23 Ekim 2010 Cumartesi

Türban Takmayanlara Baskı

Kemalist paranoya, bize, sürekli, üniversitelerde türban serbestliğinin, türban takmayanlara yönelik baskı doğuracağından bahsedip duruyor.

Dinciler, türban takmayanlara baskı yapmak için üniversitelere türbanla girme iznini bekliyorlar sanırım.

Ya da dinciler herkese başını örtmesi için baskı yapıyor da, başını örtmeyenler "ama üniversitede yasak teyze o yüzden örtemiyorum" diyerek bu bahane sayesinde yırtıyor mu?

Baskı yüzünden başını örten zaten üniversiteden çıktıktan sonra yine türban takmak zorunda kalıyor.

Yani türban yasağı hiçbir şekilde hiç kimseyi herhangi baskıdan kurtarmıyor. Sadece kendi isteği ile türban takanları baskı altına aldığıyla kalıyor.

14 Ekim 2010 Perşembe

Devleti Allah'a Ortak Yapan Müslümanlar

Arap putperestler de Allah'a inanıyorlardı, fakat putların da saygı gösterilmeleri gereken, ruh taşıyan varlıklar olduklarına inanıyorlardı. Zaten onların isimleri bu yüzden müşrikti. Müşrik, şerik, şirket hepsi aynı kökten gelen bir sözcük. Şirket bildiğimiz gibi ortaklık demek, müşrik de "ortak eden" demek. Arap müşrikler ilahlık konusunda kendi elleriyle yaptıkları putları Allah'a ortak etmişlerdi. Putlara saygı gösteriyorlar, putlar için kurban kesiyorlardı.

Bu çağdan uzaktaki geçmişe baktığımızda o insanları anlamamız çok zor. Bunun ne kadar akıl dışı ve aptalca bir şey olduğu ortada. Ama insanlar, balıklar misali içinde bulunduğu şeyi anlayamıyorlar.

Geçenlerde 5 vakit namaz kılan bir akrabamla konuşurken konu şehitlik meselesine geldi. Devlet için savaşırken ölenler şehittir dedi. Ben de müslüman taklidi yapıyorum, sadece Allah için savaşırken ölenler şehit olur dedim. Ama devlet olmasa biz de olmazdık, yaşayamayız dedi. Hatta müslüman olmamız devlet sayesindedir diye ekledi. Tıpkı ilkel müşrikler gibi... Onlar da putları Allah'a ulaşmada bir araç olarak görüyorlardı.

Modern çağın putlarından birisi de devlettir. Müslümanların çoğu bu putu Allah'a ortak etmiş. Ama müşrik olduklarının farkında bile değiller. Devleti insanların kendi elleriyle yaptıklarını, devletin insan yapımı bir şey olduğunu ve devlet için ölenlerin, kendi yaptıkları putlar için kurban kesenlerden daha akıl dışı bir davranışta bulunduklarını anlayamıyorlar.

Modern çağın bir başka putu da vatandır. Vatan, dağ, taş, toprak... İnsanlar toprak için toprağa düşüyor. Bir avuç toprak için! Bir çakıl tanesini bile düşmana vermemek için... Eski müşrikler hiç olmazsa toprağa şekil verdikten sonra kutsuyorlardı. Modern müşrikler şekilsiz toprağa bile tapınıyorlar.
"Vatan için" denildiği zaman herşey meşrulaşıyor. Altında ne var sorgulamak yok.

Ne söylesek boş. Bu müşriklerin akıllanması için mucize gösterme yeteneğine sahip bir peygamber gerekiyor sanırım...

12 Ekim 2010 Salı

Zorunlu Resmi Dil Gerekli midir?

Liberaller gericilerden, en azından ilkokul için anadilinde ders hakkını tanımalarıyla ayrılıyorlar. Ama zorunlu bir resmi dilin olması gerektiği konusunda gericilerle tamamen hemfikirler.

Zorunlu bir resmi dil ne demektir? Pratikte bu, Türkiye nüfusunun bir bölümünü oluşturan Türklerin dilinin, Türkiye’nin tüm diğer nüfusuna dayatılması demektir. Her okulda resmi dilin öğretilmesi zorunlu tutulacaktır. Tüm resmi yazışmalar yerel halkın dilinde değil, resmi dilde yapılmak zorundadır.

