31 Ocak 2010 Pazar

Seçim Sonuçlarının AR Modeli

Dijital sinyal işlemede, sinyallerin AR (Auto-Regresif / Kendine Bağımlı) modeli diye bir şey var. Çok basitçe anlatmak gerekiyorsa diyor ki; AR model ile modellenen bir sinyalin n anındaki değeri o sinyalin n-1, n-2 ... ve n-M anlarındaki değerlerine bağlıdır. M burada AR modelin derecesi oluyor.

(sinyalin şimdiki değeri) = (sinyalin 1 önceki değeri) x (1. AR katsayısı) + (sinyalin 2 önceki değeri) x (2. AR katsayısı) + .... + (sinyalin M önceki değeri) x (M. AR katsayısı)

Stokastik sinyaller denilen, bazen yanlış olarak deterministik olmayan sinyaller olarak açıklanan, fakat aslı sinyali determine eden şeylerin bilinememesi durumunda bu ismi alan, içinde rassal süreçler barındıran sinyalleri modellemek için en çok bu AR model yöntemi kullanılıyor.

Bu modelle EEG, EKG gibi biyolojik sinyaller, ses sinyalleri, TV ve radar sinyalleri, ekonomik sinyaller gibi aklınıza gelebilecek her türden stokastik sinyal modellenebiliyor. Örneğin bir ses sinyalini ele alalım. Dijital olarak kaydedilmiş bir ses sinyali, belirli zamanlarda alınan örnek değerlerini barındırır. 12, 13 15, 7, 9 gibi sayısal değerler... Bir ses sinyalinin M. derece AR modeli oluşturularak n. örnek değeri n-1, n-2 .. n-M değerlerini kullanarak tahmin edilebilir.

Deterministik bir sinyali bir adaptif filtre algoritması olan NLMS algoritması ile modelleyelim. Örneğin sinuzoidal bir sinyal... Aşağıdaki grafikteki mavi renk orijinal sinyali, üzerindeki kırmızı noktalar ise tahmin edilen değerleri temsil ediyor. Burada 2. dereceden AR model kullanıldı. Yani sinyalin şimdiki değerini tahmin etmek için yalnızca sinyalin bir önceki ve iki önceki değerleri kullanıldı.
Bir ses sinyalinin 2. dereceden AR modeli oluşturulduğunda, orijinal ses sinyali ve tahmin edilmiş ses sinyalinin grafikleri şu şekilde oluşuyor:

Sesleri dinlediğimizde (burada örnek aldığım ses 'thank you' idi) modellenen sinyal ile orijinal sinyalin neredeyse hiç bir farkı olmadığı duyuluyor.

Şimdi gelelim seçim sonuçlarına... Seçim sonuçları da stokastik bir sinyaldir. Yani bilinmeyen ve / veya hesaba dahil edilemeyen bir çok parametreye göre değişir. En basit modelleme yöntemi AR modeldir. Seçim sonuçları AR modele ne kadar çok uyuyorsa, o kadar gerçeğe yakın tahminler yapılabilir.

2002'den bu yana yapılan 4 adet genel ve yerel seçimler kullanılarak, partilerin bir sonraki seçimde alacakları oy oranları NLMS algoritmasında adım parametresi 1 olarak alındığında 2. dereceden AR model kullanılarak şu şekilde tahmin edilmiştir:

AKP: 36.9
CHP: 25.9
MHP: 19.5
BDP: 5.9

1. dereceden AR model ile;

AKP: 32.3
CHP: 25.6
MHP: 18.2
BDP:7.6

3. dereceden AR model ile;

AKP: 39.5
CHP: 24.5
MHP: 19.6
BDP: 5.3

Bu tahminlerde yalnızca 4 adet geçmiş değerin olması tahminin sağlıklılığı açısından çok büyük bir dezavantajdır.

21 Ocak 2010 Perşembe

Devrim İyidir ve AKP

Kasdettiğim devrim, bir grup kerameti kendinden menkul devrimcinin çıkıp halkı adam etmesi değil. Devrim dediğim şey, halkın bir grubunu oluşturan siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıfın veya sınıfların, iktidarı hal-i hazırda elinde bulunduran siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıftan almasıdır. Devrimi büyük kitleler, sınıflar yapar, bir grup ultra bilinçli, elit devrimci değil.

