak zorunda kalıyorlar. Adadaki nisbi üretimleri, bir patronları olmadığı için aynı miktarda çalışmalarına karşın daha fazla olabilecek. Fakirler zaten fakirlerdi, daha çok kazanma hırsına sahip olmayacaklar. Yaşamlarını sürdürebilecekleri kadar çalışmak onlara yetecek.
Zenginler ise başta çok zorlanacaklar, fakat artık bi şekilde çalışmaya alıştıklarında kendilerine yetecek kadar üretebilmelerine karşın hala tatmin olmayacaklar. Eski durumları onlar için referans noktası oluşturacak. Hep daha fazlasını isteyecekler ve belki bu yüzden çok çalışacaklar.

Belli olmaz...
Yani 10 sene sonunda kesinlikle fakirler daha iyi gelir durumunda olurlardı diyemiyorum.

Bir ek soru:
6-Bir toplum kapitalist sınıfsız mı asla yaşayamazdı,
Emekçi sınıfsız mı asla yaşayamazdı..?

Tabi ki emekçi sınıfsız... Kapitalist sınıfsız ise daha iyi yaşar :)
Emekçi sınıf olmasa kapitalistler kimi çalıştıracaklar fabrikalarda? Kendileri çalışacaksa artık onlar kapitalist olmazlar zaten.


Tüm soruları cevaplandırdıktan sonra sıra birilerini mimlemeye geldi... Kimi mimlesem bilemedim şimdi...

Aşağıdaki arkadaşları mimlemiş olayım:

Antiotoridan
Shere Khan
Saldıray

17 Ocak 2010 Pazar

Başkasını Ezen Özgür Olamaz

Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz.
K. Marx

Türkiye'de halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının durumu gerçekten çok kötü. İşsizlik, düşük ücretler, fazla çalışma saatleri, gelir dağılımındaki adaletsizlik... Peki bu halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının gündeminde ne var?

Büyük bir kısmı ülkemiz bölünecek, kürtler vatanımızı elimizden alacak diyor. Kürtlere ve diğerlerine karşı linç girişimlerini TV ekranından izleyip iyi olmuş hadlerini bildirmişler diyor.
Bir kısmı da dinsizler dinimizi elimizden alacak, misyonerler bizi hristiyanlaştıracak diye kaygılanıyor.
Küçük bir kısmı da laikliğimiz elden gidecek, ülkemize irtica gelecek diye kaygı içerisinde.

İşçi yığını, sınıfın birazcık örgütlü kesimi eylem veya grev yapınca onlara vatan haini diyor, bölücü diyor, düzen bozucu, fitneci diyor. İşçiler grev yapınca vatandaş madur oluyormuş. Örneğin Telekom grevinde interneti bir kaç kere kesilen bir 'vatandaş' işçilere sövmeye başlıyor. Ama bu akılsız 'vatandaş'ın aklına şimdiye kadar internetinin kesilmemesi için uğraşan işçilerin ne istediğini anlamak, kapitalistin işçilerin isteklerini yerine getirmediği için kendisinin mağdur olduğu görmek gelmiyor.

İşsizlik %15'e dayandı, buna rağmen hala günde 10-12 saat eşşek gibi çalıştırılan işçi bunu düzeltmek için hiçbir şey yapmıyor. Ama gel kürtleri linç ediyoruz desek koşa koşa gelir.
Bir kapitalist, bazen bir akşam yemeği için kendisinin 10 günde harcadığı parayı harcıyor. Aklına bunu sorgulamak gelmiyor. Ama kürtçe TV açılacağını duyduğunda sövmeye başlıyor.
Örnekleri çoğaltmak mümkün...

Marx, başkasını ezen özgür olamaz diyor ben de ekliyorum: Başkasını ezenin, ezmeye çalışanın, başkasının ezilmesine göz yumanın özgür olmaya hakkı yoktur.

Ey işçi, sen eşşek olursan semer vuran çok olur. Başkasını nasıl ezebilirim diye kafa yoracağına ben ezilmekten nasıl kurtulurum diye düşün.