Zorunlu resmi dilin gerekliliği, onu savunan taraflarca nasıl haklı gösteriliyor?

Kemalistlerin’in “argümanları” tabii ki kısa ve özdür. Onlar bütün Türk olmayanların, “kontrolden çıkmamaları” için demir sopayla yönetilmeleri gerektiğini söylüyorlar. Türkiye bölünemezdir ve tüm halklar Türk egemenliğine boyun eğmelidirler, çünkü Türkiye'yi kuran ve birleştiren Türklerdir. Bu yüzden egemen ulusun dili zorunlu resmi dil olmalıdır. Chp'liler, Türkiye’deki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20’si tarafından konuşuluyor olsa bile “yerel lehçeler”in bütünüyle yasaklanmasına aldırış etmemektedirler.

Liberallerin tavrı çok daha “kültürlü” ve “rafine”dir. Anadile, belirli sınırlar içinde (örneğin ilkokullarda) izin verilmesinden yanadırlar. Fakat aynı zamanda bir zorunlu resmi dili savunurlar. Zorunlu resmi dilin, “kültür”ün çıkarları için, “bir” ve “bölünmez” Türkiye’nin çıkarları için vs. gerekli olduğunu söylüyorlar.

“Devlet olmak kültür birliğinin onayıdır… Resmi dil, devlet kültürünün temel bir bileşenini oluşturur… Devlet olmanın temelinde otorite birliği yatar ve resmi dil bu birliğin bir aracıdır. Resmi dil, devlet olmanın tüm diğer biçimleri gibi aynı zorlayıcı ve genel yükümlendirici güce sahiptir…

Türkiye bir ve bölünmez kalacaksa, o zaman Türk yazı dilinin politik yararlılığı olanca kararlılıkla savunulmalıdır.”

Resmi dilin zorunluluğu sorununda liberalin tipik felsefesi budur. […]

Türkçe büyük ve güçlü bir dildir, diyor bize liberaller. Türkiye’nin sınır bölgelerinde yaşayan herkes bu büyük ve güçlü dili bilsin istemez misiniz? Türk dilinin Türk olmayanların edebiyatını zenginleştirdiğini ve büyük kültür zenginliklerini onların yakınına getirdiğini vs. görmüyor musunuz?

Bütün bunlar doğru, beyler, diye yanıtlıyoruz onları. Elif Şafak’ın, Orhan Pamuk’un, Nazım Hikmet’in, dilinin büyük ve güçlü bir dil olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Türkiye’deki istisnasız tüm ulusların ezilen sınıfları arasında mümkün en sıkı ilişkinin ve kardeşçe birliğin oluşmasını sizden daha çok istiyoruz. Ve elbette Türkiye’nin her sakininin Türk dilini öğrenme olanağına sahip olmasından yanayız.

Bizim istemediğimiz şey cebir öğesidir. İnsanları sopayla cennete sürmek istemiyoruz; çünkü “kültür” üzerine istediğiniz kadar güzel laf edin, zorunlu resmi dil cebir içerir, sopa içerir. Büyük ve güçlü Türk dilinin, kimsenin onu düpedüz cebir yoluyla öğrenmeye zorlanmasına ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin ve toplumsal yaşamın genel seyrinin bütün ulusları birbirine yakınlaştırma yönünde işlediği kanaatindeyiz. Yüz binlerce insan Türkiye’nin bir ucundan diğerine taşınıyor, farklı milliyetten halklar birbirine karışıyor, soyutlanma ve ulusal tutuculuk ortadan kalkmak zorundadır. Yaşam ve çalışma koşullarından dolayı Türk dilini bilmesi gerekenler, cebir olmadan da onu öğreneceklerdir. Ancak zorlamanın (sopanın) tek bir sonucu olacaktır: büyük ve güçlü Türk dilinin diğer ulusal gruplara yayılmasını engelleyecek ve en önemlisi uzlaşmazlıkları keskinleştirecek, milyon tane yeni sürtüşme biçimine yol açacak, dargınlığı ve karşılıklı anlaşmazlığı artıracaktır vs.

Kim böyle bir şeyi ister? Türk halkı değil, Türk demokratları değil. Onlar, “Türk kültürü ve devleti yararına” olanlar da dâhil, hiçbir türlü ulusal baskıyı kabul etmezler.