Örneğin, bir ülkede birileri çıkıp biz çağdaş uygarlık düzeyini yakalayacağız, bu yüzden devlet gücünü ele geçireceğiz, halkın cahil kesimlerine rağmen bir anda, bir hükümet darbesiyle başa geleceğiz, kendi doğrularımızı dayatacağız; işte bu devrimdir diyebilirler. Bu anlayış yeni değil. Devrimi bunun gibi bir şey sanan Blanqui'nin anlayışını Engels şu şekilde özetliyor ve bu 'devrimci' anlayışın sonucunun ne olacağını gösteriyor:

Blanqui, her devrimi, küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesi olarak gördüğünden, bundan çıkan doğal sonuç, böyle bir şeyin başarısının kaçınılmaz sonucunun bir diktatörlüğün kurulması olduğudur: şurasi iyice anlaşılmalı ki, tüm devrimci sınıfın, proletaryanın değil, ayaklanmayı gerçekleştiren ve ilkin bizzat kendileri bir-iki kişinin diktatörlüğü altında örgütlenmiş az sayıda kişinin diktatörlüğü.

"Hükümet darbesi" ile devrim apayrı şeylerdir. Birincisinde ufak bir azınlık kendi doğrularını kendileri hariç herkese dikte etmeye kalkar. İkincisinde ise çıkarları bakımından aralarında uzlaşmazlık bulunan iki gruptan, baskı altında olan; iktidarın sahibi olanı iktidardan indirir.

Sözü fazla uzatmadan Türkiye'ye ve AKP'ye gelelim. Türkiye'de iktidar kim? Sosyo-ekonomik sınıf olarak iktidar kimde, hangi sınıfta? Bu soruyu anlamsız bulanlar olabilir. İktidar herhangi bir sınıfta değil, halk tarafından seçilen bir partide veya tüm halkın hizmetinde olan kurumlarda diyenler olabilir. Öyleyse neden hala asgari ücret 560 küsur lira? Neden işsizlik %15'i buluyor, neden işçiler uzun saatler çalışıyor ve hala patronlarına nispeten yoksullar? Neden ömrü boyunca hiç çalışmasa bile torunlarına bile yetebilecek servete sahip olanlar var? Sınıf çelişkisi gizlenemeyecek bir biçimde gözümüzün önünde duruyor. İktidar ise burjuvazide. Bu genel çerçeve. Hangi parti, hangi kurum, hangi "çağdaş veya gerici" odaklar gelirse gelsin bu durum değişmeyecek, çünkü hepsi burjuvazinin partisi, burjuvazinin kurumu...

Türkiye ve AKP'den bahsedeceksek, iktidarın burjuvazinin hangi kesiminde olduğunu da irdelememiz gerekiyor. Çünkü güncel siyasi tüm tartışmalar (darbe planları, irtica, şeriat geliyor korkusu, açılım, v.s.) gösteriyor ki çıkarları birbirinden farklı iki grup var. Yoksa sorun sadece hepimiz için en iyisi nedir tartışması değil. Tartışma, hepimiz için aynı şeyin iyi olmamasından kaynaklanıyor. Bir grup için iyi olan (örneğin özelleştirme) bir grubun çıkarlarını zedeliyor.

Bu çatışan iki gruptan birincisi, AKP'nin felaket getirdiğine inanıyor. Şurası iyi bilinmeli ki, tüm halk için değil sadece kendileri için felaket. Çünkü bu grup tam olarak ifade edilmesi gerekirse aristokratik burjuvazi. Aristokrasi demek, siyasal eşitsizlik demektir, siyasi olarak üstün olan ayrıcalıklı olan demektir. İşte bu aristokratik burjuvazi, asker-sivil bürokrasiye dayanır. Darbe bunlara göre iyi bir şey olabilir. Özelleştirmeler ise şüphesiz vatanı satmaktır. Tabi ki işçilerin sosyal hakları törpülenecek diye değil, kendi ayrıcalıklarına halel gelecek diye.