İşçiler ya sınıf bilincine sahip örgütlü bir sınıf olacaklar ya da bilinçsiz, örgütsüz, sömürülen, ezilen, uzun ve ağır çalışma şartlarında çalışmak zorunda kalan, kapitalistin kazancına oranla yok denebilecek bir ücret alan yığınlar olmaya müstehaklar.

İşçi sınıfını kurtaracak olan kendi kollarıdır. Uyduruk sosyalist örgütler ya da devletçi, memurcu, bürokratizme batmış sendikaların getirebileceği ufacık faydayı işçiler hak etmiyorlar, ki zaten istemiyorlar da...

10 Ocak 2010 Pazar

Orak - Çekiç

Orak-çekiç simgesi ilk olarak Rusya sosyalist hareketinde ortaya çıktı. Daha önceki sosyalist hareketlerdeki genel simge yalnızca kızıl bayraktı. 'Orak-Çekiç' 20. yy Rusya koşullarının sosyalizminin yansıtıyor. Rusya'da kapitalizmin Avrupa'daki gibi gelişmediği biliniyor. Proletarya toplumun büyük çoğunluğunu tek başına değil, ancak topraksız köylülerle ittifak halindeyken sağlayabiliyordu. Bu yüzden Rus sosyalizmi işçi-köylü ittifağının sembolü olarak Orak-Çekiç sembolünü kullanmıştır. Egemen sosyalizm ya da reel sosyalizm, bu sembolü SSCB'nin bir sembolüne dönüştürdüğü için, orakç-çekiç komünizmin genel geçer bir sembolü olagelmiştir.

Ancak günümüzde işçi-köylü ittifağı, yalnızca 20. yy Rusya'sının özel koşulları çerçevesinde geçici bir durum olarak değerlendirilmeli. Köylü sınıfı, gelişen kapitalizm karşısında erimiş ve çoğunlukla tarım proletaryasına katılmıştır. Sosyalizmin dayanacağı yegane sınıf işçi sınıfıdır. Bu yüzden bu sembol yerine başka sembollerin kullanılması daha uygundur. Kafa ve kol emeğinin birliğini temsilen aşağıdaki sembol uygun olabilir. Kafa emeğini kalem, kol emeğini de anahtar temsil ediyor. Yumruk ise isyanı temsil ediyor.

(bahsettiğim sembolü bulamadım kendim çizmeye kalktım böyle oldu)

4 Ocak 2010 Pazartesi

Şeriatçı Baykal

'Laikçi' kesim ve tabi Baykal, türban sorunu konusunda mutlaka şu argümana başvururlar:

"Türban Kur'an'da yok ki... Onun için yasak olabilir."

Ne yani? Siyasal bir konuda, 'devlet işlerini' ilgilendiren bir konuda neyin yasak olup neyin olamayacağına Kur'an'da veya Tevrat'ta veya herhangi bir 'kutsal' kitapta yazıp yazmadığına göre mi karar vereceğiz? Kur'an'da türbanın gerekliliği yazsaydı 'kamusal alanda' yasak olmasını savunmayacağınızdan hareketle, Kur'anda yazan her şeyi kabul ediyoruz anlamı çıkmaz mı buradan?

Bi tutarlı olun diyeceğim ama nerdeee. Takılın siz öyle...

3 Ocak 2010 Pazar

Türkiye'de Artı-Değer Oranları

Bir önceki yazıda Türkiye'deki ortalama emek sömürüsünü hesaplarken, farklı ücret alan işçilerin yarattıkları toplam değer ile aldıkları ücret arasındaki ilişkiyi

yaratılan toplam değer = 2470*karekök(ücret/870)

olarak almıştım. Burada 2470 sayısı, 870 lira ücret alan işçinin ortalama ürettiği değerdi. Yüksek ücret alan işçinin işgücü için arz-talep dengesizliği, aldığı ücretle yarattığı toplam değer arasındaki ilişkinin lineerliğini bozan bir etken olarak düşündün ve bu ilişkinin a priori karekök ile sağlandığı düşündüm.