Onun için Türk Marksistleri diyorlar ki, hiçbir zorunlu resmi dil olmamalıdır, öğretimin tüm yerel dillerde yürütüleceği okullar halka sağlanmalıdır, anayasaya herhangi bir ulusun tüm ayrıcalıklarını ve ulusal azınlıkların haklarının ihlal edilmesini geçersiz ilan eden temel bir yasa eklenmelidir.

___________________________________________________________

Bu yazı 18 Ocak 1914 yılında Proletarskaya Pravda gazetesinde Lenin tarafından yazılmıştır. Yazıda sadece kırmızıyla vurgulanan kısımlar değiştirilmiş olup Rusya, Türkiye'ye; Rus, Türk'e; Rus Yazarlar sembolik olarak Türk yazarlarının isimlerine, Rusya'nın gerici siyasetçilerinin isimleri Türkiye'nin gerici siyasetçilerinin isimlerine, ve farklı anadile sahip olan nüfus oranı %20'ye dönüştürülmüştür. (Türkçe her ne kadar Rusça kadar "büyük ve güçlü bir dil" olmasa da bu ifadeye dokunulmadı. Sonuçta her dil "büyük ve güçlü" bir dildir.)

Liberaller kendilerini en demokrat en özgürlükçü olarak tanımlarken, sosyalistleri, Marksistleri baskıcılıkla, devletçilikle suçluyorlar. 1914'ün Marksisti olan Lenin'den, hatta onun muarızı olan 1914'ün Rus liberallerinden daha gerici, daha devletçi, daha baskıcı biçimde utanmadan sıkılmadan hala zorunlu resmi dili bırakalım, anadilde eğitime bile karşı çıkıyorlar.

İnsanda biraz insaf olur, biraz utanma biraz sıkılma olur.

Bizim 2010 model "yurtsever" sosyalistler ise muhatabımız bile olamazlar.

Yazının Lenin tarafından yazılan orijinali için tıklayınız.

7 Ekim 2010 Perşembe

"Geri Kafalı" Marx

Karl Marx, damadına (Lafargue), henüz damadı olmamışken yani kızıyla evlenmemişken bir mektup yazar. Mektupta iki şey üzerinde durur. Birincisi:

Azizim Lafargue,

Aşağıdaki gözlemleri yapmama izin vereceğinizi umuyorum:

1. Eğer kızımla olan ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, "kur yapma" yönteminizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir söz yoktur ve hiçbir şey de kesinleşmemiştir. Hatta Laura, sizin usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı, yine de söz konusu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Çok fazla bir samimiyetin alışkanlıkları iki sevgilinin çetin tecrübeler ve ıstırap anlarıyla dolu olarak geçirecekleri ve zorunlu olarak da uzun bir süre aynı yerde oturacakları oranda yön değiştireceklerdir.

Yalnızca bir haftanın jeolojik devresi içinde, bir günden diğerine değişen davranış değişikliklerinizi dehşetle izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın putuna karşı olan çekingenliğinde ortaya çıkar; fakat asla ihtiras içinde kendini kapıp koyvermeyle ve vaktinden önce gelişen bu samimiyetin gösterileriyle değil...

Eğer melez mizacınızı müdafa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir.Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyle uyan bir şekilde sevmeyi bilmiyorsanız, onu uzaktan sevmeye rıza göstermek zorunda kalacaksınız.

Özet geçerek;

Daha ortada fol yok yumurta yok, henüz nişanlanmadınız bile. Evleneceğiniz de meçhul. Sen de kaypak herifin tekisin. Bugün böylesin yarın şöylesin. Doğru bir ilişkide uzun vadeli düşünmek gerekir, ciddi olmak gerekir. Niyetin ciddi olsun. Kızımla gönül eğlendirme.
Kızıma karşı çok rahatsın. Öpüşüp koklaşıyorsun. Halbuki gerçek aşkta önce cinsellik düşünmez. Sanki senin amacın onu sadece yatağa atmaktan ibaret gibi. Dikkatli ol, adam ol. Evlenmeden önce kızıma elini süreyim deme. Yoksa uzaktan sevmekle yetinebilirsin.