İkinci grup ise, artık kendilerini koruyup kollayan, büyüten yürüten bir bürokrasi istemiyor. Çünkü bürokrasi (ordu-yargı vb.) normal demokratik ülkelerde burjuvazinin memurları. Burada ise aristoklaşmışlar, kendilerine ayrıcalıklar yaratmışlar. Burjuvazi, artık dışa açılmak istiyor, normalleşmek istiyor. Bu yüzden bürokrasiyi amir durumundan memur durumuna indirmek istiyor. Şimdilik bu grubun yani liberal-burjuvazinin güvenebileceği tek parti var o da AKP.

Şimdi gelelim devrim meselesine. Devrim iyidir demiştim. İkinci grubun en güvendiği parti (AKP) devrimci (sosyalist devrimci değil tabi demokratik devrimci) olsa nasıl olurdu?

- Ergenekon davasında, madem dabecilikle yüzleşiyor, önce kendisine e-muhtıra verenleri bir güzel yargılardı, 12 Eylül'ü gerçekleştirenler ressam olacağına devlet tarafından besleniyor olurdu.


- Eğer bu parti devrimci olsaydı açılımı eline yüzüne bulaştırmazdı. Başta dediğim gibi, devrim bir grubun yapacağı iş değil. Büyük kitlelerin mücadelesi ve desteği gerekiyor. AKP ise şimdiye kadar pompalanan şovenist-milliyetçi zehirden etkilenen halkın geri kafalılığı yüzünden kürt sorunu konusunda adım atmaya korkuyor. Çünkü kendini halkla bütünleşik göremiyor, çünkü devrimci değil.

- Bu partinin geçmişteki benzeri yani Demokrat Parti devrimci olsaydı, bu partinin lideri darbeciler tarafından asıldığında, Öcalan'ın odasının 17 cm^2 küçülmesi iddiası ile çıkan olayların 1000 katı çıkardı. Ama bu parti de o parti de devrimci değil. Halkla bütünleşik değil. Tayyip -Allah korusun :) - bir darbe sonrası yargılansa ve idama mahkum edilse halk onu kurtarabilir mi?

-
Bu parti devrimci bir parti olsaydı, e-muhtıra olayından sonra sokaklarda türlü türlü eylemler görmemiz gerekirdi. Arınç'a suikast iddiası var ama halktan buna ne? AKP gider JKP gelir, o gider QKP, o gider WQP partisi iktidar olur. Ama hiçbir zaman muktedir olamaz. Devrimsiz iktidar değişmez, devrimsiz demokrasi gelemez.

Sonuç olarak devrim iyidir, AKP de AKP'liler de bir şeyleri değiştirmek istiyorlarsa devrimci olmalılar...
Olabilir mi sorusu ayrı bir konu, bu denklemde işçi sınıfı da küçük-burjuvazi de yok. Dar çerçevede bir deneme yapmak istedim sadece...

Ayrıca Türkiye'de Partiler ve Sınıflar yazısına da bi göz gezdirebilirsiniz.

Ve Marksist Tutum'da Mehmet Sinan'ın Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı isimli 13 bölümlük yazı dizisini şiddetle tavsiye ederim. Girişi şöyle:

Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.



18 Ocak 2010 Pazartesi

Politik Mimlenmişim

Zihni bey beni mimlemiş. Blog aleminde yeni değilim ama pek aktif de değilim. Mim de ne ki diye düşünürken anlamam pek zor olmadı :p

Kurallar şöyleymiş:

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular şunlar:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

Cevaplarım da şöyle:

1)
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Dokulmazlık konusu öyle basit değil Türkiye'de. Darbelerin sıradan şeyler olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 301. madde gibi düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandıran birçok yazılı ve yazılı olmayan kurallarımız var. Yargı bağımsızlığının olduğu ise kimse söyleyemez. Böyle bir ortamda dokunulmazlıkların tamamen kalkmasını savunmak pek mümkün değil. Dokunulmazlık varken bile partiler kapatılıp milletvekilleri hapse gönderilebiliyor. Bu koşullar altında dokunulmazlıkların tamamen kaldırılması ile parlementarizmin işlememesine, ülkenin daha çok 'hakimler hükümeti'ne dönüşmeyeceğine kim garanti verebilir. Eski DTP'li vekillerin ifade krizini hatırlayalım. Adamlar haklı olarak milletvekili olduğumuz sürece bize dokunamazsınız diyerek ifade vermeye gitmemişlerdi. Sonra milletvekillikleri ve dolayısıyla dokunulmazlıkları düşen 2 vekil ifade verdi.