Artı-değer oranı ile ilgili başka bir araştırmayı göz önüne alarak bu ilişkinin nasıl olduğunu daha net yazabiliriz.
A. Tonak'ın yazmış olduğu Brisa'da Artık Değer isimli yazıdan, 2800 lira ücret alan bir işçi için artı-değer oranının %146 olduğunu görüyoruz. Buna göre yaratılan toplam değerle ücret arasınedaki ilişki şu şekilde revize edilebilir:

yaratılan toplam değer = 2470*(ücret/870)^n, burada n'i bulmak istiyoruz. Brisa'daki değerleri yerine yazarsak;

ytd = 2800*2.46 = 6888, ücret = 2800

6888 = (2800/870)^n

her iki tarafın logaritmasını alırsak n = 0.87 olarak buluruz.

Böylece ücret / artı-değer oranı grafiğinde hem benim örneğimdeki bir tekstil fabrikası hem de Brisa için gerçek değerler simülasyon ile örtüşür. İşçinin aldığı ücret ile yarattığı toplam değer ilişkisinin piyasa tarafından lineerliğe yakınlaştırıldığını görmüş oluruz. Bunun sebebi;

Yüksek ücret alan bir işçinin işgücüne, -eğer daha fazla değer yaratıyorsa- daha fazla talep olacak, yine bu iş diğer işlere göre daha zorsa ve yoğunsa, bu türde bir işgücünün arzını azaltacaktır. Buna göre piyasada daha fazla değer yaratan işgücüne ödenen ücret de artacaktır.

Buna göre yeni grafikler şöyle olmaktadır:


(resimleri büyütmek için üzerine tıklayınız)

Türkiye'de Ortalama Emek Sömürüsü Oranı

Önce bazı temel kavramlara kısaca değinmek gerekiyor:

Meta: Arapça kökenli bir sözcük. Meta' şeklindeki yazımı daha doğru olanı. ( متاع ) İngilizcesi commodity... Eşya, ürün, mal gibi anlamlara geliyor. Kapital'in tüm türkçe çevirilerinde meta olarak geçiyor. Ancak günümüz türkçesinde pek kullanılmıyor. Her neyse...
Meta kapitalist ekonominin temelidir. En geniş anlamıyla, para karşılığında alınıp satılabilen her şey metadır.

Metaların değişim değeri: Metalar pazarda birbirlerinden farklı fiyatlara satılırlar. Örneğin bilgisayar 1500 lira, ayakkabı 50 lira vs... Metalara değerini veren şey ne olabilir? İşe yarar olmaları mı? Yani hangi metaya daha fazla ihtiyacımız varsa onun değişim değeri daha fazla mı olur? Eğer böyle olsaydı en pahalı metanın hava ve su olması gerekmez miydi?

Metaların değişim değerleri ne kadar zor üretildikleri ile ilgilidir. 1 bilgisayar üretene kadar, aynı yoğunlukta ve sürede emekle 30 tane ayakkabı üretilebiliyorsa, bu iki metanın değişim değerleri oranları 1/30 olur.

Daha basit bir ifade ile metaların değişim değerleri, içinde bulundukları emek-zamanı ile orantılıdır. Daha doğrusu yeniden üretilebilmeleri için gereken emek-zamanı...
Bir ayakkabı 2 saatte üretilmişken, yeni bir makine çıkar ve artık aynı ayakkabı 1.5 saatte üretilebilirse eski üretilen ayakkabının değeri de ona göre yeniden değişir.

Metaların fiyatları, değerlerinin üzerinde veya altında olabilir. Pazarda fiyatı belirleyen alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabettir. Bu rekabet üç türlü gerçekleşir:

1- Satıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satmak isterse daha ucuza satan amacına ulaşabilecektir. Bu durum metaların pazar fiyatını düşürür. Ayrıca daha az bulunan metaların daha pahalı, daha fazla bulunan metaların daha ucuz olmasına sebep olur.

2- Alıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satın almak isterse daha fazla ödeyen amacına ulaşır. Dolayısıyla alıcılar arasındaki rekabet fiyatların artmasına sebep olur.

3- Alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabet: Alıcılar daha ucuza almak isteyecek, satıcılar da daha pahalıya satmak isteyecektir. Bu çekişme diğer iki rekabete bağlı olarak fiyatı belirler.

Bu rekabet ya da arz talep denilen şey metaların bazen değerlerinin üzerinde bazen altında satılmalarını sağlar ama ortalama olarak metalar kendi değerlerinden yani ne kadar zor üretilebildikleri ile orantılı olarak yani yeniden üretilebilmeleri için gerekli emek-zamanına bağlı olarak diğer metalarla değiştirilir.