Mektuptaki ikinci konu da şu:

2. Laura'yla olan ilişkilerinizi kesin olarak düzenlemeden önce, ekonomik durumunuz üzerine ciddi açıklamalara ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Halbuki yanılmakta. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki, elimde avucumda ne varsa hepsini ihtilalci savaşta tükettim. Buna pişman değilim. Tersine, eğer yeniden hayata başlama durumunda olsaydım, yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince, anasına hayatı zehir eden zorluklarda kızımı kurtarmak istiyorum. Bu iş benim doğrudan müdahalem olmaksızın (bu benim açımdan bir zayıflıktır) ve size olan dostluğumun kızımın hareketlerini etkilemeksizin hiçbir zaman bugünkü haline gelemeyeceğine göre, üzerimde ağır bir şahsi sorumluluk taşımaktayım.

Şu anki durumunuza gelince, aramadığım, fakat buna rağmen elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa'daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya kırılmış bulunduğunu, İngiltere'ye alışmanız için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, ateşli faaliyet başlangıçlarınıza ve iyi niyetinize rağmen, tabiat olarak çalışkan değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farzetsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Hatta onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de, kızımın geleceğine iealist bir görüş açısından bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müsbet bir kişi olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

Özetle;

Paran pulun yok, kızımla evlenince nasıl geçineceksin. Daha öğrenci adamsın. Ailen de sanıyorum çulsuz. İki gönül bir olunca samanlık seyran olmaz. Zaten ben bütün paramı devrimci mücadele uğruna harcadım. Eşime iyi bir hayat sunamadım. Açlıktan ağzımız kokuyor. Aynı şeyleri kızımın da yaşamasını istemiyorum. Tembelin teki gibi görünüyorsun. Kendine çeki düzen ver. Aşk karın doyurmaz.

Marx'la ikinci konuda olmasa da ilk konuda aynı fikirde olduğum için pek çok defa "sosyalistlerden", "geri kafalı" damgası yemişliğim vardır.

Ve mektup şöyle bitiyor:

3. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için, size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile, bu yine olmazdı. Kızım redderdi. Ben de bizzat bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe devresi gerekiyor.

4. Bu mektubun sırrı ikimizin arasında kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.

En iyi dileklerimle,

Karl Marx.


Özetle:

Sen hemen şimdi evlenmek istesen bile kızım senle evlenmezdi, zaten ben de izin vermezdim çünkü aklı bir karış havada serserinin tekisin. Bir de bu yazdıklarım aramızda kalsın, gidip beni kızıma ispiyonlama.

1 Ekim 2010 Cuma

Ümmetçilik genişletilmiş milliyetçiliktir

Bir ermeniye, yunanlıya veya kürde düşman olan milliyetçi türkün bakış açsının aynısı, bir ateiste, budiste veya hristiyana düşman olan ümmetçi müslümanda da var. Dayandığı unsur türklük yerine müslümanlıktır. Bir seçim sonucu, araştırılıp, düşünülüp taşınılma sonucu karar verilmiş bir müslümanlık değil bu. Müslüman bir ülkede, müslüman bir ailede doğmuş, müslüman bir çevrede yetişmiş. Biraz dini eğitim almış olabilir, ama bu dinini kendisinin seçtiğini göstermez. Tartışmaya kapalı olduğundan anlıyoruz bunu. Farklı görüşlere asla hoşgörü göstermez, dininde yanlış bir şeyler arayıp da bulamamış değildir. Eğer dinini kendi seçmiş olsaydı bir ateistle karşılaştığında bir ucubeyle karşılaşmış gibi tepki vermezdi.

Zaten dini pek bilmez yani. Ezberlediği üç beç hikaye, üç beş hurafe... Dindarlığı, cuma namazlarına gitmek, hadi bilemedin günde 5 vakit kılsın; ramazanda oruç tutmak ve en önemlisi kendisini müslüman olarak tanımlamaktan gelen anlayışla çeşitli konularda 'islami tavır' takınmaktan ibarettir. Bu tip, birazcık daha batıda mesela Yunanistan'dan doğmuş olsaydı, süper bir hristiyan olacaktı. Farkında değil. Tıpkı şans eseri Yunanistan'da doğmuş olsaydı süper bir yunan milliyetçisi olacağının farkında olamayan zavallı bir milliyetçi gibi.