2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
Kaldırılsın. Dar bölge sistemi gibi bir sistem uygun olabilir.
Seçim barajının bir çok nedeni vardır mutlaka ama şimdi aklıma gelen 2 tanesini yazayım:
1- 'Marjinal' denilen muhalif partilerin sesleri fazla çıkmasın, muhalefet güçlenmesin, sistem tehlikeye girmesin diye.
2- Parti içi demokrasinin olmadığı partilerin, seçim barajı yüzünden küçük partilere oy veremeyen seçmen tarafından 'başkana rağmen' seçilerek, oy kaybetmemesi için.
Demek ki seçim barajı, sisteme; 'parti ağalarına' ve diğerlerine yarıyor, bana bi faydası yok.

3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
Düzen partileri adaylarını nasıl belirlerse belirlesin. Ben bir şeyler önersem de beni karıştırmazlar zaten kendi işlerine. Benim destekleyebileceğim partiler için adayın zeki, çevik ve ahlaklı olanını öneririm :)

4)
Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
Benim için devlet denilen kurum tüm toplumun hizmetinde olan, tüm toplumu temsil eden bir kurum değil. Devletin iki yönü var.
1- Toplumda farklı çıkarlara sahip sosyo-ekonomik ve siyasal çıkar gruplarının çatışmalarını, toplumu yok olmaktan koruyacak şekilde sınırlandıran , makul düzeye indirgeyen denge unsuru.
2- 1.'ye paralel olarak bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı ve egemenlik aracı.

Yargı, devletin bir fonksiyonu olarak düşünülürse, burjuvaziden bağımsız değildir. Ancak Türkiye'de burjuvaziye de değil, burjuvazinin bir kesimi olan aristokratik burjuva diyebileceğim asker-sivil bürükrasiye bağımlıdır.
Bu bağımlılığın kırılması için şöyle yapmak lazım böyle yapmak lazım gibi fikir bildirimleri hiçbir sonuç getirmeyecektir. Çünkü bu bağımlılık toplumun her kesimi için değil bir kesimi için kötü, diğer kesimi için de iyidir. Toplumun bir kesimi yargının bağımsız olmasını ister, diğer kesimi ise buna direnir.
Tüm siyasal sorunlarda bu noktayı iyi anlamak gerekir. Siyaset çıkar çatışması, sınıf çatışmasıdır. Herkes için iyi olan diye bir şey yok. Bu yüzden siyaseti herkes için iyi olanın belirlenmesi olarak algılamak yanlış. Siyaset çıkar/sınıf çatışmasıdır ve yoksulların/emekçilerin işçi sınıfının kendi çıkarlarını dayatabilmesi için örgütlenmesi gerekmektedir.

5) Zihni Bey'in sorduğu 5. soru, ben de aynı soruya gelecek cevapları merak ediyorum.
Günümüzde en zengin olanların en akıllılarıyla, en yoksulların en akıllılarından beşer kişiyi bir adaya bıraksalar, herkese eşit koşullarda araç gereç sağlasalar. 10 yılda hangi gurubun gelir durumu daha yüksek olurdu? (akıl yürütmek)

Cevaba etki edecek iki etmen var:

1- Fakirler, çalışmayı sevmedikleri için, aptal oldukları için fakir değiller. Tam tersine en ağır işlerde çalışanlar yine fakir. Yani kim fakirse çalışmak zorunda, kim zenginse onun çalışmasına gerek yok.
Adaya bırakılan fakir grup, zengin gruba nispeten çalışmaya alışkın. Bu onların avantajı. Zenginler çalışmaya alışkın olmadıkları için çalışmak onlara çok zor gelecektir.