Emek gücü metaı ve artı değer: Emek gücü, kapitalizmde para ile satılan bir metadır. İşçi emek gücünü patronuna satar. Karşılığında belli bir ücret alır. İşçi emeğini patronuna kiraladığı için kullanma hakkı patrona ait olur. Böylece emeğin tüm ürünü patronun hesabına geçer.
Bir işçi ayakkabı fabrikasına girdi ve emeği ile bir ayda 40 tane ayakkabı üretimine katkıda bulundu. Yani o işçi o fabrikaya girmeseydi, kendi emeğini patronuna kiralamasaydı 40 ayakkabı eksik üretilecekti. Sonuçta işçinin emeği 40 ayakkabı = 40*50 lira yani 2000 lira üretti. Ama işçinin ücreti 1000 lira. Demek ki 1000 lira patrona artı-değer olarak kaldı. Patron bunu sermayesinin ürettiği bir kâr olarak görebilir. Ama aslında para, para üretmez. Değeri emek üretir. Bir şeyin içinde insan emeği yoksa, doğada saf olarak duruyorsa onu kimse satmaya kalkamaz. Havayı satamazsınız....

Artı-değer, işçinin emeğinin ürettiği ile aldığı ücret arasındaki farktır yani sanaayicinin kâr dediği şey.

Sömürü oranı: Artı-değer ile işçinin aldığı ücretin oranıdır. Başka bir ifade ile işçinin patron hesabına çalıştığı süre ile kendisi için çalıştığı sürenin oranıdır. Başka bir ifade ile işçinin patronuna kazandırdığı kâr ile aldığı ücretin oranı...

Temel kavramlara bu şekilde kısaca değindikten sonra Türkiye'de ortalama emek sömürüsü oranı hakkında çok genel ve öznel olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Bunun için bir işletme örnek alınacak. Bu bir tekstil fabrikası. 30 işçi çalışıyor. Ortalama ücret 550*12+800*10+1500*5+2000*2 / 30 = 870 lira. Patronun ortalama kârı 40.000 lira. Patron üretilen malları kendisi satmıyor, tüccarlara toptan veriyor, tüccar perakende olarak satıyor. Sadece bu fabrikadaki işçilerin yarattığı metalardan gelen ortalama tüccar kârı da %20'den 8000 lira.

Demek ki 30 işçinin ürettiği toplam değer = 40000 + 870*30 + 8000 = 74100 lira. Bir işçinin ürettiği ortalama değer 74100 / 30 = 2470 lira.

Ortalama sömürü oranı = (2470 -870) / 870 = %184. Yani işçi 1 saat kendisi için çalışıyorsa 1.84 saat kapitalistler için çalışıyor.

Şimdi bu değerlerden yola çıkarak işçi ücretlerine göre sömürü oranını belirleyebiliriz.
Yüksek ücret alan işçilerin yüksek ücret alma sebebi emeklerine olan talebin fazla olması ve emeklerinin pazarda daha az arz edilmesidir.
Yüksek ücret alan işçilerin üretime daha fazla katkı yaptıklarını söyleyebiliriz. Ancak bu ilişkinin lineerliğini arz-talebin dengesiz oluşu bozmaktadır.

Bir işçinin emeğinin yarattığı değerin, aldığı ücretin karekökü ile değiştiğini farzedebiliriz. 870 lira ücret alan bir işçinin 2470 liralık değer ürettiğini incelediğimiz örnek üzerinden bulmuştuk. Buna göre

bir işçinin ürettiği ortalama değer = 2470*karekök(ücret/870)

olarak normalize edilebilir.
Sömürü oranı = 100*(işçinin ürettiği değer - ücret) / ücret

Buna göre farklı ücret alan işçilerin sömürme oranlarını ve yarattığı değerleri aşağıdaki grafiklerde görebiliriz:


Artı-değer oranı, işçinin kapitalist için çalıştığı süre ile kendisi için çalıştığı sürenin oranı yani sömürü oranıdır. Örneğin bu oran %150 ise işçi 1 saat kendisi için 1.5 saat de patronu için çalışır.