2- Fakirler 10 üretiyorlarsa bazen 5'ini bazen daha da fazlasını patronları ile paylaşmak zorunda kalıyorlar. Adadaki nisbi üretimleri, bir patronları olmadığı için aynı miktarda çalışmalarına karşın daha fazla olabilecek. Fakirler zaten fakirlerdi, daha çok kazanma hırsına sahip olmayacaklar. Yaşamlarını sürdürebilecekleri kadar çalışmak onlara yetecek.
Zenginler ise başta çok zorlanacaklar, fakat artık bi şekilde çalışmaya alıştıklarında kendilerine yetecek kadar üretebilmelerine karşın hala tatmin olmayacaklar. Eski durumları onlar için referans noktası oluşturacak. Hep daha fazlasını isteyecekler ve belki bu yüzden çok çalışacaklar.

Belli olmaz...
Yani 10 sene sonunda kesinlikle fakirler daha iyi gelir durumunda olurlardı diyemiyorum.

Bir ek soru:
6-Bir toplum kapitalist sınıfsız mı asla yaşayamazdı,
Emekçi sınıfsız mı asla yaşayamazdı..?

Tabi ki emekçi sınıfsız... Kapitalist sınıfsız ise daha iyi yaşar :)
Emekçi sınıf olmasa kapitalistler kimi çalıştıracaklar fabrikalarda? Kendileri çalışacaksa artık onlar kapitalist olmazlar zaten.


Tüm soruları cevaplandırdıktan sonra sıra birilerini mimlemeye geldi... Kimi mimlesem bilemedim şimdi...

Aşağıdaki arkadaşları mimlemiş olayım:

Antiotoridan
Shere Khan
Saldıray

17 Ocak 2010 Pazar

Başkasını Ezen Özgür Olamaz

Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz.
K. Marx

Türkiye'de halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının durumu gerçekten çok kötü. İşsizlik, düşük ücretler, fazla çalışma saatleri, gelir dağılımındaki adaletsizlik... Peki bu halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının gündeminde ne var?

Büyük bir kısmı ülkemiz bölünecek, kürtler vatanımızı elimizden alacak diyor. Kürtlere ve diğerlerine karşı linç girişimlerini TV ekranından izleyip iyi olmuş hadlerini bildirmişler diyor.
Bir kısmı da dinsizler dinimizi elimizden alacak, misyonerler bizi hristiyanlaştıracak diye kaygılanıyor.
Küçük bir kısmı da laikliğimiz elden gidecek, ülkemize irtica gelecek diye kaygı içerisinde.

İşçi yığını, sınıfın birazcık örgütlü kesimi eylem veya grev yapınca onlara vatan haini diyor, bölücü diyor, düzen bozucu, fitneci diyor. İşçiler grev yapınca vatandaş madur oluyormuş. Örneğin Telekom grevinde interneti bir kaç kere kesilen bir 'vatandaş' işçilere sövmeye başlıyor. Ama bu akılsız 'vatandaş'ın aklına şimdiye kadar internetinin kesilmemesi için uğraşan işçilerin ne istediğini anlamak, kapitalistin işçilerin isteklerini yerine getirmediği için kendisinin mağdur olduğu görmek gelmiyor.

İşsizlik %15'e dayandı, buna rağmen hala günde 10-12 saat eşşek gibi çalıştırılan işçi bunu düzeltmek için hiçbir şey yapmıyor. Ama gel kürtleri linç ediyoruz desek koşa koşa gelir.
Bir kapitalist, bazen bir akşam yemeği için kendisinin 10 günde harcadığı parayı harcıyor. Aklına bunu sorgulamak gelmiyor. Ama kürtçe TV açılacağını duyduğunda sövmeye başlıyor.
Örnekleri çoğaltmak mümkün...

Marx, başkasını ezen özgür olamaz diyor ben de ekliyorum: Başkasını ezenin, ezmeye çalışanın, başkasının ezilmesine göz yumanın özgür olmaya hakkı yoktur.

Ey işçi, sen eşşek olursan semer vuran çok olur. Başkasını nasıl ezebilirim diye kafa yoracağına ben ezilmekten nasıl kurtulurum diye düşün.

İşçiler ya sınıf bilincine sahip örgütlü bir sınıf olacaklar ya da bilinçsiz, örgütsüz, sömürülen, ezilen, uzun ve ağır çalışma şartlarında çalışmak zorunda kalan, kapitalistin kazancına oranla yok denebilecek bir ücret alan yığınlar olmaya müstehaklar.

İşçi sınıfını kurtaracak olan kendi kollarıdır. Uyduruk sosyalist örgütler ya da devletçi, memurcu, bürokratizme batmış sendikaların getirebileceği ufacık faydayı işçiler hak etmiyorlar, ki zaten istemiyorlar da...

10 Ocak 2010 Pazar

Orak - Çekiç

Orak-çekiç simgesi ilk olarak Rusya sosyalist hareketinde ortaya çıktı. Daha önceki sosyalist hareketlerdeki genel simge yalnızca kızıl bayraktı. 'Orak-Çekiç' 20. yy Rusya koşullarının sosyalizminin yansıtıyor. Rusya'da kapitalizmin Avrupa'daki gibi gelişmediği biliniyor. Proletarya toplumun büyük çoğunluğunu tek başına değil, ancak topraksız köylülerle ittifak halindeyken sağlayabiliyordu. Bu yüzden Rus sosyalizmi işçi-köylü ittifağının sembolü olarak Orak-Çekiç sembolünü kullanmıştır. Egemen sosyalizm ya da reel sosyalizm, bu sembolü SSCB'nin bir sembolüne dönüştürdüğü için, orakç-çekiç komünizmin genel geçer bir sembolü olagelmiştir.

Ancak günümüzde işçi-köylü ittifağı, yalnızca 20. yy Rusya'sının özel koşulları çerçevesinde geçici bir durum olarak değerlendirilmeli. Köylü sınıfı, gelişen kapitalizm karşısında erimiş ve çoğunlukla tarım proletaryasına katılmıştır. Sosyalizmin dayanacağı yegane sınıf işçi sınıfıdır. Bu yüzden bu sembol yerine başka sembollerin kullanılması daha uygundur. Kafa ve kol emeğinin birliğini temsilen aşağıdaki sembol uygun olabilir. Kafa emeğini kalem, kol emeğini de anahtar temsil ediyor. Yumruk ise isyanı temsil ediyor.

(bahsettiğim sembolü bulamadım kendim çizmeye kalktım böyle oldu)

4 Ocak 2010 Pazartesi

Şeriatçı Baykal

'Laikçi' kesim ve tabi Baykal, türban sorunu konusunda mutlaka şu argümana başvururlar:

"Türban Kur'an'da yok ki... Onun için yasak olabilir."

Ne yani? Siyasal bir konuda, 'devlet işlerini' ilgilendiren bir konuda neyin yasak olup neyin olamayacağına Kur'an'da veya Tevrat'ta veya herhangi bir 'kutsal' kitapta yazıp yazmadığına göre mi karar vereceğiz? Kur'an'da türbanın gerekliliği yazsaydı 'kamusal alanda' yasak olmasını savunmayacağınızdan hareketle, Kur'anda yazan her şeyi kabul ediyoruz anlamı çıkmaz mı buradan?

Bi tutarlı olun diyeceğim ama nerdeee. Takılın siz öyle...

3 Ocak 2010 Pazar

Türkiye'de Artı-Değer Oranları

Bir önceki yazıda Türkiye'deki ortalama emek sömürüsünü hesaplarken, farklı ücret alan işçilerin yarattıkları toplam değer ile aldıkları ücret arasındaki ilişkiyi

yaratılan toplam değer = 2470*karekök(ücret/870)

olarak almıştım. Burada 2470 sayısı, 870 lira ücret alan işçinin ortalama ürettiği değerdi. Yüksek ücret alan işçinin işgücü için arz-talep dengesizliği, aldığı ücretle yarattığı toplam değer arasındaki ilişkinin lineerliğini bozan bir etken olarak düşündün ve bu ilişkinin a priori karekök ile sağlandığı düşündüm.

Artı-değer oranı ile ilgili başka bir araştırmayı göz önüne alarak bu ilişkinin nasıl olduğunu daha net yazabiliriz.
A. Tonak'ın yazmış olduğu Brisa'da Artık Değer isimli yazıdan, 2800 lira ücret alan bir işçi için artı-değer oranının %146 olduğunu görüyoruz. Buna göre yaratılan toplam değerle ücret arasınedaki ilişki şu şekilde revize edilebilir:

yaratılan toplam değer = 2470*(ücret/870)^n, burada n'i bulmak istiyoruz. Brisa'daki değerleri yerine yazarsak;

ytd = 2800*2.46 = 6888, ücret = 2800

6888 = (2800/870)^n

her iki tarafın logaritmasını alırsak n = 0.87 olarak buluruz.

Böylece ücret / artı-değer oranı grafiğinde hem benim örneğimdeki bir tekstil fabrikası hem de Brisa için gerçek değerler simülasyon ile örtüşür. İşçinin aldığı ücret ile yarattığı toplam değer ilişkisinin piyasa tarafından lineerliğe yakınlaştırıldığını görmüş oluruz. Bunun sebebi;

Yüksek ücret alan bir işçinin işgücüne, -eğer daha fazla değer yaratıyorsa- daha fazla talep olacak, yine bu iş diğer işlere göre daha zorsa ve yoğunsa, bu türde bir işgücünün arzını azaltacaktır. Buna göre piyasada daha fazla değer yaratan işgücüne ödenen ücret de artacaktır.

Buna göre yeni grafikler şöyle olmaktadır:


(resimleri büyütmek için üzerine tıklayınız)

Türkiye'de Ortalama Emek Sömürüsü Oranı

Önce bazı temel kavramlara kısaca değinmek gerekiyor:

Meta: Arapça kökenli bir sözcük. Meta' şeklindeki yazımı daha doğru olanı. ( متاع ) İngilizcesi commodity... Eşya, ürün, mal gibi anlamlara geliyor. Kapital'in tüm türkçe çevirilerinde meta olarak geçiyor. Ancak günümüz türkçesinde pek kullanılmıyor. Her neyse...
Meta kapitalist ekonominin temelidir. En geniş anlamıyla, para karşılığında alınıp satılabilen her şey metadır.

Metaların değişim değeri: Metalar pazarda birbirlerinden farklı fiyatlara satılırlar. Örneğin bilgisayar 1500 lira, ayakkabı 50 lira vs... Metalara değerini veren şey ne olabilir? İşe yarar olmaları mı? Yani hangi metaya daha fazla ihtiyacımız varsa onun değişim değeri daha fazla mı olur? Eğer böyle olsaydı en pahalı metanın hava ve su olması gerekmez miydi?

Metaların değişim değerleri ne kadar zor üretildikleri ile ilgilidir. 1 bilgisayar üretene kadar, aynı yoğunlukta ve sürede emekle 30 tane ayakkabı üretilebiliyorsa, bu iki metanın değişim değerleri oranları 1/30 olur.

Daha basit bir ifade ile metaların değişim değerleri, içinde bulundukları emek-zamanı ile orantılıdır. Daha doğrusu yeniden üretilebilmeleri için gereken emek-zamanı...
Bir ayakkabı 2 saatte üretilmişken, yeni bir makine çıkar ve artık aynı ayakkabı 1.5 saatte üretilebilirse eski üretilen ayakkabının değeri de ona göre yeniden değişir.

Metaların fiyatları, değerlerinin üzerinde veya altında olabilir. Pazarda fiyatı belirleyen alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabettir. Bu rekabet üç türlü gerçekleşir:

1- Satıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satmak isterse daha ucuza satan amacına ulaşabilecektir. Bu durum metaların pazar fiyatını düşürür. Ayrıca daha az bulunan metaların daha pahalı, daha fazla bulunan metaların daha ucuz olmasına sebep olur.

2- Alıcıların kendi arasındaki rekabeti: Bir metaı birden fazla kişi satın almak isterse daha fazla ödeyen amacına ulaşır. Dolayısıyla alıcılar arasındaki rekabet fiyatların artmasına sebep olur.

3- Alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabet: Alıcılar daha ucuza almak isteyecek, satıcılar da daha pahalıya satmak isteyecektir. Bu çekişme diğer iki rekabete bağlı olarak fiyatı belirler.

Bu rekabet ya da arz talep denilen şey metaların bazen değerlerinin üzerinde bazen altında satılmalarını sağlar ama ortalama olarak metalar kendi değerlerinden yani ne kadar zor üretilebildikleri ile orantılı olarak yani yeniden üretilebilmeleri için gerekli emek-zamanına bağlı olarak diğer metalarla değiştirilir.

Emek gücü metaı ve artı değer: Emek gücü, kapitalizmde para ile satılan bir metadır. İşçi emek gücünü patronuna satar. Karşılığında belli bir ücret alır. İşçi emeğini patronuna kiraladığı için kullanma hakkı patrona ait olur. Böylece emeğin tüm ürünü patronun hesabına geçer.
Bir işçi ayakkabı fabrikasına girdi ve emeği ile bir ayda 40 tane ayakkabı üretimine katkıda bulundu. Yani o işçi o fabrikaya girmeseydi, kendi emeğini patronuna kiralamasaydı 40 ayakkabı eksik üretilecekti. Sonuçta işçinin emeği 40 ayakkabı = 40*50 lira yani 2000 lira üretti. Ama işçinin ücreti 1000 lira. Demek ki 1000 lira patrona artı-değer olarak kaldı. Patron bunu sermayesinin ürettiği bir kâr olarak görebilir. Ama aslında para, para üretmez. Değeri emek üretir. Bir şeyin içinde insan emeği yoksa, doğada saf olarak duruyorsa onu kimse satmaya kalkamaz. Havayı satamazsınız....

Artı-değer, işçinin emeğinin ürettiği ile aldığı ücret arasındaki farktır yani sanaayicinin kâr dediği şey.

Sömürü oranı: Artı-değer ile işçinin aldığı ücretin oranıdır. Başka bir ifade ile işçinin patron hesabına çalıştığı süre ile kendisi için çalıştığı sürenin oranıdır. Başka bir ifade ile işçinin patronuna kazandırdığı kâr ile aldığı ücretin oranı...

Temel kavramlara bu şekilde kısaca değindikten sonra Türkiye'de ortalama emek sömürüsü oranı hakkında çok genel ve öznel olarak bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Bunun için bir işletme örnek alınacak. Bu bir tekstil fabrikası. 30 işçi çalışıyor. Ortalama ücret 550*12+800*10+1500*5+2000*2 / 30 = 870 lira. Patronun ortalama kârı 40.000 lira. Patron üretilen malları kendisi satmıyor, tüccarlara toptan veriyor, tüccar perakende olarak satıyor. Sadece bu fabrikadaki işçilerin yarattığı metalardan gelen ortalama tüccar kârı da %20'den 8000 lira.

Demek ki 30 işçinin ürettiği toplam değer = 40000 + 870*30 + 8000 = 74100 lira. Bir işçinin ürettiği ortalama değer 74100 / 30 = 2470 lira.

Ortalama sömürü oranı = (2470 -870) / 870 = %184. Yani işçi 1 saat kendisi için çalışıyorsa 1.84 saat kapitalistler için çalışıyor.

Şimdi bu değerlerden yola çıkarak işçi ücretlerine göre sömürü oranını belirleyebiliriz.
Yüksek ücret alan işçilerin yüksek ücret alma sebebi emeklerine olan talebin fazla olması ve emeklerinin pazarda daha az arz edilmesidir.
Yüksek ücret alan işçilerin üretime daha fazla katkı yaptıklarını söyleyebiliriz. Ancak bu ilişkinin lineerliğini arz-talebin dengesiz oluşu bozmaktadır.

Bir işçinin emeğinin yarattığı değerin, aldığı ücretin karekökü ile değiştiğini farzedebiliriz. 870 lira ücret alan bir işçinin 2470 liralık değer ürettiğini incelediğimiz örnek üzerinden bulmuştuk. Buna göre

bir işçinin ürettiği ortalama değer = 2470*karekök(ücret/870)

olarak normalize edilebilir.
Sömürü oranı = 100*(işçinin ürettiği değer - ücret) / ücret

Buna göre farklı ücret alan işçilerin sömürme oranlarını ve yarattığı değerleri aşağıdaki grafiklerde görebiliriz:


Artı-değer oranı, işçinin kapitalist için çalıştığı süre ile kendisi için çalıştığı sürenin oranı yani sömürü oranıdır. Örneğin bu oran %150 ise işçi 1 saat kendisi için 1.5 saat de patronu için çalışır.